Dr. RÜKNETTİN FETHİ OLCAYTUĞ

Ocak 2020 - Yıl 109 - Sayı 389



        Genç yaşta vefat etmesinden dolayı Türk milliyetçiliğinin fazla bilinmeyen isimlerinden biri de Cumhuriyet’in ilk yıllarında yükseköğrenim öğrencilerinin tek çatı örgütü olan Millî Türk Talebe Birliğinin başkanlarından Dr. Rüknettin Fethi Olcaytuğ’dur.

        Olcaytuğ, tarihî Türk yurtlarından günümüzde Sırbistan hudutları içinde kalan Prizren’de dünyaya gelmiştir. Prizren, Osmanlı Devleti döneminde Üsküp vilayeti içinde müstakil bir mutasarrıflıktı. Dedesi Yakup Efendi, oranın Tahrirat Müdürü idi. Yakup Efendi’nin babası Hacı Yamin Efendi Malatyalı olup Sultan Abdülaziz devrinde Prizren’de mecburi iskâna tabi tutulmuştu. Yakup Efendi,1886’da Arabistan’ın Hudeyde Mutasarrıfı olarak vefat ettiğinde, oğlu Rüknettin’in babası Fethi Bey altı yaşında öksüz kalmış; annesi Güzide Hanım tarafından yetiştirilmiştir. Fethi Bey, memleketinde Müftü Müderris Mehmet Efendi’nin kızı Vezire Hanım ile evlenmiş; Rüknettin Fethi 20 Ağustos 1913’te Prizren’de doğmuştur.[1] Vefatı üzerine hakkında çıkan bir yazıda ise 29 yaşında olduğu belirtilmiştir.[2] Fethi Bey, Balkan Harbi’nin sonunda adliye teşkilatında görev almış ve ailesini Prizren’den yanına getirmiştir. Fethi Bey, daha önce imkân bulamadığı için oğlunun nüfus kaydını Konya’ya geldikten sonra 6-7 aylık iken 23 Nisan 1914’te Sarıhasan Mahallesi’ne kaydettirmiştir.

        R. Fethi, ilk tahsiline Konya’da Hoca Şeyh Sıtkı Efendi’nin mahalle mektebinde başlamıştır. Sonra Rehber-i Hürriyet İlkokuluna nakledilerek ikinci sınıfa başlatılmıştır. Babasının Antalya’ya tayin edilmesi üzerine ilkokula burada devam etti. İstiklal Savaşı sonunda babasının İzmir’in Çeşme ilçesine nakledilmesi üzerine beş yıla indirilen ilkokulu burada bitirdi. 1924’te İstanbul Vefa Ortaokulu’na yazdırıldı. İstanbul Erkek Lisesini Eylül 1930’da bitirip Kasım 1930’da Tıp Fakültesine kaydoldu. Aynı yıl İzmir Çeşme Cumhuriyet Savcısı olan babası vefat etti.

        Tıp Fakültesi öğrencisi iken 1934’te MTTB Dâhiliye Şubesi Şefi ve aynı yılın sonunda Genel Sekreteri oldu. 1935 yılında MTTB Genel Başkanı seçildi. Birlik yönetim kurulunda Lebit Fehmi Yurdoğlu, Namık Kâşif Gedik[3] ile birlikte görev yapmıştır. R. Fethi, Haziran 1936’da okulunu bitirdi. Yükseköğrenim hayatında akranı olan gençlerden onu tanımayan, faziletlerine, milletseverliğine, memleketine olan bağlılığına hayran olmayan pek az kimse olmuştur. Memleket meseleleri hakkında konuştuğu günlerde asil heyecanını üniversite konferans salonundaki binlerce gencin kalbine sindirmiş, coşturmuştur.[4] Gençlik onu nutuklarıyla, kuvvetli fikir yazılarıyla tanımıştır.

        Mezuniyetten sonra sırasıyla Erzurum ve Trabzon’da Merkez Hükûmet Tabipliği yaptıktan sonra Aralık 1937’de askere gitti. Askerlik hizmetini tamamlayınca 1938 yılı sonlarında Kocaeli Bölge Sıtma Mücadele doktorluğunda görevlendirildi. Birkaç ay Adapazarı’nda çalıştıktan sonra Hendek kazası Sıtma Mücadele doktorluğuna tayin edildi ve mecburi hizmetinin sonuna kadar burada kaldı. Temmuz 1940-Ocak 1942 arasında, devam etmekte olan II. Dünya Savaşı dolayısıyla İzmit ve Trakya’da ihtiyat askerliği yaptı.

