Özbek Halkına Dikilen Heykel

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386



        Togay Murat

        20. yüzyıl Özbek edebiyatının parlayan yıldızı olarak betimlenen Togay Murat (1948-2003), Taşkent’te tamamladığı Gazetecilik bölümünün ardından Moskova’da, Dünya Edebiyatları Enstitüsünde eğitim aldı. İlk başlarda kısa hikâyeler yazan Murat’ın adı esasen 1977 yılında yayımlanan Yulduzlar Mangu Yonadi (Yıldızlar Daima Parlar) adlı uzun hikâyesiyle duyuldu. Edebî hayatının asıl yıldızı ise 1994’te Taşkent’te Şark Neşriyatı tarafından yayımlanan Otamdan Qolgan Dalalar (Babamdan Kalan Tarlalar) adlı romanı oldu. Daha sonra beyaz perdeye de aktarılan bu romanından dolayı yazara 1994’te Abdulla Kadiri Özbekistan Devlet Ödülü, 1999’da ise Özbekistan Halk Yazarı unvanı verildi.

        2018 yılında Togay Murat’ın doğumunun 70. yıldönümü münasebetiyle Özbekistan’da çeşitli etkinlikler yapıldı. Bu etkinliklerden biri de 22 Haziran’da Togay Murat’ın seçilmiş eserlerinden oluşan kitabın takdim töreni oldu. Törene, tanınmış şair ve yazarlar, genç araştırmacı ve sanatçılar ile yazarın bazı yakınları iştirak etti. Özbekistan Yazarlar Birliğinde gerçekleştirilen bu etkinlikte katılımcılar, Togay Murat’ı ve onun eserlerinin kendine has özelliklerini önemli Özbek edebiyatçılarından dinleme ve takdimi yapılan Tanlangan Asarlar (Seçilmiş Eserler) adlı kitabı imzalatma fırsatı buldular. Yazarın iki roman ve dört hikâyesinin yer aldığı bu kitap, Otamdan Qolgan Dalalar (Babamdan Kalan Tarlalar) adlı romanla başlamaktadır.

        Otamdan Qolgan Dalalar

        Sovyetler Birliği’nin resmen dağılmasıyla birlikte 1991 yılında, Özbekistan’ın bağımsızlığı ilan edilmiştir. Bu siyasi ve sosyal değişimin edebiyata yansıması kaçınılmaz olmuştur. Bağımsızlık devri, Özbek Edebiyatı açısından da bir dönüm noktasıdır. Bu devrin yazarlarından biri olarak Togay Murat, Babamdan Kalan Tarlalar romanıyla Özbek Sovyet Edebiyatı kalıplarını parçalayarak millî ruhu işlemiş, Sovyet sisteminin gerçeklerini göz önüne sermiş ve açıkça sistemin eleştirisini yapmıştır. Yazdıklarının uydurma olmadığını kanıtlamak amacıyla özellikle romanın son bölümünde gerçek isimleri ve olayları aktarmıştır. Bu yönüyle büyük yankı uyandıran eser, kendine has üslubuyla da farklılık gösterir. Romanın dili sade ve açık olmakla birlikte, çokça ağız örneği barındırır. Yazar, eserinde, çoğunlukla tercih ettiği kısa ve kafiyeli cümleler ile çok sayıda tekrarlar kullanarak şiirsel bir üslup yakalar.

        Otamdan Qolgan Dalalar, Togay Murat’ın eserlerinin baş tacı olarak nitelendirilir. Romanda önce Çarlık, daha sonra Sovyet Rusyası emperyalizmi altında ezilen, ancak daima vatanına ve toprağına bağlı kalan Özbek halkı konu alınmıştır. On bölümden oluşan romanın birinci bölümünde, başkahramanın Çarlık Rusyası döneminde yaşamış olan dedesi Ferganalı Cemaliddin’in, ikinci bölümünde babası Surhanderyalı Akrab’ın başından geçenler anlatılmıştır. Üçüncü bölümden itibaren ise pamuk yetiştiricisi olan başkahraman Dehkankul’un yaşadıkları ve tüm gerçekliğiyle Sovyet sistemi ele alınmıştır.

