Değer Eğitimi Yapılabilir mi?

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386



        Okullarda bir süredir yaygın bir şekilde değer eğitimi yapılmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı devlet okulları, özel okullar, belediyelere bağlı birtakım öğrencilere yönelik oluşumlar ve hatta bir takım sivil toplum kuruluşları değer eğitimi vermekte veya verdiklerini iddia etmektedirler. Her ne kadar değer eğitimi kavramı yaygınlaşmış ve herkes değer tarafından kullanılmaya başlanmış ise de, değer eğitimi diye bir kavramın olup olmayacağı veya hangi kapsam ve sınırlar içerisinde olabileceğinin belirlenmesinde yarar vardır. 

        Değer kavramından başlamak gerekirse… Değer genellikle ulvi ve yüce bir ilke olarak anlaşılır ve bir temele dayanması gerektiği ve bu temellerin en iyisinin din olduğu düşünülür. Değer bu anlamda bireyin davranışlarına yön veren ilkedir. Kişide bir değer örüntüsü şeklinde bulunur, yani kişinin tek bir değeri olmaz, birbirleriyle ilişkili bir değer grubu, değer kümesi bulunur. Bunu bir adım daha ileri götürerek, şu bile iddia edilebilir: herkeste her değer vardır, ancak değerin değeri farklıdır. Yani herkes insanların değer verdiği şeyleri bilir, ama birileri birilerinden daha az veya çok önemli görür. Gündelik hayatta bizim için değer olmadığını söylediğimiz şeyler aslında bizim düşük değer verdiğimiz şeylerdir. Belli bir düzeyden daha düşük değere sahip olan değerler bizim için değersiz gibi görünmektedir. 

        Değer aslında bir tercihtir. İkircikli veya kararsız kaldığımız durumlarda birden fazla seçenek vardır. Hangisini tercih edeceğimizi bilemediğimizde, aslında hangisinin tercih edilmeye değer olduğuna karar veremiyoruz demektir. Sonuçta hangi seçeneğin değeri bizim için daha büyükse onu tercih etme yoluna gideriz. 

        Değerin bu şekilde anlaşılması, daha doğrusu somutlaştırılması onun eğitimde kullanılma olasılığını da artırır. Çünkü genellikle değer eğitimi çocuklara yapılır ve çocukların zihinsel gelişimi somut şeyleri almaya yatkın olduğu ve henüz soyut şeyleri anlayamadığı için, değerin bu şekilde ele alınması onların değeri anlamalarını da kolaylaştırır. Yoksa bir takım (onlar için) anlaşılmaz ve hatta bazen ulaşılmaz değerlerden söz etmek çocuk için anlaşılmazdır ve tabii ki kabul edilip davranışa dökülmesi de mümkün olmaz. Bu yüzden değer eğitiminin başlangıcı doğru bir değeri anlayışı olmalıdır. Bu değer anlayışına göre değerler anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Tabii ki değer eğitimi yapılabiliyorsa…. 

        Terimin ikinci kısmını oluşturan eğitim kavramı da üzerinde durulması gereken bir kavramdır. Eğitim nedir? Gündelik hayatta da kullanılan bir kavram olduğu için herkes eğitim kavramını kullanır ve anladığını, anlaşıldığını düşünür. Gündelik dildeki anlamıyla eğitim anlaşılır olabilir veya anlaşıldığı kadarı bizim gündelik hayatımızda işimize yarayabilir. Ama bir yandan da eğitim bir bilimdir, uygulamalı bir bilimdir ve özellikle psikoloji alanında elde edilen bilgileri uygulamaya sokar. Bilim olarak eğitim gündelik hayatta kullanılan eğitim kavramını da içerir, ama aynı zamanda onu bilimsel hale getirir, yani bir sistematik, tutarlılık, ölçü, plan, program getirir. Eğitim biliminde 20. Yüzyıldaki gelişmeler onu eski anlayıştan ayırmıştır. 