        5600 nüfuslu Hendek’te görevli olduğu süre içinde Halkevi Başkanlığı yapmıştır. Gezici sağlık memurlarının dolaşarak ilaç dağıttığı elliden fazla köyün sıtma durumunu köy köy gezerek takip ediyordu. Halkevinde seri konferanslar, kitap sohbetleri, spor müsabakaları, temsil ve edebiyat geceleri, kurslar, balolar ve aile toplantıları tertipleyerek kasabanın durgun hayatına canlılık getirmiştir.[5] Meslekteki gayesi, çocuk hastalıkları ihtisası yapmak ve o yıllarda oldukça yüksek olan bebek ölümlerini asgari seviyeye indirmekti. Temmuz 1942’de Şişli Çocuk Hastanesinde üniversite asistanı olarak göreve başladı. Ord. Prof. Dr. İhsan Hilmi Alantar’ın kliniklerinde hayatının en mesut günlerini geçirdiğini ifade etmiştir. Ölümünden bir ay önce buluştuğu cemiyetçilik dönemi arkadaşlarından Ötüken’e, “Bahtiyarım, hayatımdan memnunum. Miniminilerin ıztıraplariyle meşgul olmak bana yetiyor. Hiç bir şey aramıyorum. Bu ızdırapları gidermek için hazırlanış benim içimi dolduruyor, beni bol bol tatmin ediyor.” demiştir.[6] Uzmanlığını tamamlamasına üç ay kala ikinci defa ihtiyat askerliğine çağrılmıştır. Bu hizmete gitmek üzere resmî işlerini bitirip hazırlıklarını tamamlayarak elinde otobüs bileti ile 16 Mart 1944’te hastaneden çıkarken kalp krizi geçirdi ve dâhiliye servisine kaldırıldı. 52 saat yaşadıktan sonra 18 Mart 1944 günü, saat 23.52’de vefat etti.[7] 20 Mart 1944’te Bayezit Camii’nde kılınan namazdan sonra Edirnekapı Şehitliği’nde defnedilmiştir. Namazdan önce albayrağa sarılı tabutu, Üniversite Merkez Binası holüne götürülerek yapılan törende, Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları ve Bakımı Bölümünden Ord. Prof. Dr. İ. H. Alantar (1888-1959) ile tıbbiyeden iki öğrenci konuşmuşlardır.[8]

        İzmir’de Besim Akımsar tarafından aylık olarak neşredilen ve R. Fethi’nin de yazı desteği yaptığı Kovan dergisinde[9] vefatı üzerine dostlarının yazıları çıkmıştır. Necdet Öklen, kısa süre önce görüştüklerinde ihtisasını bitirdiğinde İzmir’de muayenehane açacağını söylediğini, ölümünden üç gün evvel Eminönü Halkevinde köy intibalarını anlattığını, yurdu alakadar her konuda konuştuğunu, heyecanlandığını, hatta asabileştiğini ve ondan sonra yapılması lazım gelenleri göstererek dipdiri bir ümitle yarından bahsettiğini belirtmiştir.[10] Başka bir dostu, “Rüknettin denince Çanakkale şehidliklerinde yaşlı gözleriyle dolaşan, duyuş ve düşünceleri alevli alevli anlatan, ölümü unutturacak kadar hayat dolu bir gencin gözlerinde canlandığını” ifade etmiştir.[11] Vefatından hemen sonra 28.4.1944 tarihinde, İzmir Halkevinde yapılan anma toplantısında Necdet Öklen, MTTB’de birlikte çalıştığı Dr. Lebit Fehmi Yurdoğlu[12], Dr. Feridun Bilginer, Mühendis İbrahim Çanakkale gezisi izlenimlerini anlatmıştır. Dr. Hayri Saykam, Dr. Abdülkadir Karahan[13] konuşmuşlardır.[14] Üniversiteden hocası Prof. Dr. Kazım İsmail Gürkan da üzüntülerini yazılı hâle getirmiştir.[15] Kovan dergisinde, ölüm yıldönümünde kısa bir not yayımlanmıştır.[16] İnsanın değeri üzerine yazılan bir makalede MTTB’de birlikte görev yaptığı Tevfik İleri ile birlikte gençliğe örnek şahsiyet olarak gösterilmiştir: “Bu memleketin, bu milletin artık kıranla dolduranı bir tutmağa asla tahammülü yoktur. Böyle bir zihniyetle devlet ve hükûmet çarkını çevirmek en az en düşman kuvvetin içten yıkıcı hamlelerine müsavi, Van’da, Tercan’da, Urfa’da, Trabzon’da yurdun şu ve bu köşesinde asıl vazifeleri yanında halk işleriyle uğraşmağı, milletin çeşitli dertlerine derman bulmağı bir düş gibi benimsemiş olan bu idealistlerin hayatlarını, yaşayışlarını bütün şehirlerimizde tahsilde bulunan genç kardeşleriyle kesif bir mükellefler kitlesi takip ediyordu. Onların matbuata daima akseden memleket intibalarını, nutuklarını ve bizzat kaleme aldıkları makalelerini okuyorlardı. Bir R. Fethi bir mühendis Tevfik[17] dendiği zaman en az on kişilik bir cemiyette yarıdan fazlası bu vatan çocuklarının yüzlerini değil fikirlerini ve değerlerini biliyor ve takdir ediyordu. Bunlar gibi daha yüzlerce genç Türk evlâdı vardı.”[18]

        MTTB, ölümünün dördüncü yılında bu büyük idealist Türkçüyü anmak üzere bir toplantı tertiplemiş; Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan, Burhan Olcaytuğ, Cihat Baban, Bahadır Dülger, Aslan Tufan ve Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay birer konuşma yapmışlardır.[19]

