GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİNİN ZİHİN PROBLEMLERİ VE İSLAM FELSEFESİ

Kasım 2019 - Yıl 108 - Sayı 387



        Bu sene İslam Felsefesi Anabilim Dalı Koordinasyon Toplantısı’nın temel teması bu: Günümüz Gençliğinin Zihin Problemleri ve İslam Felsefesi. Iğdır Üniversitesinde,  27-28.9.2019 tarihlerinde düzenlenen toplantıda konu ele alındı. İki günlük yoğun tartışmanın ardından Tebriz’e bir gezi düzenlenmesi, “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma” diye nitelediğimiz ve Çorum Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesinde yaptığımız teorik okumaların bir nevi alan araştırmasına dönüştü bu çalıştay. Özellikle İshak Paşa Sarayı’nın konumu, içindeki simgeler iki Türk devleti yani Safevi ve Osmanlı mücadelesini göstermesi açısından son derece önemliydi.

        Yaşadığımız Sorunların Fikrî Temelleri ve İslam Felsefesi Okumaları

        İslam felsefesi ibaresindeki  “İslam” terimi gereği dünyada refahı, huzuru ve dinginliği elde etmeyi (tahsilu’ssade), ahirette ise nihai kurtuluşa (saadetü’l-kusva) ermeye vesile olacak temel ilkelerden hareketle Tanrı, Evren ve İnsan irtibatına dair çıkarımları yakini bilgi derecesinde elde etmesini hedefler.

        Burada İslam terimi felsefe teriminin sıfatı olup öncelikle Müslüman âlimlerin varlık, bilgi ve değer üzerine sistematik okumalarına delalet eder. Öncelikle diyorum çünkü ilahi mesajın son versiyonunu farklı dil, kültür, gelenek ve dinî yapılara mensup olan âlimlerin ürettiği de bu anlamda İslam felsefesine dâhildir. Burhan yöntemini öncelediği için diyalektik yöntemin açmazlarına düşmeden (Bundan felsefeyi küfür, kelamı zındıklık, tasavvufu şirk olarak görmeyi ve toplumu sürekli ben/biz ve öteki diye kamplara ayırmayı kast ediyorum.) belagat/retorik ve şiir yöntemlerini de kullanarak temel sorunlara dair üretilen çözüm önerilerini insanlara sunar. Safsatadan kaçınmaya özen gösterir.

        Zihin Felsefesini İslam Felsefesi Bağlamında Müzakere Etmek

        Bu bağlamda felsefenin en yeni alt disiplinlerinden biri olan “Zihin Felsefesi”nin İslam felsefecileri tarafından müzakereye açılması son derece önemlidir. Çünkü bir felsefe karşıtı çevrelerin baskın olmaya başladığı ve felsefesiz bir ilahiyatın sürekli gündemde tutulduğu günümüzde bırakın gençleri, hepimizin bir bilinçlilik, kendilik, kişilik travmaları yaşadığı bir gerçektir.

        Son zamanlarda tartışılan, burada gündem maddelerinden biri olan deizm ve ateizm kavramsallaştırmaları ve toplumdaki yansımalarının güçlülüğü bunun göstergesidir. Öyle gözüküyor ki mevcut siyasal yönetimin “Dindar Nesil” tasavvuru, önemli oranda sekteye uğradı; özellikle son yıllarda birazcık tavsa da hâlâ devam eden “Felsefesiz İlahiyat” söylemiyle asla gerçekleşemeyeceği görüldü.

        Kindi’nin bin sene önce söylediği üzere “Riyaset ve din tacirliği” üzerinden tartışmalar, teizm, ateizm ve deizm kavramsallaştırmalarının resmî/siyasi söylemlerle çözüme ulaştırılamayacağı gerçeğinden hareketle, öncelikle ilahiyat fakültelerinin felsefi tahlillerle çözüm önerilerine katkıda bulunması önemlidir. Eğer ister isim ister sıfat olarak kabul edin, Hz. Âdem’den itibaren insanlığın felsefi birikimini Hz. Muhammet’in öğretileri bağlamında yeniden okuyacaksak bilinçlilik dediğimiz durumun kimlik, kişilik, kendilik, tikel-tekil-tümel irtibatı bağlamında öznellik ve nesnellik kavramlarıyla doğrudan irtibatı vardır.