        Eski eğitim anlayışına da genellikle pedagoji denir. Dolayısıyla pedagog modası geçmiş ve tarihte kalmış bir eğitimcidir, bilimsel bir yanı da yoktur. Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesindeki son Pedagoji bölümü de bu yüzden kapatılmıştır. Dolayısıyla bugün kendisine pedagog diyen kişiler iki şeyi yapmaya çalışmaktadırlar. Öncelikle, eğitimci olmadıklarını söylemeye çalışırlar, çünkü eğitimci oldukları zaman bilimsel temellere oturtmaları gerekecektir. Halbuki pedagog olduğunuz zaman yabancı bir terim kullandığınız için havalı olursunuz. Çünkü insanların büyük bir kısmı pedagogun ne anlama geldiğini bilmez. Pedagog olduğunuzda sahip olduğunuz diğer bir ayrıcalık ta, sizi kimsenin denetleyememesidir. Eğitimci olduğunuzda eğitimciler yaptığınız işin eğitime uygun olup olmadığını denetlerler. Bütün meslek erbapları meslekleriyle ilgili şeyleri takip eder ve denetlerler. Pedagogluk günümüzde sahibi kalmamış, terk edilmiş bir meslek olduğu için “ben pedagogum” dediğinizde sizi sorgulayacak kimse de yoktur. Dolayısıyla istediğinizi söyler, istediğinizi yaparsınız, kimseye karşı bir sorumluluk da hissetmezsiniz. Üstelik pedagog olmak için okumanız, bitirmeniz gereken bir kurum da yoktur. Bir şekilde bir çocukla ilgilenen ve ona bir şey öğreten herkes pedagog olduğunu iddia edebilir. Ama eğitimci olduğunuzu söylediğinizde birileri size formasyonunuzun olup olmadığını sorar. 

        Kendilerine pedagog diyen ve pedagojiden söz eden kişilerin ikinci amacı da zımni, yani örtük bir mesaj vermektir. Genellikle pedagoglar dindar ve geleneksel kişilerdir ve hitap ettikleri kesime bu kelime ile daha kolay ulaşırlar. Günümüzdeki anlamıyla eğitim bilimci olduğunuzda bu kesime ulaşmakta bazı zorluklarınız olabilir, ama pedagog olduğunuzda onlar sizin ne demek istediğinizi anlarlar. 

        Eski eğitim anlayışını bir yana bırakıp, eğitimin günümüzde nasıl bir bilimsel etkinlik olduğunu ele almakta yarar vardır. Eğitimin belli bir programının olması gerektiği 1918 yılında Franklin Bobbitt tarafından dile getirilmiştir. Bundan önce insanlar, şiirin şairin karnında olması gibi, eğitimin de eğitimcinin, yani öğretmenin karnında olduğunu kabul etmişlerdir. Yani “öğretmen öğreteceği şeyi bilir” düşüncesi hakimdir. Dolayısıyla ayrıca bir eğitim programına falan ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak eğitimin yaygınlaşması ve bilimselleşmesi onu programa kavuşturmuştur. Eğitimin bilimsel temellere kavuşması ise 1949 yılında Ralph Tyler tarafından gerçekleştirilmiştir. Tyler yazmış olduğu Eğitim Programı ve Öğretimin Temel İlkeleri adlı kitabında eğitimin sonucunun belirlenmesi gerektiği, başarıya ulaşıp ulaşılmadığının ancak böyle belirlenebileceğini ifade etmiştir. Tyler’ın düşünceleri, öğrencisi Benjamin Bloom’un (arkadaşları ile birlikte) 1956 Eğitim Amaçlarının Taksonomisi adlı kitabı yazmasına yol açmış, o da eğitimde devrim yaratmıştır. Eğitimcilerin uzun zaman kullandıkları, bugün kullanmadığını söyleyen kişilerin de zımnen dayandığı ölçme ilkeleri Bloom’un taksonomisinin ürünüdür. Eğitim bilimleri şu veya bu şekilde Bloom’un taksonomisinden etkilenmiştir ve etkilenmeye devam etmektedir. Psikolojide Freud nasıl bir nirengi taşı niteliğinde ise, eğitim biliminde de Bloom öyledir. Yani denebilir ki, Bloom eğitimin Freud’udur. 