        Cemiyet Faaliyetleri

        Genç Cumhuriyet’in en büyük hedeflerinden biri de köylünün refah seviyesini yükseltmekti. Nüfusun ekseriyetinin oturduğu köyde eğitim ve sağlık hizmeti yoktu. Devlet yöneticilerinin her vesileyle dile getirdikleri köy meselesi ile yükseköğrenim gençliği yakından ilgilenmiştir. Gençler, çıkardıkları dergilerde köy meselesine dikkat çekmiş; inkılabın köyde olacağı, köyde doğacağı, köyde büyüyeceğine işaret etmişlerdir. Türk Yurdu’nda 1916’da “Anadolu: Köyümden Geliyorum” başlıklı yazı dizisiyle Anadolu’nun dertleri toplumla paylaşılmıştır. Türk Ocağı mensupları, 1919’da Köycüler Cemiyetini kurmuşlar; Dr. Reşit Galip, arkadaşlarıyla Tavşanlı ve Emet köylerinde çalışmağa başlamıştı. 1929 yılının ilk aylarında yeniden faaliyete başlamasına izin verilen MTTB, Tevfik İleri’nin başkanlığını yaptığı, R. Fethi’nin de aralarında bulunduğu yönetim kadrosu ile ülkenin millî davalarına büyük alaka gösterdi, MTTB üyelerinin yaz tatillerinde köylerine gitmelerini tavsiye etti. MTTB’nin 1932 yılı çalışma takvimini belirlemek üzere yapılan geniş katılımlı toplantıda, Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti Başkanı Tevfik Bey’in (İleri), köylerimizin hâlini tetkik ve yardımda bulunmak gayesiyle Anadolu’ya akın yapılması teklifi üzerine muhtelif bölgelere seyahatler yapılmıştır. MTTB’nin 1933 Temmuz ayından itibaren çıkarmağa başladığı yayın organı Birlik sayfalarında köy meselesine verilen önemi takip etmek mümkündür. Birlik’teki bu bakış açısı, Atsız’ın, daha ziyade kültürel ve ılımlı bir Türkçülüğün ilmî çerçevede işlendiği köycü bir bakış açısının egemen olduğu, 15 Mayıs 1931’de çıkarmaya başladığı Atsız Mecmua’ya paraleldir.[20] Atsız Mecmua’nın kapağında bulunan aylı kurt amblemi, Birlik kapağında da kullanılmıştır. Suat Hüsnü (Seren), köy meselelerini ele alan iki makalesinde, gerçekçi teklifler getirmiştir.[21] 1933 yılında yapılan MTTB genel kurulunda, Tevfik İleri başkanlığa seçildi. İleri, verdiği beyanatta yapacaklarını açıkladı. Türkçeyi öğretmek üzere kurslar açılacağını, kendilerinin öğretmenlik yapacağını belirtti. Tıp Fakültesi öğrencisi R. Fethi, yeni faaliyete başlayan İnkılap Enstitüsünün çalışma programında ve ele alacağı konular arasında köy ile ilgili hususların bulunması gerektiğini, köycülüğün hiç bir zaman fantezi hislerin tatminine yarar bir mevzu olmadığını, köyü cilalı bir tırnak değil, nasırlı ve damarlı bir avuç gencin kurtaracağını; İnkılap Enstitüsünün istatistiklere dayanan, imkânları hazırlayan, idari vazifenin salahiyeti çerçevesi dâhilinde muvaffakiyete varan yolları gösteren, kendilerine bilgi ve imkân görüşünü anlatan bir kolunun kurulması keyfiyeti bulunduğunu belirtti.[22] Türkiye’de köy fikriyatının başlanmasına ön ayak olmak üzere MTTB’nin hazırladığı konferans dizisinde, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil, Prof. Dr. Hirş, Hıfzürrrahman Raşit Öymen, Prof. Dr. W. Röple, Doç. Dr. Muhlis Ethem Ete konuşma yapmışlar; konferanslara köy havaları çalmak ve söylemek üzere bir musiki kolu da ilave olunmuştur.[23]

        MTTB bünyesinde toplanan gençler, kendilerince memleketin önemli meseleleri hakkında görüşlerini açıklamışlardır. Ankara’da henüz üniversitenin kurulmadığı dönemde gençlik arasında bölgecilik fikrinin yayılması tehlikesine işaret etmiştir: “Ankara, İstanbul çocukları diye bölenler öz camiaya ihanet ettiklerinin farkında değiller mi?”[24] Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yazar ve münevver kesimde farklı tavır sergileyenler olmuştur. Bu tavra siyasetçiler ve istiklalin kazanılmasında önemli hizmetleri görülenler arasında da rastlanmıştır. Yeniliklere ve değişmelere yaklaşımda, her kesimden aynı anlayışı beklemek iyimserlik olacaktır. Gençler bu konuda daha keskin tavır almışlardır. R. Fethi, onların yaklaşımlarını sert bir üslupla eleştirmiş; bazı yazıcıların yanardöner kalem kullandıklarını, tıpkı sihirli kumaşlar gibi hangi taraftan bakılsa başka bir renk göstermelerinden duyulan rahatsızlığı vurgulamıştır.[25]