        Felsefe-Kelam ve Tasavvuf Disiplinlerinin Eş Güdümlü Okunması, İslam Felsefesiyle Mümkün Olabilir

         Bunun için bizim önerimiz, ilahiyat fakültelerinde kategorik ayrımları aşıp “Felsefe-Kelam ve Tasavvuf Disiplinlerinin Eş Güdümlü Okunması”nı öncelemektir, ki bunun çatısını İslam Felsefesi Anabilim Dalı yapabilir. Çünkü gençliğin sorunlarını ve özellikle zihin felsefesi bağlamında müzakere edeceksek Doğu-Batı ve din-felsefe ya da akıl/vahiy ikilemlerini aşarak insanlığın birikimini incelemek gerekir. Çünkü öncelikle buradaki tanımlamadaki sorunu gözden kaçırmamak gerekir.

        Doğu-Batı ifadesi coğrafi ve farklı felsefi tutumlara, din/vahiy-felsefe/akıl ise bilgi ve kaynaklarına dair farklı modellere işaret ediyor. İster “paradigma” ister “episteme” ister “mezhep”, “grup”, “fırka” veya “düşünce modeli” deyin; her bilgi, bilim ve medeniyetin kendine özgü bir iç tutarlılığı vardır ve bunlar arasında bir eş ölçülemezlik durumu söz konusudur.

        Her birinin incelenmesi kendi ölçütleri ile incelenirse Mısır, Babil, Hint, Çin, Roma, Antik Yunan ve İslam medeniyetlerinin dünyanın farklı kültür birimleri olduğu görülür. Spengler’in ifadesiyle 21 ayrı dinamik kültür vardır ve bu dinamikliği veren yaratıcı-özgün kişilerin siyasi, dinî, askerî, coğrafi alanda ortaya koyduğu özgün ve sistem kuran cevapları bulunur. Bunu ibn 

        Haldun bağlamında söylecek olursak döngüsel ve organizmacı tarih tasavvuru altında incelemek, oldukça tutarlı sonuçlar verir.

        Doğu’yu A, Batı’yı B diye nitelendirecek olursak bir nesne/model diğerine benzeyebilir ama özdeş olamaz; dolayısıyla bir yerde yaşanan sorunlar ve ona üretilen çözüm önerilerinde benzerlik olması, özdeş olacağı anlamına gelmez.

        Felsefe Bir Hayat Tarzıdır

        Bu nedenle biz felsefeyi,  Dilthey’den hareketle bir hayat tarzı olarak görüyoruz. Dünyanın seçkin zekâlarıyla yolda/ş olup ezel-i hikmetin izdüşümlerini insanlık tarihinin önemli simgelerinin eserlerinden takip ediyoruz. Düşünme/bilme, hissetme/değer verme ve arzulamanın bir yaşam deneyimi oluşturduğunu düşünüyoruz. Eğer felsefenin bir bunalımı varsa bu da insanı anlayamama bunalımıdır, diyoruz. Oysa felsefenin amacı insanı tanımak ve anlamaktır. Dolayısıyla Doğu ve Batı şeklindeki tasniften hareketle bilgiyi kategorize etmek parçalanmış bilinçler şeklinde incelemek, bu coğrafyaların bütüncül ve yeknesak fikri/ilmi modeller/kuram ürettiğini ve bir diğerini değilleme üzerine kurulduğunu onaylamak demektir.

        Bu durumda bilgi ve bunların tutarlı sistematik ve uygulanabilir hâle getirilmiş şekilleri olan bilimsel teoriler, içinde yetiştiği fikri ve içtimai yapıdan bağımsız olamaz, dolayısıyla bunları bir model ve paradigma olarak görüp, iç tutarlılıklarına bakmak ve aynı niteleme (doğu/Batı)içinde birbirleriyle yarışan modeller olarak görüp incelemek mümkün değil mi? Eğer bunu yapamazsak, aksi takdirde bunları düz çizgisel ve pozivist söylemle sürekli gelişen modeller olarak görüp, nihai halkanın Tarihin Sonu ve/ya Batı paradigmasının kabulüyle sonuçlandığını söylemek gerek