        Bu ve benzeri düşüncelerle oluşturulan eğitim bilimi bazı ilkeler getirmiştir. Başka bir ifadeyle bir eğitim neyi, nasıl öğreteceğini ve eğitimin sonucunu nasıl değerlendirerek, eğitimin amacına ulaşıp ulaşmadığını nasıl belirleyeceğini ortaya koymalıdır. En azından üç soru sorulmalıdır: Ne öğretilecek? Nasıl öğretilecek? Nasıl değerlendirilecek? 

        Ne öğreteceğimizin cevabı öğrenciye kazandırmak istediğimiz davranış değişikliğidir. Yani sınıfta bir şey öğretmek istiyorsak, öğrencilerin o özelliğe veya davranış değişikliğine sahip olmasını istiyoruz demektir. Burada sınıfta bulunan tüm öğrenciler söz konusudur. Söz gelimi suyun 100 derecede kaynadığını öğretmek istiyorsak, bunun anlamı “sınıftaki bütün öğrenciler suyun 100 derece ettiğini bilmelidir”, demektir. Bu açıdan bakıldığında değer eğitimi terimi sıkıntılı bir terimdir. Değer eğitiminde birtakım değerler ele alınır, öğrencilerin bu değerlere sahip olması beklenir. Oysa insanlar değerlerini sadece okulda öğrenmeleriyle edinmezler, kişisel sosyal birçok özellik değer edinilmesinde rol oynar. Dolayısıyla bazı öğrenciler o değeri kazansalar bile, bazıları kazanamaz. Dolayısıyla değer eğitimi yaparak öğrencilere bir değer kazandırmaya çalışmak beyhudedir, boştur. Ayrıca zaten toplumda herkesin aynı değerlere sahip olması da beklenmez. Bazıları maddi kazanca daha fazla değer verirken, bazıları kanaat değerine sahip olurlar ve olmalıdırlar. Bazıları her şeyi para için yaparken, bazıları para için bir şey yapmazlar ve yapmamalıdırlar. Toplum böyle bir bütünlüktür. 

        Dolayısıyla değer eğitiminin verilmesi, herkese aynı gömlek giydirilemeyeceği gibi, eğitim bilimine uygun bir strateji değildir. Herkese aynı değere aynı şekilde sahip olma zorunluluğu getirmek “olmayacak duaya amin demek”tir. Bireysel farklılık denen bir şey vardır veya başka türlü ifade edilecek olursa, “Allah herkesi ayrı ayrı yaratmıştır”. Dolayısıyla herkesin aynı özelliğe sahip olmasını beklemek doğaya aykırıdır, herkesin aynı özelliği kazanmasını beklememek de eğitim bilimine aykırıdır. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında değer eğitimi verilemez. 

        Eğitim biliminin ikinci sorusu “nasıl öğretilecek” sorusudur. Birinci aşamada belirlenen içerik öğrenciye nasıl aktarılacaktır? Değer eğitimi bu konuda da belirsizdir. Yukarıdaki örmekten gidilirse, suyun 100 derecede kaynadığı bilgisini öğrenciye kazandırmanın yolu veya yolları bellidir; Anlatırsınız, dener gösterirsiniz, vb. Ama değer eğitiminde bir değeri nasıl kazandıracağınızın bu şekilde somut yöntemleri yoktur, ayrıca zaten değer eğitiminin zamanı da yoktur. Yani gerçekten bir değer kazandırılmak isteniyorsa, o değere ihtiyaç duyulduğu düşünülen her ortam ve şartta değere atıfta bulunmak gerekir. Söz gelimi öğrenci yaptığı bir şey için yalan söylüyorsa, ona doğruluk veya dürüstlük değeri öğretmenin zamanıdır. Ama zaten yalan söylemiyorsa veya yalan söyleyip söylememekte zorlandığı bir durumda değilse, değer eğitimi hedefine ulaşmayacak demektir. Bilişsel öğrenmeleri öğretmen planlar, duyuşsal öğrenmeler kendiliğinden, ortaya çıktığı zaman ve hemen olur. Dolayısıyla sizin planlı programlı yapacağınız eğitim sınırlıdır, gerçek değer eğitimi değerin gerektiği ortamı ve ortamda öğrenciyi yakalayıp o anda eğitim vermektir. Bunun için de çok dikkatli ve uyanık olmak gerekir, yoksa kaçan fırsat yitirilen bir pekiştirmedir. Ve yitirilen pekiştirmenin telafisi çok zaman alır. 