        Dostları onu, milliyetçi Türk çocuklarının kendilerine kardeş ve ideallerine güvenilir arkadaş saydıkları bir değer olarak gördüklerini belirmişlerdir. Düzenledikleri memleket gezileri, millî hadiseler karşısında ki şuurlu tezahürler, anlayış ve heyecanlı yazıları; canlı üniversite gençliğinin milliyet bayrağını ne kadar büyük iman ve kudretle başlarında taşıdıklarını bütün memlekete gösterdiklerini ve memleket ölçüsünde ümitli akisler uyandırdıkları ifade edilmiştir.[26] Şuurlu tezahürler; R. Fethi’nin de yöneticileri arasında yer aldığı MTTB’nin önderliğinde 1933 yılında cereyan eden Yataklı Vagonlar (Wagon Lits) olayı, Bulgaristan Razgrad’da Türk mezarlarına yapılan tahriplere karşı gençliğin gösterdiği tepkilerdir. MTTB’nin bu dönemdeki icraatlarından biri de armasına bozkurt figürünün eklenmesidir. MTTB, “Vatandaş, Türkçe Konuş!” sloganı ile Türkçe kullanmakta özen göstermeyen azınlık vatandaşlara yönelik bir kampanya başlatmıştır. Dönemin toplum psikolojisi, sıkıntıları dikkate alınmadan bu tutum zaman zaman eleştiriliyor. Kıbrıs’ta canları devletin güvenliğine emniyet edilen Türklerin bizzat Rum yöneticilerin teşkil ettikleri çeteler tarafından katliama uğratıldıkları 1960’tan sonra cereyan eden hadiselerde de aynı kampanya tekrarlanmıştır.

        Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, her yıl mart ayında, İngilizler Çanakkale’ye gelerek kendi mezarlarını ziyaret ederken İstanbul’dan gemiyle gelen öğrenciler uzaktan savaş alanlarına bakarlardı. Bu faaliyetleri gazeteden okuyan Atsız, Batılıların yarın Çanakkale Boğazı’na aynı istekle saldırabileceklerini düşünmüş; Türk gençliğinin Çanakkale’ye cebri askerî yürüyüş yapmağa alışması gerektiğini yazmıştı.[27] Atsız, 1933 yazında 13 yaşında bir çocuk, üç üniversite, bir lise öğrencisi, birer mühendis ve emekli subay, iki öğretmenle birlikte İstanbul’dan vapurla Çanakkale’ye gitmiş; motorla Kilitbahir’e geçip köy evlerinde ve çadırda yatarak bir hafta süreyle savaşın cereyan ettiği alanları dolaşmıştır. Aynı yıl içinde seyahat intibalarını “Çanakkale’ye Yürüyüş” adlı bir risalede anlatmıştır.[28] Bu seyahat ve risale yükseköğrenim gençliği üzerinde etkili olmuştur. Geziye katılan Nejdet Sançar, müstear kullanarak Çanakkale intibalarını neşretmiştir.[29] R. Fethi, çoğunluğunu kaleme aldığı Birlik’in başyazılarından birini sitem yüklü bir başlıkla Çanakkale şehitlerine ayırmıştır. Gençlerin ekseriyette oldukları bir kafile ile Çanakkale şehitliklerini ziyarete gitmiş, savunma yapılan muhtelif hatları dolaşmış, İngilizlerin temiz ve muntazam bir park gibi olan mezarlıkları karşısındaki Türk şehitleri için bir şey yapılmamasının hüznünü, Çanakkale’de aylarca dövüşen ve şayanı hayret bir tesadüfle hiçbir yara almayan Yahya Çavuş ve Anafartalar köyünün muallimi Mehmet Bey’le birlikte Conk Bayırı’na ve Koca Çimen Tepe’ye çıktığında gördüğü en büyük İngiliz Abidesi’ni anlatmıştır.[30] MTTB’nin Çanakkale şehitleri için bir abide yapmak üzere kampanya açmak ve yardım toplamak üzere İstanbul Valiliğine yaptığı başvuru; bu faaliyetin istismara açık olması, öğrenci birliklerinin kuruluş amaçlarına aykırı bulunması ve bu işi yapması gereken kurumun Millî Savunma Bakanlığı olduğu gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.

        Gençlik arkadaşı Hıfzı Oğuz Bekata, vefatı üzerine yazdığı kısa metinde, her gözlerini yuman Türk evladı, uyanık Türk gençliğinin şahsında, arkasında Türk dilini konuşan, Türk milletinin ebedîliğine ve bu ebedîlik içinde Türk için mukadder ileri, aydın ve örnek hayata inanan milliyetçi bir gençlik şuurunun tertemiz ve asil millet bayrağının, daima kendi mezarını kucağında taşıyacağını, mübarek bir vatan üstünde dalgalandığını hissedeceğini boşuna bildirmemiştir. 1960’tan sonra kurulan İsmet İnönü Hükûmetinde İçişleri Bakanı iken koalisyon ortağı Yeni Türkiye Partisine mensup Sağlık Bakanı Dr. Yusuf Azizoğlu’nun etnik bölücülükle ilişkilerini, koltuğunu tehlikeye atmak pahasına açıklamaktan çekinmemiştir.