        Özbekistan, Sovyet döneminde âdeta büyük bir pamuk tarlasına dönüştürülmüş, yediden yetmişe bütün Özbek halkı çok zor ve zahmetli olduğu bilinen pamuk yetiştiriciliğiyle uğraşmıştır. Romanda, pamuk yetiştiriciliğinin Özbek halkına dayatılması şu sözlerle anlatılmıştır:

        “Bir vaqtlar ana shu dalam g‘uj-g‘uj qamishzor edi. Qirg‘ovulzor edi. Denovdan besh-olti qur keldi. Qurlar ana shu qamishzorni tep-tekisladi. Pol-polladi. Sholipoya etdi.

        Qamishzorda shundayam sholi bo‘lmoqlik qildi, shundayam sholi bo‘lmoqlik qildi-e! Qurlar o‘z sholisini o‘zi tashib ololmay qoldi!

        Shunda qurlar bizga-da bir xaltaday guruch berdi. Ana shunda qozonimiz guruch ko‘rganday bo‘ldi! Ana shunda qornimiz palov yeganday bo‘ldi!

        Ammo... kattalar qurlarni ko‘p ko‘rdi. 

        — O‘zbekiston Quriya emas! — deya do‘qladi.

        Shu-shu — qurlar qorasini qaytib ko‘rsatmadi.

        Sholipoya paxtazor bo‘ldi.” (s. 45)

        (Bir vakitler işte o tarlam gür gür kamışlıktı. Sülünlüktü. Denav’dan beş-altı Koreli geldi. Koreliler işte bu kamışlığı dümdüz yaptı. Parsel parsel yaptı. Pirinç tarlası hâline getirdi.

        Kamışlıkta öyle bir pirinç yetiştirdi, öyle bir pirinç yetiştirdi ki! Koreliler kendi pirincini taşıyamaz oldu!

        O zaman Koreliler bize de bir torba kadar pirinç verdi. İşte o zaman kazanımız pirinç görmüş gibi oldu! İşte o zaman karnımız pilav yemiş gibi oldu!

        Ama… Büyükler, Korelileri çok gördü.

        ‘Özbekistan, Kore değil!’ diye göz korkuttu.

        Böyle böyle, Korelilerin yüzünü bir daha göstermedi.

        Pirinç tarlası, pamuk tarlası oldu.)

        Romanın en sonuna Men (Ben) başlıklı bir kısım ekleyen Togay Murat, en çarpıcı bölümlerden birini ortaya koymuştur. Kısaca kendi edebî yolculuğunu ve nihayetinde Otamdan Qolgan Dalalar romanının ortaya çıkışını bu bölümde kendi ağzından samimi ve cesur bir dille anlatmıştır. Hem samimi hem de cesur; öyle ki Togay Murat, bu romanı yazmak için Moskova’ya gitmiş, günlerce mahkemelerde gezmiş, tanıdıkları aracılığıyla sorgulama metinlerini satın almıştır. O dönemde, Özbekistan Yazarlar Birliği tarafından, yazdığı hikâyeler için verilen Aybek Mükâfatı’nın parasını zindanlardan haber almak için harcamıştır. Daha sonra tam altı ay boyunca pamuk tarlalarında çiftçilerle birlikte çalışmıştır. Togay Murat, “Özbek halkına bir heykel dikeceğim!” demiş ve Otamdan Qolgan Dalalar’ı yazmıştır.

        Otamdan Qolgan Dalalar’ın Başkahramanı Olarak Dehkankul

        Cemaliddinov Dehkankul Akraboviç… Ömrü bütün gün tarlada çapa sallamakla geçen Ferganalı Cemaliddin’in torunu, Surhanderyalı Akrab’ın oğlu Dehkankul. Dehkan, çiftçi demek; kul da kul. Öyle ya o, çiftçinin kulu Dehkankul. Vatanı için şehit olmaya hazır olan bir babanın oğlu Dehkankul. Vatanını, Kızıllara karşı savunmaya giden babasının dönmesini bekleyip minik parmaklarıyla gün sayan Dehkankul. Gün saymaya parmakları yetmeyen Dehkankul. Saya saya küçücük avuçları parmaklarıyla dolan Dehkankul. Bir gece gizlice evine geldiğinde, Kızıllar tarafından tutuklanarak silahların gölgesinde götürülen babasının peşinden çıplak ayaklarıyla pıtır pıtır koşan Dehkankul. Ha yetiştim, ha yetişeceğim, derken yüzüstü düştüğü yerden doğrulamayıp “Babaaa! Babaaa!” diye bağıran Dehkankul. Ve en nihayetinde, babası gözleri önünde şehit edilen Dehkankul...