        Nitekim İlk Müslüman filozoflar, ilimlerin tasnifi üzerinde durmuşlar; ilk olarak Tanrı-Evren-İnsan ilişkilerinin nasıl olduğunun tabii/pozitif/ideal (b)ilimlerle açıklanmasını, sonra bu evrenin niçin yaratıldığı sorusuyla ilgili olarak ilahiyat ve medeni ilimler (fıkıh, kelam) ile cevabını aranmasından geçtiğini belirtmişlerdir. Diğer bir ifadeyle eğer zihin problemleri üzerinde duracaksak medeniyet tasavvurumuzun kurucu kodlarını yeniden keşfetmek ve güncel soru/n/lara çözümler üretebilecek bir bilgi, bilim ve felsefesi tasavvuru oluşturmak ve bunları hayata geçirmeye çalışmak gerekir. Oysa günümüz Türkiye’sinde özellikle ilahiyat öğreniminde felsefe karşıtlığı iyice ivme kazanmaktadır.

        Felsefe Karşıtlığı Bir Zihniyet Sorunudur

        Biz bunu bir zihniyet sorunu olarak görüyoruz, çünkü eğer felsefesiz ilahiyat projesi uygulanırsa  Türkiye, Selçuklu Nizamiye Medresleri ile kurduğu felsefe ve din irtibatlı Ehl-i Sünnet eğitimi Osmanlı döneminin tanzimat, ıslahat süreciyle elde ettiği birikimi, Daru’l-fünun geleneğiyle beslediği İlahiyat eğitimini, felsefe, sosyoloji, psikoloji disiplinleriyle beslediği ve bölge ülkelerine örnek olan ilahiyat eğitim modelini kaybedecektir.

        Böylece tekrar medrese zihniyetine dönülecek; yani bunun Arap ülkelerindeki uygulandığı şekil üzere “Külliyetu’ş-Şeria” adı altında, her yönetimin kendi siyasal yapısına meşruiyet sağlayan öğretiler Din adı altında öğretilecektir. Nitekim bütün Müslüman ülkelerde hep aynı Kur’an ve Sünnet temel ilkeler olarak kabul ediliyor, ama Tahran, Kahire, Riyad, Amman, Kabil, İslamabad birbirinden tamamen farklı okumalar yapılıyor ve mezunlar yetiştiriliyor. Buralardan yetişenler belki Arapçayı daha iyi biliyorlar, çoğunun ana dili zaten, ama uygulamaların son tahlilde İslam’ın barışçı yüzüne mi, yoksa mevcut totaliter yapılara ya da “İslamfobia”ya mı hizmet ettiğine dikkat etmek gerekiyor. Ayrıca vahhabi öğretinin baskın olduğu körfez ülkelerinde bırakın felsefeyi, kelamın bile haram görüldüğünü, inanç öğretilerinin selefi söylemle sadece akaid adı altında okutulduğunu hatırlatmak isterim.

        Bu da bize göre, Dindar Nesil yerine tarikat ve cemaatlerin tasavvurlarını din diye algılayan bir gençlik ortaya çıkarmıştır. Çünkü yaşanan sorunların pedagojik, sosyolojik,  boyutları araştırılmadan, dünyada yaşanan siyasi, dinî ve ekonomik sorunların mukayeseli olarak incelenmeden içe kapalı ve tefsir, hadis, fıkıh derslerini kronolojik/ahbari olarak daha fazla okutmakla mı dindar nesil yetiştirilecektir!

        Eğer ilahiyat fakültelerine alınan asistanlar önce Arap ülkelerine gönderilerek orada master ve doktora yaptırılırsa sorunu çözeceğini sananlar, tam tersine farklı bir ortamın (patrimonyal/ebevi nizam) kültürünü buraya taşımaya çalışıyorlar ki, bu neo selefi zihniyeti güçlendirmekten başka bir şeye yaramaz.

        Bunun farkına varılması ise güçlü bir tarih felsefesi okumayı gerektirir. İşte bu nedenle bu yaşanan süreç, aynı zamanda bir zihniyet durumuna işaret etmektedir. “Pozitif laiklik” anlayışı ile son on yılda gerek Arap Dünyası ve Afganistan Pakistan Hattı; gerekse İç Asya’daki Türk devletlerinin halkı Müslüman ama devlet laik, muhafazakâr, dinî ve millî değerlerine hürmetli bir yöneticilerin olabileceğini Türkiye kısmen de olsa göstermiştir. 