        MTTB ile ilgili araştırmalarda onun başkanlığı açık olarak belirtilmemekle birlikte ilk önemli icraatlarından biri olan MTTB’nin ilk yayını, Atsız Mecmua ve Birlik’in kapağındaki aylı kurt ambleminin kapakta bulunduğu “Gençlik Var!” başlıklı makaleler toplusu risaledeki ilk yazının ona ait olması, bunun önemli delilidir. Yazısında “Bu gençlik yabancı gemiler İzmir kıyılarına yaklaşırken bayrağını koynuna sokup anasile babasile kardeşile zeybekleşmiş ; Demirci, Aydın dağlarında yedi yaşında yaban gözlemiştir.”[31] Risalenin 6-7. sayfalarında İsmail Hakkı’nın “Kader Birliği ve Köycülük”, 8-10. sayfalarda Tunçer’in “Devrim İçe Giriyor”; sayfa 10’da “Biz Köye İnmiyoruz; Köye Yükseliyoruz!”, 11-13. sayfalarda Suat Hüsnü’nün “Üç Devrin Bir Adamı”, 14-16. sayfalarda Reşat Pusat’ın “Bu Şey Böyle Yetişti”, 17-19. sayfalarda Hüsamettin Bozok’un “Y. M. C. A ve Amerikan Kollejleri”, 20-21. sayfalarda Tahsin Tola’nın “Ben Böyle Duyuyorum”, 22-24. sayfalarda Ziyaettin Ahmet’in “Alkış”, 25-27. sayfalarda Hikmet Celil Erkal’ın “Topluluk”, 28-30. sayfalarda Namık Kâşif’in [32] “Bir Dilek Bir Yalvarış ve Bir Emir”, 31-32. sayfalarda Cem’in “Bağışlayın; Sınır Havasıdır bu” başlıklı yazıları bulunmaktadır. Dr. İ. Hakkı Aladağ, Dr. Suat Seren, Dr. Tahsin Tola R. Fethi’nin köycülük çalışmalarında en yakın mesai arkadaşlarıdır ve MTTB’nin düzenlediği II. Köycülük Kurultayı’na takdim ettikleri “Köycülüğümüzün Temelleri” adlı risalenin yazarlarıdır.[33]

        Köye ve köycülüğe dair çalışmaları ve yazıları ona ayrı bir ün kazandırdı. Vefatından sonra Selahattin Demirkan’ın çıkardığı Köye Doğru dergisinde hayatı hakkında kısa bilgi verilmiş[34],daha önce dergide yer almadığı ifade edilip bir makalesi neşredilmiştir.[35]

        1934-1935 yıllarında Prof. Dr. Mazhar Osman Uzman’ın başkanı, Dr.Fahrettin Kerim Gökay’ın genel sekreteri olduğu Yeşilay Cemiyetinde yönetim kurulu üyeliği yapmıştır. Birlik’te çıkan bir yazıya eleştiride bulunan Varlık mecmuasına, derginin yazı heyeti üyesi olarak kendi imzası ile cevap verdi.[36] Zeki Doğan’ın başkanlığa seçildiği MTTB’nin 1934 yılı genel kurulunda R. Fethi, Dâhiliye Bürosu Başkanı oldu. Kongrede köy fikriyatını sistemleştirmek gayesiyle konferanslar düzenlenmesine karar verildi.[37] 23 Nisan münasebetiyle MTTB’nin üniversitede düzenlediği toplantıda R. Fethi, gençliğin düşüncesini, “Köylü memleketin efendisidir diye onun eline en olgun hâkimiyet silahını verdik. Memleketi düşmandan temizlemek, istibdattan istiklâle kavuşturmak dünkü neslin yaratıcı işlerindendir. Bugünkü nesil inkılapları yurda yayacak, onu 18 milyon damara aşılayacaktır.” sözleriyle açıkladı.[38]

        MTTB’nin Köy Kolu’nun öncülük ettiği I. Köy Kurultayı, 15.5.1934’te İstanbul Halkevi Salonu’nda toplanmıştır. Kurultay, İstiklal ve Gençlik marşlarının söylenmesinden sonra açılmış, Birlik’in köycülük anlayışını izah etmiştir.[39] R. Fethi, kurultay vesilesiyle “Köy İçin” başlıklı bir yazı neşretmiştir.[40] Köylerde araştırma yapmak isteyen öğretmen ve gençlerin kullanabilecekleri “Köy Anketi” hazırlanmıştır.[41]

        R. Fethi, Tıp Talebe Cemiyeti adına her yıl bir sayı çıkarılan “Tıb Yolunda” mecmuasının 1935 tarihli nüshasının “Yılda Bir Kez” başlıklı ön sözünü kaleme almıştır.[42] Arkadaşı Lebit Fehmi’nin, “Oraya Doğru” başlıklı yazısı (s.7), “Kadavralara Veda” adlı şiiri (s.7), Rü. Fe.nin “İbni Sîna Ebu Ali Hüseyin” (s.10), Suat Hüsnü’ nün, “Atasağun Böyle Söylüyor” (s. 17, 22), R. Fethi’nin, “Plevneli Göçmen Kardeşim” (s.19) derginin diğer belli başlı yazılarıdır. Sayfa 21’de R. Fethi’nin bir karikatürü bulunmaktadır.

