1919'DAN 2019'A MÜDAFAA-İ HUKUK 100 YAŞINDA

Aralık 2019 - Yıl 108 - Sayı 388



30 Ekim 1918, milletimizin tarihindeki en kötü günlerden biridir. Türk milleti, uzun tarih yolcuğu boyunca ihtişamı, şanı, şerefi, medeniyet önderliği, zenginliği olduğu kadar maalesef birçok kere ve yıllar boyu acıyı, yokluğu, felaketi de yaşamıştır. Sevr Muahedesi ve neticesinde imzalamak zorunda kaldığımız Mondros Mütarekesi de milletimizin felaket ve düşkünlük hâllerinden birisidir; belki de en büyüklerindendir. Neticesinde bin yıldır yurt yaptığımız ve vatan bellediğimiz toprakların işgali başlamıştır. İtalyan, İngiliz, Fransız, Rus dört bir yandan Anadolu'muzu işgale girişmiş; Ankara'mızda dahi İngiliz, Fransız müfrezeleri görev yapar olmuş; pek çok şehrimizde "kontrol subayı" sıfatlı yabancı askerler ordumuzun silahlarının teslimini "kontrol"e başlamışlardır. Bir yandan da bu emperyalist kuvvetler ittifakı, Yunan'ı üzerimize sürmekteydi. Bursa'da atalarımızın mezarları, türbeleri çiğnenmekteydi.

İşgale tabi tutulan şehirlerimizdeki, İstanbul başta olmak üzere, el konulan köşklere, konaklara, yabancı subaylar yerleşmiş; kimi ev, kimi karargâh olmuş; buralarda danslı eğlence partileri "moda" hâline gelmişti. İşgalcilerle iş, güç, ticaret ortaklığı yapıp bu işten itibar veya para kazanan "yerli işbirlikçiler" ortalığı doldurmuşlardı. Memur, din adamı, eşraf, esnaf, tüccar fark etmeksizin işgalcilerle işbirliğine soyunan birçok sözüm ona Türk; güç, zenginlik ve itibar kazanmanın yolunu Türk'e ihanet olarak işgalcilere hizmet ve emperyalistlerin yerli işbirlikçiliği olarak görmekteydi. Aslında İngiliz'in, İtalyan'ın, Rus'un, Yunan'ın düşmanlığından, işgalinden, eziyet ve zulmünden daha da büyük zillet, bizimkilerin ihanetiydi.

İşte bu "ahval ve şerait" altında ırzına, namusuna, vatanına karşı girişilen işgal ve emperyalist güç gösterisi karşısında yüreği yanan, içi kavrulan birçok vatan evladı da çaresizliğin, önderliğin, perişan dağınıklığın pençesinde kıvranıyor; hiçbir iş yapmamanın sancısını çekiyordu.

Milletimizin tarihi içerisinde çok önemli bir yeri olan 1919 yılı da hükmünü sürmekteydi. Tarihimizin en uzun yılı olan 1919, o kadar çok olaya gebeydi ki, anlatılamaz... Adı Bandırma olan vapurun hareketi, Samsun’a varışı, Havza açıklaması, Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri, Sivas’tan yanlarında azık olarak yufka, şepit, soğan ve haşlanmış yumurta ile yola çıkan Heyet-i Temsiliye; Hacıbektaş’ta ikrarlaşma; Beynam konaklaması derken 1919’un son günlerinde Ankara’ya varış… Beynam-Ankara arası bir başka macera… Kar yağışı var, soğuk… Benzin yok… Otomobil lastiklerine gazete kâğıdı sıkıştırılarak yapılan bir yolculukla Ankara’ya, Dikmen Kızılyokuş’a varış ve Kızılcagün

1919, Müdafaa-i Hukuk sözüyle bütünleşen bir yıldır ve 1919’un 27 Aralık’ı, Kızılcagün olarak “Yeniden Varoluş”un ve Ankara’mız açısından da “Başkent Oluş”un adı ve yolu olmuştur.

Bütün bu sancılı süreçte “Millî Mücadele”, “Kuvay-ı Milliye”, “Müdafaa-i Hukuk” vb. adına ne dersek diyelim o kutlu “Kurtuluş ve Kuruluş” kavgası daha başlamadan evvel, Anadolu’nun ortasında bir şehir; esnafı, eşrafı, aydını, muallimi, gazetesi/gazetecisi ile adı “Kurtuluş ve Kuruluş” olarak konulacak bu sürece kendisini çoktan hazırlamıştı.

Ankara Azmi Millî Cemiyeti zillete başkaldırışın, emperyalizme karşı duruşun; ırza, namusa, vatanına yönelen saldırıya direnişin azim ve kararlılığıyla Türk’ün esaret kabul etmeyen irade ve şuurunun bir sembolü olarak Ankara’da vatanperver aydınların toplanma yeri oluyordu ve daha başlangıca yani 1919’un Nisan-Mayıs’ına aylar vardı. Ankaralı işgale karşı çıkıyor; “millî sinema” gösterileri, “Vatan yahut Silistre” oyunu, ilçelerde, vilayet merkezinde miting ve gösterilerle zillete karşı direniş sergileniyordu.

