Kapitalizm

Ekim 2019 - Yıl 108 - Sayı 386



        Öteden beri biz Türk muhafazakârları, Batı’yı kendi içinden eleştirenleri büyük heyecanlarla karşılarız.  Bu şahsiyetler, sanki bizim söylemeye cesaret edemediklerimizi söylemekte ya da bizim söylediklerimizi söyleyerek bizi teyit etmektedirler. Tabii ki böyle şeyler duymak bizi hep mutlu etmiştir ve etmeye de devam edeceği benzer. Bu tespitimizin son örneği Immanuel Wallerstein’in ölümü nedeniyle yaşandı. Türkiyeli muhafazakâr-entelektüel camianın bazı mensupları yine böyle bir duygu dalgalanmasına uğradılar. Yazılar yazıldı, mülakatlar yapıldı. “Arif ölümünü sezer” denildi.

        Wallerstein ne diyordu da bizim muhafazakâr entelektüel camia vefatının ardından yine duygu patlamasına uğradı? Kuşkusuz Wallerstein antikapitalist bir Batılı sosyal bilimci, bir entelektüeldi. Marksist bir noktadan başlayan entelektüel zihni teşekkülü, onu kaçınılmaz ve haklı olarak kapitalizm karşıtı yapacaktı, öyle de olmuştur. Her ne kadar Wallerstein, Marks’ın insanlık ve uygarlık tarihini sınıf savaşları ve üretim araçlarının sahipliğine bağlı olarak okuyan klasik felsefesine yeni açılımlar ve kavramlar getirse de nihayetinde, yine de yine Marksist bir entelektüeldi. Kendisi günümüz kapitalizminin tekelci küresel firmalarının ve (kapitalizm tanımının en temel nesnesi olan) finansın merkezi olan Amerika Birleşik Devletlerinde egemen kültür ve iklimin bir entelektüeli olsa da, onun Marksist olması kendi toplumu ve akademik muhitinde hiçbir sorun ya da engel oluşturmamıştır. Akademik çalışmalarına ABD’nin çeşitli ülkelerinde devam etmiş; Marksist niteliği ekmeğini kazanmasına ve akademik çalışmalarına hiçbir olumsuz etki yapmamıştır.

        Vefatı üzerine BBC Türkçe’ye bir mülakat veren Keele Üniversitesinde uluslararası ilişkiler profesörü olan Bülent Gökay şu değerlendirmeleri yapıyor: 

        Wallerstein’ın düşüncelerini etkileyen iki temel faktörden söz edebiliriz.

        Birincisi, Marx’ın düşünceleri ve perspektifi, özellikle de iktisadi süreç ve iktisadi faktörlerin ideolojik süreci etkileme doğrultusunda hâkimiyeti.

        Ayrıca, bu nokta etrafında tarihsel dönüşüme sebep olan temel boyutun ekonomik sınıflar arasındaki sınıf savaşı olduğu, üretenler sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki çelişki olduğu konusunda Marx’tan esinlenmiştir.

        Ancak Wallerstein’ın bazı noktalarda klasik Marksizm’den ayrıldığını söyleyebiliriz. En önemli ayrılık noktası, klasik Marksizmdeki toplumların tarihsel gelişim süreci ile ilgilidir. Wallerstein, toplumların ilkel toplum, feodalizm, kapitalizm şeklinde lineer bir sürece bağlı olarak geliştiği varsayımına katılmadı. Bu varsayımı oldukça mekanik bulduğu için katılmadığını söylemişti.

        Ayrıca, kendisi çok açık belirtmese de, yazdıklarının doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir diğer ayrım noktası da, Marx’ın yazılarında temel analiz biriminin Batı Avrupa olması, Afrika, Asya ve Güney Amerika’nın ya çok az ya da hiç değerlendirilmemesiydi.

        Wallerstein, aynı dönemde yazan Andre Gunder Frank vb. diğer önemli Marksist tarihçiler gibi Marx’ın Avrupa-merkezli olduğunu açıkça söylemedi, ancak yazdıklarından bu sonucu çıkarmak yanlış olmaz.”

        Aslında biraz dikkatlice okunduğunda Wallerstein’in sadece kapitalizmi eleştirdiğini; Batı’yı batı yapan teolojik, felsefi, bilimsel ve teknik arka plana hiç dokunmadığını görürüz. Onu dünya çapında şöhret yapan bir diğer argümanı olan Dünya Sistemleri Teorisi’ni dayandırdığı temellere ve argümanlara bakıldığında da önce kapitalizm eleştirisi yapılır. Bu eleştiri üzerinden kapitalist sürecin sonucu olarak dünyanın ekopolitik yapısının, “merkez, çevre ve yarı çevre” alanlarından ibaret olduğu; bütün ekonomilerin dünya sistemi içerisinde gelişmişlik derecelerine göre bu alanlardan birinde yer aldığının ileri sürüldüğü görülür. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde merkezi teşkil eden ekonomiler, teknolojik olarak en ileri düzeyde üretim kapasitesine ve bilgi birikimine sahip ekonomiler olmakta; çevre ekonomiler, en geri teknolojik ve verimsiz ekonomik yapıya sahip ülkeleri, yarı çevre ise ekonomiler ise merkez kadar güçlü olmamakla beraber hem yarı çevre ekonomisinin ihtiyacı hem de merkezin ihtiyacı olan karşılıklı bağımlılık ilişkisi içerisinde zorunlu olarak ittifak halinde bulunan ekonomileri anlatmaktadır. Wallerstein’e göre bugünkü modern hegemonik ekonomik yapının temelleri, onun “uzun 16. yüzyıl” dediği 1450-1640’larda atılmıştır.