        Köy ve köycülük hususundaki heyecanını hayatının sonuna kadar muhafaza etmiştir. Köylülerle iç içe yaşamağa başladıktan sonra kafasına takılan kör düğümleri daha kolay çözebildiğini itiraf etmiştir.[43] Bahar yağmurları ile beslenen bir dere yatağının taşması sonucunda su altında kalan dört köye yaptığı ziyarette hadiseyi kader olarak tavsif eden köylünün baskınların kabataslak çaresinin ne olduğuna vakıf olmasına rağmen yumurta kapıya gelmeden bir türlü kıpırdamak istemediğine; Türk köylüsünün müşterek ihtiyaçları, dertleri, zaafı ve kuvvetinin bilinmesini, vasıflarına göre köylerimizin bölge hususiyetlerinin neler olduğunun tespit edilmesine işaret etmiştir.[44]

        R. Fethi, Erzurum’da hükûmet tabipliği yaptığı dönemde, köylünün ve memleketin dertleriyle yakından meşgul olmuştur. Bu dertleri elinden geldiği kadar avutmak ve dindirmek için atına binerek köy köy dolaştı. Trabzon’daki kısa görev süresinde Halkevi faaliyetlerine katıldı, halkevinin organı İnan’da yazıları neşredildi.[45]

        Hendek’te Halkevi Başkanlığındaki icraatından kalan en önemli iz, ilçe hakkında neşrettiği risaledir.[46] Bu risale, küçük kasaba hakkında tarihinde kendinden bahseden ve kendi mensupları tarafından hazırlanan ilk basılı eserdir. Olcaytuğ, risaleye “Bir eserin takdimi” başlığı ile bir ön söz yazmıştır. Ayrıca risaledeki, “Sosyal ve Sağlık Durumun Kısaca Tahlili” (s.7-10), “Hendek köylerini dolaşırken Türk münevveri! Sana çok kızıyorum. Sen günahkârsın” (s.24-26) başlıklı yazılar da ona aittir.

        Fikirleri, Neşriyatı

        R. Fethi, öğrencilik yıllarında millî değerlere karşı girişilen saldırılara kayıtsız kalmamıştır. Nazım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel’in, çıkardıkları Resimli Ay mecmuasında “Putları Yıkıyoruz” adıyla başlattıkları kampanyada Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi şöhretli ediplerimize ağır saldırılar yapılıyordu. Milliyetçi münevverler ve gençlik kesimi bu saldırıları neşrettikleri risalelerle cevaplandırdı. Atsız, neşrettiği, çok bilinen risalesinde Nazım Hikmet hakkında çok ağır ve hakarete varan bir dil kullandı.[47] Türkiye, o tarihte Sovyetler ile iyi ilişkiler içinde olduğundan kamuoyunda ve idarede komünizme karşı sert bir dil kullanılmıyordu. Onunla aynı tarihte yükseköğrenim gençliğinin temsilcisi MTTB’nin başkanı olarak R. Fethi de literatürde fazla bilinmeyen küçük bir risale çıkardı. Namık Kemal’e yapılan saldırı karşısında, “geniş ülkü, insaniyetçi felsefe adlı dolmalara karnımızın tok” olduğunu vurguladı.[48] Nazım Hikmet, bu risale üzerine, “İnkılabı kanımızda erittik.” cümlesinin kâşifi dediği R. Fethi için şunları yazmıştır: “Rükneddin’e gelince broşürde fikir meselesine hiç yanaşmamış, mugalata yolile hareket etmiş, diyeceksiniz ki, her üniversite genci gibi bütün vaktini kahvede geçiren bu eski birlik (MTTB) reisinde fikir kırıntısı bile aranmaz. Evet ama, bu toy oğlan hiç olmazsa çizmeyi aşmamalıydı.”[49] R. Fethi, Nazım Hikmet’e hemen cevap vermiştir: “Orhan Selim bir kitap çıkartmış. Bu kitaba bir mukaddeme yazdırmış. Bu mukaddeme karalamasında Orhan Selim’in avukatlığını yaptırdığı çocuk orada bana da ‘toy’ demiş. Herhâlde kendisinin yıllanmış olduğunu kasdetmek için.”[50] MTTB’nin Namık Kemal için bir anma günü tertiplemesi, dinleyicilerin yakalarına rozetinin takılmasından rahatsız olan kesimin sözcüsü Kemal Tahir, basın ve fikir hayatında tanınan bazı şahsiyetleri ziyaret ederek hazırladığı sorulara verilen cevapları, “Namık Kemal İçin Diyorlar ki” başlıklı bir risale hâlinde neşretti.[51] MTTB, gençlerin ve aydınların yazılarının toplandığı iki bölümden ibaret bir risale hazırladı.[52]

