Cengiz AYTMATOV: DENİZ KIYISINDA KOŞAN ALA KÖPEK

Aralık 2019 - Yıl 108 - Sayı 388



        (Ötüken Neşriyat, 4. Baskı, İstanbul, 1997)

        Cengiz Aytmatov, Kırgız edebiyatının en büyük yazarından biri olmasının yanı sıra dünya edebiyatının da 20. yüzyıldaki en önemli isimlerinden biridir. Kırgızistan’daki Talas Vadisi’nde yer alan Şeker köyünde dünyaya gelen Aytmatov’un gençliği, II. Dünya Savaşı’nın olumsuz etkilerinin SSCB üzerinde yoğun bir şekilde yaşandığı bir döneme rastlamaktadır.

        Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, yazarın 1977 yılında edebiyat dünyasına kazandırdığı eserlerinden biridir. Aytmatov’un eserlerini okuyanlar gayet iyi bilirler ki onun eserlerinde deniz, tercih edilen mekânlar arasında yer almaz. Eserlerindeki hâkim mekân bozkırdır. Bu kitabında yazar, alışılagelenin aksine mekân olarak denizi kullanmış ve Beyaz Gemi romanında olduğu gibi bu kitabında da okuyucularına mesajını çocuk kahraman üzerinden aktarmaya gayret etmiştir.

        Eser, dört kahraman etrafında şekillenmiştir. Çocuk kahraman olan Kirisk, en dikkat çekici kahraman olarak göze çarpmaktadır. On iki yaşında olan Kirisk, yaşadığı bölgenin en önemli geçim kaynağı olan fok avcılığı işini öğrenmeye çalışan bir erkek çocuktur. Bilgeliğiyle oymaktaki herkes tarafından saygı duyulan Orhan Dede, usta bir denizcidir. Yıllardır denizle iç içe olan Orhan Dede, bir yönüyle eserdeki ak saçlı konumundadır. Mılgun Amca ise Orhan Dede gibi tecrübeli denizcilerden biridir. Aynı zamanda Kirisk’in babasının da yakın arkadaşıdır. Eserdeki diğer önemli kahraman ise Emrayin’dir. Ailesine bağlı, iyi bir baba olan Emrayin, oğlunun oymağın en önemli geçim kaynağı olan fok avcılığı işini öğrenmesini istemektedir.[i]

        Eserde bahsedilen Deniz Kızı Oymağı, Ohotsk Denizi’nin kıyısındaki Ala Köpek Koyu’nda yaşamaktadır. Koya ismini veren Ala Köpek Dağı ise rengi ve şekli itibarıyla bir köpeği andırması nedeniyle bu isimle adlandırılmıştır. Soğuk bir coğrafyada yaşayan oymak için deniz ve deniz mahsulleri beslenme açısından oldukça hayatî önemdedir. Ayrıca Deniz Kızı Oymağı mensupları, denizcilikle ilgili tecrübelerin nesilden nesle aktarılmasına büyük önem vermekte, bu süreci sanki bir kutsal vazife olarak görmektedirler. Geleneklere göre çocuk denize açılacağı gün sadece annesi tarafından uğurlanacaktır. Şayet çocuk oymağa avla dönmeyi başarırsa büyük bir şenlik düzenlenip dualar okunacaktır. Oymaktaki şaman, çocuğun avcılık yazgısını gökteki yıldızlara bağlayacak bir büyü yapacak ve böylece çocuğun bahtı açık olacaktır.

        Nihiv kayığı, sabah olunca piposuyla kayığın dümen kısmında oturan Orhan Dede ile birlikte Mılgun Amca, Emrayin ve Kirisk’le birlikte denize açılır. Kayığın denize açılmasıyla beraber Orhan Dede göz ucuyla çocuğu süzmeye başlar. Zira çocuk oymağa yük olmamak hatta katkı sağlamak için fok avcılığını öğrenmek zorundadır. Kirisk ise heyecanlı denizi ve kayıktaki tecrübeli denizcileri izlemekte adeta onların her hareketini zihnine kaydetmektedir. Burada denizcilerin çocuğa örnek olmaları gerektiğini düşünüp ona göre davranmaları da yazarın özellikle altını çizdiği noktalardan biri olarak görülmektedir.

        Emrayin ve Mılgun üç ayıbalığı avlayıp köye dönmeyi düşünürken Orhan Dede ise denize her açılışında olduğu gibi Deniz Kızı’nın hikâyesini düşünüp mutlu olmaktadır. Çünkü tecrübeli denizciye göre onu denize çeken şey bu hayallerdir. Deniz Kızı’na kavuşma hayali…

        Denize ilk kez açılan çocuk, onun büyüklüğüyle birlikte hayrete düşmüştür. Kitapta bu kısmı yazar şu cümlelerle ifade eder:

        "Böyle bir görüntüyle karşılaşmayı beklemediğinden çocuğun aklı başından gitti. Çevrelerinde devinip duran sudan, ansızın dirilip gene apansız ölen dalgalardan, altta ürpertici karanlık bir uçurum ile üstte durmaksızın yer değiştiren, erişilmez yükseklikteki uçucu bulutlardan başka bir şey görünmüyordu. Kışı yazı olmayan, deresi tepesi bulunmayan, yalnız dalgalardan ve sudan oluşan bambaşka bir dünyaydı burası." (Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, 2011: 326).