        Ömründe ilk defa, ilkokul beşinci sınıfta tanıştı pamuk tarlalarıyla. Çünkü pamuk imecesi seferberliği başlatılmıştı. Beşinci sınıftan itibaren bütün çocuklar pamuk tarlalarında çalışacak ve kurala göre, bir çocuk bir günde seksen kilo pamuk toplayacaktı. Dehkankul, pamuk tarlasındaki ilk gününde öğle arasına kadar üç kilo pamuk topladı. Sadece ekmek ve çaydan ibaret olan öğle yemeğini yedikten sonra ise iki kilo daha toplayabildi; bir günde beş kilo! Gün sonunda yapılan sayımlarda her zaman az pamuk toplayanlar safında kalıyordu. Bunun bedeli olarak da o saftaki diğer tüm çocuklar gibi, müdür tarafından türlü hakaret ve şiddete maruz kalıyordu. “Bu kez canla başla çalışıp başaracağım.” diye söz veriyordu her seferinde. Ama öyle ya, beşinci sınıf çocuğuydu; gücünden öteye gidemiyordu. Haftalar geçti, Dehkankul on-on bir kilodan öteye geçemedi. O, tarlalarda hıçkırıklarını bıraktı. O, tarlalarda gözyaşlarını bıraktı. O, tarlalarda çocukluğunu bıraktı. Ölümün ellerine, zehir saçan ilaçlı tarlanın bağrında yorgunluktan uyuyakalan o çok sevdiği sınıf arkadaşı Ziyad’ı bıraktı. Peki, hepsini bıraktı da ne yaptı? Bir toprağını bırakmadı, bir vatanını bırakmadı…

        Dehkankul, bütün ömrünü pamuk tarlalarında durmaksızın çalışarak geçirdi. Tarlasında sabahladı, tarlasında uyudu. Kara kışta, gecenin köründe beline kadar suya batıp selle mücadele etti, tarlasında baygın düştü. Çepeçevre ark kazdı, santim santim hesaplayıp ekti, santim santim suladı, santim santim sürdü. Narin pamuklarını türlü yabancı otlardan tek tek elleriyle ayırdı, türlü haşerelerden tek tek temizledi. Avuçları, parmakları kesildi, kanadı. Elini toprağa basıp toprağı ilaç yaptı. Surhanderya’nın kırk elli derece kavurucu sıcağında gözlerini kısıp çapa yaptı. Toprağının sıcaklığını teniyle ölçtü, avuçlarıyla ölçtü. Yaz, kış; gece, gündüz demedi; tarlalarına baktı; topraklarına baktı. Dizlerinin üstünde iki büklüm durup elleri, tırnakları kararana kadar baktı. Ağrıyan sırtını düzeltip bir dikilse tekrar eğilemeyecek, tekrar bir eğilse yine dikilemeyecek kadar baktı. Güneşin altında gözlerini kısarak çalışmaktan yüzünde derin derin çizgiler çıkana kadar, çizgilerin güneş görmeyen aralarında beyaz beyaz ince lekeler kalana kadar baktı. Sıcaktan dudakları yarıldı, burnu kanadı, durmadı. Tarlaları için yaşadı, toprakları için yaşadı. Ve Dehkankul, öncü pamuk yetiştiricisi seçilerek başkan unvanını aldı. Peki, aldı da ne oldu?

        Devlet için her zaman dotatsiyaydı. Yani devletin desteğiyle yaşıyordu, aslında devlet için bir yüktü, ama devlet cömertti. Bölge vekili teftişe geldiğinde yüzündeki beyaz güneş lekelerini görünce onun vitiligo olduğunu düşündü, burun kıvırdı, midesi bulandı. “Hükûmet erbapları gelse öncü pamuk yetiştiricimiz budur, deyip nasıl göstereceğiz!” diye sordu.