İnançlı bir tüccar ve din adamı olan Sadullah Seyhan Hocaefendi (Servetinin büyük kısmını Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine bağışlamıştır.), Atpazarı’nda şımarıklık sergileyen İngiliz subay ve askerlerine karşı galeyan bayrağını çekiyordu… Hatip Hoca Ahmet Efendi, vaazlarında “Artık direniş zamanıdır.” diyordu. Beynamlı Mustafa Hocaefendi, Namazgâhtepe’de açık alanda kılınan Cuma namazlarında kendini al bayrağa sararak verdiği vaazlarda halkı ırz, namus, bayrak ve vatan için mücadeleye çağırıyordu. O Namazgâhtepe ki, kaderi Türk Ocakları ve Türk Ocaklılık ile örtüşen bir “kutlu mekân” olacaktı. Çünkü Türk milliyetçiliği ideolojisi için çok büyük önem arz eden bir yapı olan Türk Ocağı, Millî Mücadele ateşinin yakıldığı, “Müdafaa-i Hukuk” kararının verildiği, âdeta Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin de manevi kuruluş adresi olan Namazgâhtepe’ye inşa edilecekti.

Namazgâhtepe ve Türk Ocağının, bu anlamda “Kurtuluş ve Kuruluş” tarihimiz açısından kesişen bir kader çizgileri vardır!

İşte, tam bu günler, aylar içerisinde tarihin yönünü değiştiren iki adet fetva girişimi vardır. Biri, arkasında Damat Ferit’in, işgalcilerin, yerli işbirlikçilerinin, Molla Sabri’nin, Dürrizâde’nin iradesi olan, halka İngiliz, Yunan uçaklarıyla atılarak dağıtılan İstanbul Fetvası… Diğeri ise, vatanperver bir din adamı olan Müftü Rıfat Börekçi Hocaefendi önderliğinde hazırlanan birçok din adamı, din âlimi, hoca efendi, müderris tarafından imzalanan Ankara Fetvası

***

Azmi Millî Cemiyetinden “Kurtuluş ve Kuruluş”a uzanan çizgide önce Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, sonra Ankara Fetvası ve sonrasında 27 Aralık 1919’daki Heyet-i Temsiliye’ye yapılan muhteşem karşılama, bu ülkenin “Cumhuriyet”e erişmesinin, “Ankara’nın Başkent Oluşu”nun en önemli kilometre taşlarıdır.

Müdafaa-i Hukuk Hareketi’nin başlangıcı olacak Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, yüz yıl önce kuruldu. O günlerde de “Kurtuluş ve Kuruluş” iradesinin karşısında saf tutan sözde aydınlar vardı; en önemlisi de bunların bir kısmı “Ezan susmasın, bayrak inmesin!” inancıyla mukaddes kavga için yola çıkanlara “idam fetvası” çıkartacak soysuzluktaki -yine sözde- din adamlarıydı. Onlar kazansaydı, gömülecek iki metrekare toprağımız olmayabilirdi… Onların da seccade serecekleri iki metrekarelik toprak parçası… Bu utanmazların utanmazlıkları devam ediyor… FETÖ rezaleti, bu utanmazlığın devamı değil midir?.. Biz Türk milliyetçisiyiz. İrademiz Azmi Millî Cemiyetinin iradesidir, Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin iradesidir, “Ankara Fetvası”nı yazanların iradesidir... “Kurtuluş ve Kuruluş” yolundaki iradeyle Türk milliyetçiliği birbirinden ayrılamaz bir iman çizgisidir.

Sözün burasında, Keçiören’de, Millî Mücadele’nin karargâhı olarak kullanılacak binada Mustafa Kemal ile Rıfat Börekçi’nin arasında yaşanan meşhur olayı bir kez daha dillendirmek istiyorum. Çünkü bu anekdotun, her Türk çocuğunun kafasına yazılması gerekli bir ibret vesikası olduğuna inanıyorum.

Keçiören’deki ev, mütevazı bir Ankara evidir. Mustafa Kemal, etrafında bir iki Heyet-i Temsiliye üyesi, giden gelen birkaç dost ve hizmet için görevli bir iki er ve çavuş… Neredeyse “karargâh” dediğimiz bu yerin bütün mevcudu(!) bu kadar!

Yemeklerde çıkan ve paylaşılan öğünlerde hoşaf, ayran, konu komşudan ekmek, bazlama, şepit, yağsız denilecek ölçüde bulgur… O da pilav değil, sulu bulgur çorbası (Çanakkale cephesi menüsü)… Müftü Rıfat Börekçi randevu alır, ziyarete gelir, kahve isterse kahvesine konulacak şeker yoktur. Müftü Hoca gelir, bir çıkın çıkarıp masaya bırakır. 1000 kayme para vardır (Rivayet muhteliftir, bu para toplanmış da olabilir; Hoca Efendi’nin kefen parası iddiaları da vardır.).

Mustafa Kemal, masa gözünden iki adet şeker çıkartır ve kahveler içilir. Akşam yemekte üçer parça pirzola ve bulgur pilavı vardır. Atatürk, Mazhar Bey’e (Müfit) “Masraf etmişsiniz.” der. Cevap: “Paşam, günlerdir midemize et girmedi; bunu bugün yiyelim; yarın yine hoşafa, sulu bulgura devam ederiz.” Bu tabloyu bütün gençler bilmelidir!

Daha sonra da Millî Mücadele’nin mali finansmanı denilecek paranın neredeyse tamamı Ankaralılar ve Ankara çevresi ilçe ve illerden toplanıp Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kanalıyla aktarılan paradır!