        Değer eğitiminde kullanılan yöntemler konusunda genellikle yazılanlar da şaibelidir. Çoğunlukla o yöntemin o şekilde kullanılmasından o sonucun çıkacağını söylemek zordur. Değer eğitimine bu açıdan yaklaşabilmek için çok iyi “öğrenme” bilmek gerekir. Öğretmenlik formasyonu kapsamındaki iki saatlik seçmeli öğrenme psikolojisi dersi ile de bu kadar öğrenme öğrenilmez. 

        Eğitimin üçüncü soru olan değerlendirme, yapılan eğitimin amacına ulaşıp ulaşmadığının belirlenmesidir. Yani eğitim, sonucu değerlendirilmesi gereken bir etkinliktir. Sonuç değerlendirilmediğinde o eğitim olmaz. Söz gelimi camilerdeki vaaz ve hutbeler eğitim değildir. Çünkü cemaatin o anlatılanları anlayıp anlamadığı veya kabul edip etmediği belli değildir. Değer eğitimi bu açıdan da sıkıntılıdır. Çünkü yapılan değer eğitiminin sonucu hem hemen ortaya çıkmaz hem de kolay kolay belirlenemez. Bu yüzden “benim yaptığım değer eğitimi etkilidir” demek çok zor bir iştir. 

        Görüldüğü gibi değer eğitimi eğitim biliminin üç temel sorusuna uygun cevap verememektedir. Bu şartlar altında da değer eğitimi bilimsel bir eğitim olmaz. Ancak eğitim pedagoji mantığı ile yürütülebilecek bir etkinlik olarak düşünülüyorsa, o zaman değer eğitimi yapıldığı söylenebilir. Eğitimin artık bilimsel bir etkinlik olduğu ve eğitimi bilimi diye bir bilimin varlığı kabul edildiğinde değer eğitimi yaptığını öne sürmek cesaret işidir, çünkü “yukarıdaki soruların uygun cevabını ben biliyorum” demektir. 

        Buraya kadar ele alınanlardan çıkarılacak sonuç okullarda standart ve planlı eğitim-öğretim içinde değer eğitimi diye ayrı bir etkinliğin verilmesinin sıkıntılı ve bilimsel olmadığıdır. Belki anlatılanların daha iyi anlaşılması için başka bir terime ihtiyacımız vardır: Terbiye. Değer eğitim değil, terbiye işidir. Çocuğun her zaman yanında olabildiği ve onu çeşitli ortamlarda görebildiği için ve gerçek değer eğitimi zamansız olduğu için ailede verilir ve adı da değer terbiyesidir. Eğitim okulun, terbiye ailenin işidir. Uygun toplumsal değerlere sahip olmayan kişiler “terbiyesiz”dir, “eğitimsiz” değil. Ancak günümüzde terbiye kavramı terkedildiği için, yerine eğitim kullanılmaktadır. 

        Okullarda ayrıca değer eğitimi vermeye gerek yoktur. Yetkin öğretmenler öğrencilere hangi değerleri hangi zamanda göstereceklerini bilirler. Bunun yolu da öğretmeni güçlendirmektir. Öğrencilere “parmağım kör gözüne” der gibi değer eğitimi vermek ters tepme olasılığı yüksek bir etkinliktir. Değer eğitimi çocuğun yaşadıklarıyla verilir. Başka bir açıdan denebilir ki, değer eğitimi gizli müfredat (örtük program) işidir. Ama gizli müfredat bir şeyleri gizleyerek veya ara disiplin kazanımı olarak yerleştirerek yapılan müfredat ta değildir. Gizli müfredat planlandığı zaman açık müfredat olur. 

        Okullarda verilebilecek değer eğitimi onları değerler konusunda bilinçlendirmektir. Değer Bilinçlendirme yaklaşımı bu amaçla geliştirilmiştir. Değer konusunda bilinç kazanan öğrenci hangi değeri seçerse seçsin bilinçlidir, farkındadır. Öğrencilere güvenmek gerekir, onlar bilinçlendirildiklerinde kendileri için en iyi değeri bulabilir ve benimseyebilirler.