        Arap Baharı adı altında başlayan olaylar, enerji üretim merkezlerinden önemli bir yere sahip olan Arap dünyasını yeniden düzenleme sürecidir. Tunusta başlayan olayların vardığı nokta da Türkiye’nin AB sürecini hızlandırma çabalarıyla birlikte Orta Doğu’da halkı Müslüman Modern Demokratik Laik Bir Devlet imajının güçlenmesi de sekteye uğradı. Orta Doğu’dan 

        Hind-Pakistan-Afganistan’a kadar uzanan bölgeler, enerji üretim ve arzının olduğu yerler radikalizm, fundemantalizm adı altında Neo-selefi/vahhabi, Taliban, el-Kaide, Hizbu’t-Tahrir, Cemaat-i Tebliğ gibi gruplarca bölge sürekli istikrarsızlaştırılmaktadır.

        Dış şartlar yani eko-politik olaylara bir de içeride iyi, âdil bir Tanrı tasavvuruyla özellikle günümüzde ortaya çıkan (beşerî/fiziki) kötülükleri çelişik bir şekilde açıklamaya çalışan Tanrı tasavvurlarının, gençleri tatmin etmediği ortadadır. Artık gençler din tacirliği ve dinin siyasal çabalara meşruiyet sağlanma çabaları karşısında yorgun düşmüşlerdir. Çalıştay’ın müzakere konularından olan deizm, ateizm, apaetizm kavramları ve gençliğin bunlara olan yönelimleri bu bağlamda düşünülmüş olsa gerek.

        Sonuç olarak genel kanaatimiz, orada da belirttiğimiz gibi aslında bütün toplum, bir din yorgunluğu ile malul. Dindar Nesil tasavvuru bağlamında ilahiyat ve İHL sayılarının artırılması, Diyanet İşleri Başkanlığının daha işlevsel kılınması ve bütçesinin olağanüstü artırılması, Kur’an Kurslarının yaygınlaştırılması, sivil toplum kuruluşu diye örgütlenen cemaatlere her türlü kolaylığın sağlanmasına rağmen gelinen nokta, özellikle gençlerin din yorgunluğu yaşadığı oldu.

        Bizlerin “Nerede hata yaptık?” diye sorması yerine, sert siyasi söylemlerle sorun örtülmeye hatta gençlere suç bulunmaya çalışıldı. Bu satırların yazarının kanaati, gençler kendileri ve sunulanları sorguluyor; teori ve pratik uyumsuzluğundan duydukları endişeleri, zırva tevil götürmez şekilde dinî açıklamalar karşısında Tanrı tasavvurlarını korumaya alıp öz eleştiri sürecine girdiler.

        Korkulacak bir durum var, diye yine söylemlerle tedbirler alınacağını sanmak yerine kendini bilen gençlerin Tanrı ve evren ile ilişkilerini daha tutarlı düzenlemeye vesile olacak tartışmalar olarak görmek ve neticede hakikatin kıvılcımları, fikirlerin çarpışmasından çıkar demek daha makul. Çünkü gençler, özellikle İHL okuyanlar, gündemlerinde deizm olmadığı hâlde bile inceler; deizmin dedikleri gibi bir Tanrı ve din tasavvuru olup olmadığını araştırabilir. Veyahut İHL mezunu ve felsefe profesörü olmaları hasebiyle Batılı kavramların tasavvur ve tasdik süreçlerini bildikleri hâlde Türkiye fikir havzası açısından bunları nasıl bu kadar rahat kullandıklarındaki tutarlılığı inceleyebilirler. İlaveten deizm ve ateizm kavram analizlerinden kendilerine teizm olarak sunulan söylemlerin niçin bu kadar çatışmacı bir dile sahip olduğunu, her grubun/cemaatin hakikati tekelinde tutmasının tutarlılığını sorgulayabilir?

        Velhasıl, bu yorgunluk ve bezginlik hâli, bir dinlenme vesilesi kılınıp yaralı bilinçlerin onarılmasıyla yeni bir dirilişin habercisi olabilir.