        Hekimliğe başladıktan sonra bazı eserler neşretti. Öğrencilik dönemi arkadaşı Lebit Fethi (Lebit Yurtoğlu) ile birlikte “Kan Damarları” adlı, 40 sayfalık bir risale çıkardı. Yazarlar, paylaştıkları risale sayfalarında ilgi duydukları konularda yazmışlardır. R. Fethi, ilk bölümde “Allaha Ismarladık, Hoşça Kalın Arkadaşlar”, “Üniversite ve Yüksek Mektebli Kardeşlerim”, “Anafartalar”, “Yurt Gezileri Notlarından: Trakya’ya Bahar Gelmiş”, “Anafarta Çiçekleri Bayrak Rengi Açıyor”, “Tezeklere Batmış Bir İskarpin Ökçesi”, “Türkistanlı Bir İhtiyarla Tanıştık”, “Adisababalı Geline Acıyorum”, “Bir Dalış, Bir Kervan ve Bir Sirk” başlıklı, muhtelif tarihlerde kaleme aldığı yazıları, millî ve sosyal meselelerle alakalıdır.

        “Köyümün Doktoru” adlı eseri, köy eğitmenleri, muhtarlar, sağlık korucuları ve köylü için hazırlanmış bir tür sağlık el kitabıdır. Eser, Fahrettin Kerim Gökay’a ithaf edilmiştir.[53]

        Arkasından çıkan yazılarda ateşli bir milliyetçi, idealist ve fedakâr, inci gibi, cevher dolu bir çocuk olduğu, Türk milleti için, memleketi için hudutsuz fedakârlıklarla dolu olduğu ifade edilmiştir. Doğu’da, 200 tipik köy üstünde bir inceleme gezisi yapmış ve izlenimlerini “Doğu Köylerinde Tetkikler” adıyla neşretmiştir.[54] Kitap; Cumhuriyet, Doğu (Erzurum) gündelik gazeteleri ile Tıp Dünyası, İçki Düşmanı ve İnan mecmualarında çıkan yazılarını ihtiva etmektedir. Eser hakkındaki tanıtma yazısının başına alınan bir tespit dikkat çekmektedir: “Doğu çayırlarında otlayan ineklerin içinde bile südü bozuğa[55] hiç rastlanılmamıştır.”[56] Tetkik incelemelerindeki gözlemleri acıdır: “Uzun yıllar imparatorluk, perili ve tekinsiz ev gibi bu tabiat barikatları arasında sıkışıp kalmış Türk diyarına adımını atmamıştı. Keçi yollarından seke seke mesafe katetmeğe çabalıyan; bir kısım doğu köylüsü şeyhlerin ve seyyitlerin postlarının önünde divan durmakta; yaralarını ve hastalarını üfürük ve muska ile tedaviye çalışmakta, bir yarasa gibi karanlıkta uçuşmakta elbette ki haklıydı.” Eserinde, bugün Doğu’nun sahip olduğu medeniyet imkânlarını hedef olarak göstermiştir.

        R. Fethi’nin hayatının son dönemlerinde yaygınlık kazanan Türkçü süreli yayınlarda imzasına rastlanmamasının izahını yapmak güçtür. Bu durum, onların neşriyat politikalarını onaylamamaktan mı kaynaklanıyordu? Türkçü birçok imza ile dergi ve gazetelerde birlikte kalem arkadaşlığı yapmıştır. Zahir Güvemli’nin sahibi olarak göründüğü, ilk sayısı 29.10.1938’de yayımlanan, toplam 6 sayı çıkabilen Yeni Birlik Kültür ve Sanat Mecmuası’nı neşretti.[57]

        Yazıları hep gözleme dayalıdır. Görevli olduğu Hendek’te köyleri dolaşırken kendini yurt davasına vakfeden Türk münevverini tekrar ve şiddetle özlediğini düşünüyor. Büyük ve ileri Türkiye’nin millî harsını yoğuracak köyü ve köylüyü işleyecek münevverin; hâlâ şehirlerin paslı ve dejenere havasının içinde yaşamağa devam edip asırlık günahlarının kefaretini vermesini beklemiştir.[58]

        03.04.1937 tarihinde Trabzon Halkevinde “Gençlik ve İnkılap” konulu bir konferans verdi.[59] Önce gençlikten ne anlamak gerektiğini açıklamıştır. Konunun kavramla alakalı hususlarına temas etmiş; memleketin yapacağı birçok iş olduğunu söylemiş; köy, halk ve hastalık dertlerine, teknik zayıflığımıza dokunmuştur. Bu konferansın metni, CHP konferansları içinde neşredilmiştir.[60] Yine Halkevinde, 24.4.1937’de Abdülhak Hamid’in vefatı münasebetiyle düzenlenen gecede, kaybından duyduğu acıyı anlatmıştır.[61] Atatürk Gecesi’nde de bir konuşma yapmıştır.[62]

        R. Fethi, kısa süren ömrüne dönemin bilgiye ulaşma hususundaki mütevazı imkânları içinde oldukça kesif neşriyat faaliyetini sığdırabilmiştir. Eserlerinin ve yazılarının konuları geniş bir yelpazeye dağılmıştır.[63] Hekim olarak Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçmişten miras kalan yetersiz sağlık hizmetlerinin seviyesini yükseltmek için yoğun mesaisi içinde yazı faaliyetine zaman ayırması, aydın sorumluluğunun gereği olmuştur. Öğrenciliğinde de aynı mesaiyi sürdürdüğünde, yazıları gençliğin verdiği hamasi duygularla yüklüdür: “Ben tarih yaşıyorum. Bir avucumda Orhun, bir avucumda Ankara ve başımda kızıl saçlı ışıklı baş ben ve yaşıyorum.”[64] Dergilerde kalan yazıları toplanamamıştır.[65]