        Çocuk güzel bir havada yolculuk ettiklerini düşünürken Orhan Dede ise ileride görülen büyük sis bulutunu fark etmiştir. Tecrübeli denizci sisten ziyade rüzgârın ters yönde esip kayığı sis girdabına alıp almayacağını düşünmektedir. Bu düşünceler içerinde deniz yolculuklarına devam eden avcılar ilk adalarına yaklaşırlar. Burada ilk deneyimini başarısızlıkla sonuçlandıran çocuk her ne kadar üzülse de avcılar çocuğun gönlünü almayı başarırlar.

        Yolculuk devam ederken havadaki sisin durumu Orhan Dede’yi daha da fazla düşündürmeye başlar. Sis yavaş yavaş artar ve sonunda denizcilerin güneşini kapatır. Çocuk, hayranlıkla izlediği denizin bir başka yüzüyle karşı karşıya kalır. Kayığın artan dalgalarla su almaya başlaması üzerine kaygısı daha da artar. Kayığın batma riskine karşı eşyaların büyük bir bölümünü denize atan balıkçılar daha da ileri giderek avladıkları fok balığını da denize atmak zorunda kalırlar. Bu esnada çocuk sarıldığı su fıçısıyla birlikte kayığın bir köşesine sinmiştir.

        Güneş doğar ancak sis dağılmaz. Avcılar nereye gittiklerini bilemez bir halde kürek çekmeye devam etmektedir. Artık yeni bir sorunları daha vardır: Su sıkıntısı… Burada Orhan Dede, büyük bir fedakârlıkla kendi su payını çocuğa bırakır. Çünkü o geleceği temsil etmektedir.

        Eserin bundan sonraki kısmında suyun yetmeyeceğini anlayan Orhan Dede, Mılgun ve Emrayin’in çocuk için birer birer kendilerini feda etmeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Eserin bu bölümünü okurken usta yazarın vermek istediği mesajları okuyucuya nasıl en çarpıcı şekilde sunduğuna şahit olmak mümkündür.

        Gerçek hayattan ilham alarak bu hikâyesini yazan Cengiz Aytmatov, eserin yazılış aşamasını şu sözlerle dile getirir:

        "Bu hikâyede yaşanmış bir olayı anlattım. Hikâyenin kahramanı küçük Kirisk hâlen yaşamaktadır ve bir yazardır. Adı da Vladimir'dir. Bana bir gün başından geçen hadiseyi, hikâyede anlattığım hadiseyi anlattı. Bu hadiseyi bana vermesini, izin verirse yazmak istediğimi söyledim. Hiç tereddüt etmedi. Hatta bundan da hikâye mi çıkarmış, diye hafifçe burun kıvırdı. Ben oturdum, yazdım. Yayımlandı. Bir gün karşılaştık. Hayretler içindeydi. 'Yahu nasıl yazdın? Olacak şey değil, keşke hikâyemi sana vermeseydim!' demez mi. Güldüm. 'O hadiseyi yaşayan sensin, ama sen yazamazdın.' dedim. Ben ne yaptım? Vladimir'in yaşadığı, herkesin başına gelebilecek bir olayı aldım, kendi felsefemin içine oturttum. İnsanın evrensel özünü yakaladım o hikâyede, beşerî olanı yakaladım. Her usta yazar, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bütün insanlar arasında müşterek olan noktayı yakalar ve o noktayı hedef alarak eserlerini kaleme alır."[ii]

        Cengiz Aytmatov, ustalığı tartışılamayacak yazarlardan biridir. Ancak ne yazık ki, yazarın bu eseri diğer eserleri kadar tanınmamaktadır. Gerek üslup gerekse de verilen mesaj bakımından kesinlikle tanınması gereken bir eser olduğu kanısındayız. Okuyuculara tavsiyemiz, özellikle kitaba başlamadan önce yanlarına bir şişe su almaları olacaktır. Zira eserde susuzluğun işlendiği bölümde buna fazlasıyla ihtiyaç duyulacaktır. Kitapla kalın…

         


        * Erciyes Üniversitesi, Türk Dili Böl. Doktora Öğrencisi, bayramgunes@live.com

        [i] Güneş, Bayram; "Cengiz Aytmatov'un Türkiye Türkçesine Aktarılan Eserlerindeki Çocuk Kahramanlar", Gazi Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013.

         

        [ii] Kolcu, A. İhsan, 2008, Bozkırdaki Bilge Cengiz Aytmatov, Salkımsöğüt Yay., Erzurum, s. 160.