        Hayatı çocuk bakmak, hayvan beslemek ve tarlada çalışmakla geçen, durup da aynaya bakacak vakit bulamayan, bir gömlekten başka giyecek gömleği olmayan biçare hanımı vardı. Kendini yakarak intihar etti. Sabah akşam bağrını dayayıp başında durduğu beşiğe şunu yazmıştı: “Beşik mezarım oldu, tarla kabristanım.”. Hanımının teni yandı, Dehkankul’un bağrı... Bölge yetkilileri bu durumdan hiç memnun değildi, çünkü bu, isyan demekti! Öyle ya, onlar köylünün sıkıntılarıyla ilgilenmez, bunları dile getirmezdi. Çünkü köylüler refah içinde yaşıyordu, çünkü köylüler gül toplar gibi pamuk topluyordu, köylüler çok mutluydu! Dehkankul’un biricik çaresiz hanımına şizofren etiketi yapıştırıldı, deli dendi. Özbekistan’da son iki yılda 753 kadının kendini yakarak intihar ettiğinden hiçbir yerde bahsedilmedi.

        Yeri geldi, kendi yiyecek, çocuklarına yedirecek et bulamadı. Ama Moskova’dan çekim yapmaya gelen misafirler için pazarda bir günlük kazancını harcadı. Öyle ya, Özbek için misafir azizdir, babadan bile yücedir, misafir bereketiyle gelir. Misafirler gelmeden önce çocuklarından bir hurmayı dahi sakındı, sakınmak zorunda kaldı; yoksa misafir ne yiyecekti? Cılız bir koyunları vardı. Onu satar da üstü başı yırtık pırtık olan çocuklara üst baş alırım diye düşünüyordu. Ama o koyunu da misafirler için kesti. Ne de olsa bu günler gelir geçer, biz film olup tarihte kalacağız, dedi.

        Bir gece evine baskın yapıldı. Tutuklanıp götürülürken aklında tarlanın işleri vardı. Tutuklanma nedenini bile bilmiyordu. Belediye başkanının, saklaması için ona verdiği altınları sordular. Altın onda ne arardı? Belediye başkanı neden ona altın verecekti? Yapmadığı şeyi anlatamazdı, ama yapmadığı şeyin zulmünü çekti. Bir yıldan fazla dayaktan aç bırakılmaya, hatta dışkı yedirilmeye kadar türlü işkence gördü. En sonunda tecavüz tehdidiyle, işlemediği suçun itirafını yapmak zorunda kaldı; belediye başkanına verdiği(!) rüşvetleri tek tek yazdı. Çünkü artık devlet makamlarında Özbekler olmayacaktı. Özbekler sağ kalmayacaktı. Gözü açılan Özbek’in gözleri bir bir oyulacaktı. Nihayetinde Dehkankul sekiz yıl hapis cezası aldı. Onun mahkemedeki tek isteği, tarlalarını bir kez görüp de gitmek, onlarla vedalaşmaktı; vedalaştı: “Ben döneceğim, yedi kat yerin dibinde de olsam döneceğim. Ben tarlalarım için dönüp geleceğim. Beni tarlalarım geri döndürecek.” dedi.

        Yaşadığı onca zorluğa rağmen, karşılaştığı bin musibete rağmen benliğini, ahlakını, inancını kaybetmedi Dehkankul. Sadece, “Benim ahımı da duyacaklar vardır.” demişti. Onun ahını duyan da oldu, satır satır yazan da, gözyaşlarıyla okuyan da… “Ne de olsa bu günler gelir geçer, biz film olup tarihte kalacağız.” demişti. Evet, tarihte kaldı. Kitap olup tarihte kaldı. Film olup tarihte kaldı. Gönülleri yaka yaka tarihte kaldı. Teriyle, emeğiyle, toprağına olan sevdasıyla kaldı. Hem de Özbek halkına bir heykel olup kaldı. Peki, kimdi bu Dehkankul? Dehkankul, Türkistan’dı! Dehkankul, Özbekistan’dı! Dehkankul, Özbek halkıydı!