        Basılacağı duyurusu yapılan kitapları, “Her Emek, Yurd İçin”, “Sıtma ve Yurd”, “Geri ve Dejenere Çocuklar”ın akıbeti bilinmiyor. 1933 yılında gerçekleşen Üniversite reformunun yansımalarını hiciv diliyle “Darü’l-fünun’a Mersiye” başlıklı bir şiirle anlatmıştır. Arap harfleriyle kaleme alınan şiiri arşivinde bulunduran Dr. Şeref Etker, tafsilatlı notlar ekleyerek neşretmiştir.[66]

         

        Darülfünun’a Mersiye

        Sene 933:

        Bu hikâyeyi anlatmak çok güç

                                       Çocuklar çok güç

        Ay Ağustos:

        Şaşardı bu işlere duysaydı Calinos

         

        Darülfünun hasta

        Fiyevrikırkbir

                       Doktorun eli nabızda kulağı kalbindedir

                       Hasta ümidsiz:

                             Beklemiyor konsültasyon kararı

                             Ekiliyor kanların diplerine darı

         

               Tıp Fakültesi kendi derdine düşmüş

               Başına hep doktorlar üşüşmüş

        Diyorlar ki lazımdır tebdil-i heva

               Hastanın yeri değişmeli

               Biraz da altını eşmeli

               İsviçreli bir mütehassıs çalışıyor

               Çalıştıkça şişiyor ve bir Darülfünun mahâllesi

        lazımdır diyor

         

               Mahalle olursa eğer; döneceğiz 28-29 yaşına

        Alem olacak bu başlı başına

               Omuzlarında mavi boncukları

               Yaşasın mahalle çocukları

               Yaşasın mahalle çocukları

                                 Yaşasın mahalle çocukları

        İlan edildi kadro

        Bu kadro o değil, bir traktör

        Biçiyor ekinleri durmadan düşünmeden kör bir şoför

        Okuyoruz

        Var var var

        Okuyoruz

        Yok yok yok

        O yok ve o dahi yok

         

        Günlerce dedikodu

        sardı koridorları

        Ağlamayın çocuklar ağlamayın

        Tam işte bu zamanda emniyet edilmeyince İsviçreli Mütehassısa

        Oldu her işe kefil

                             Bir doktor vekil

        Dedi,

        İnkılab yollarında fikirler bir alevdir

                             Halk içün bu yer sıcak bir evdir

        Hepimiz sakinledik:

        Hasta hâlinden anlar bu adam

                                              Doktor dedik

        Thannhauser, Einstein yola çıkmış geliyor

        Türkeli de dört yandan yücelib yükseliyor

        İşte böyle giderken bir haber verdi Haber

        Dedi çekildi vekil

        Eyvaaah

        yandı kefil

        İlk önce ma-aile düşmüşdü onlar suya

        Sonra fikirler tek tek yatdılar hep uykuya

        İnkılab hocalığı edeyim derken vekil

        Geçti onun yerine yeni bir doktor vekil

        İşler karmakarışık

        Ufukta yok ne bir iz, hatta ne de bir ışık

        Thannhauser gelemiyor, Einstein emekliyor

        Bazı işin altından ve bazı gümüşlerin dibinden

        bir kalay sırıtıyor

        Her ne olursa olsun inkılab yürüyecek

        Şaşkın olsa da şimdi her işler düzelecek

        Bayezid inkılabın kışlası olacakdır

        Bu ikiyle ikinin dört ettiği bir hakdır

         

        Dört yanına bu şehrin ilim kanad germiştir

        Hep görenler kırk bir kere maşallah demişdir

        Taban tabana zıdlar şimdi bir kardeş olmalı

        Edebiyat ile Fen birbirine eş olmalı

         

        Ne uzak, ah bu Şişli Bayezid Cerrahpaşa

        Koşunuz yürüyünüz derdi bir Dekan Paşa

        Neşet Ömer bu evin biricik rektörü idi

        Üstad (Tahir) evin de hukuk direktörü idi

         

        Beşikten mezara dek ilme doğru koşmalı

        Tramvayda Tünelde durmadan boğuşmalı

        Şu eski darb-ı mesel bizler içün bir habdır :

        Bir fincan kahveciğin kırk yıl hatırı vardır

         

        Merhumla biz yıllarca başbaşa çalışmışdık

        Bizler ona,o bize ne güzel alışmışdık

        Dili yokdur fakirin uslu sesiz ve sakit

        Dili kutlu olsun yeni acarın dedik

         

        Söyle dostum sen söyle, söyle başka ne dersin

        Yeni mirasyediye Tanrı barışık versin

        Gelin dostlar gelin, merhumu yâd edelim

        Gider Darülfünun’u sırayla şâd edelim

         

        Rüknettin Fethi