        O’na göre 1500’lerden önce yerkürede hiçbir devlet ya da hegemonik güç tam egemenlik sağlayamamıştır. “Fakat 1500’lerde  dünya-ekonomi bu kaderden kurtulmayı başarabilmiş, kırılganlığını yenerek kendini kapitalist bir sistem halinde pekiştirmiştir. Wallerstein için modern dünya sistemi, kapitalist dünya-ekonomi’dir. Kapitalist dünya-ekonomi 16. yüzyılda Avrupa’da doğmuş, 19. yüzyılda bütün yerküreyi kendi toplumsal işbölümüne eklemleyerek yayılmıştır. Sanayileşme kapitalist dünya-ekonominin yerküreyi kaplamasındaki en önemli aşamadır. Hem silah gücünün artması hem de ulaşımın kolaylaşması düzenli ticareti artırmıştır. Gelişen sanayinin hammadde ihtiyacı da artık eski sınırlar içindeki pazarlardan daha elverişli olan yeni pazarlardan sağlanmaya başlanmıştır.

        Kapitalist dünya ekonomisinin en önemli ayırt edici özeliklerinden biri sınırsız sermaye birikiminin önceliği, diğeri de buna bağlı olarak metalaşmasıdır. Oysa daha önceki sistemlerde sermaye olduğu halde sermayenin kendisini büyütme hedefi yoktur. Diğer tarihsel sistemlerde üretimin bir kısmı kullanım, bir kısmı da mübadele için yapılmaktadır; ancak sadece kapitalizmde mübadele için üretim ödüllendirilir. Kapitalizmde pazar, siyasi, iktisadi ve toplumsal, hatta kültürel kurumlarca biçimlendirilen ödül ve ceza dağıtıcı bir yapıdır ve iktisadi mücadelenin esas arenasıdır. Kapitalizm, daha çok sermaye biriktirenlerin ödüllendirildiği bir sistemdir. Bu nedenle sürekli kâr arayışı sürekli bir yayılmayı gerektirmektedir. Sistem, üreticilerin yarattığı artı değere el koymaları için yatırımcılara yasal himayeler sağlamaktadır. Sağlanan birikimin tümü ise tüketime gitmemekte, bir kısmı yeni yatırımlar olarak piyasaya dönmektedir. Bu yapı en basit anlamda sermaye birikimi yapamayanların sermaye birikimi yapanlara yenilmesi olarak ifade edilebilir.

        Wallerstein bugün modern dünya sisteminin bir geçiş dönemi içinde olduğunu söylemektedir. Sistemin acil çıkarlarının uzun vadeli çıkarlarla çatışması çözülemez hale gelmiştir. Çelişkileri artık sistemi beslemeyi bırakmış, uzlaşılmaz noktalara gelerek sistemi çökertmeye başlamıştır. Bu düşüşün örnekleri en açık şekilde demokratikleşme, göç ve ekolojik dengenin bozulması gibi alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Kırsallıktan kopuş uzun vadede yeni emek kaynaklarının tükenmesi demekken ekolojik dengeye verilen zararlar da hammadde kaynaklarının sona ermesini getirecektir. 

        Bu cümleleri kurmak ve bu teşhis/tespitlerde bulunmak için -dürüst ve gerçekçi olmak gerekirse- Wallerstein olmaya lüzum yoktur. Avrupa düşünce tarihi üzerinde teolojik, felsefi, bilimsel, ekonomik, sosyal ve siyasal açılardan yeterince okuma yapmış hemen herkes, yukarıdaki cümleleri kurabilir. Kaldı ki bizim gibi kendi anlam dünyasının değerleri nedeniyle kıyısında olmasına ve orada meydana gelen gelişmelerden haberdar olmasına rağmen kapitalist olma yoluna koyulmuş Avrupa ile bu açılardan hiç ilgilenmeyen, dünyanın o günün küresel bir devletinin (Osmanlı Türk-İslâm İmparatorluğu’nun) bugünkü çocukları olarak bu husus, bizim için çok daha kolaydır. Kaldı ki Wallerstein’ın, Avrupa’nın üzerinde kudreti itibarıyla demoklesin kılıcı gibi sallanan, o günkü tüm kara ticaret yollarını ele geçirmiş, Wallerstein’in “uzun ortaçağ” olarak tanımladığı zaman kesitinde Avrupa’nın merkezine kadar egemenliğini yaymış bir siyasal ve askeri gücün etkisinin, yeni ticaret yollarının bulunması amacıyla Avrupa denizciliğini nasıl motive ettiğini, 1517 ‘de başlayıp 1648 ‘de Westfalya Barış Antlaşması ile sonuçlanan teolojik hercümerc oluşun yarattığı zihniyet ortamını ve bunun felsefi-bilimsel yansımasını yeterince tahlil ve teşhis etmeyip, bu olguları “uzun ortaçağ” tanımı içerisine gizlemesi de ilginç bir durum oluşturmuştur. Bu açılardan yukarıdaki satırlarda yer alan teşhis ve tespitlerin hiçbir orijinalliği olmadığı gibi, özellikle, 18 ve 19. yüzyıllarda tüm vücudu ile ortaya çıkan kapitalizmin dinamikleri bağlamında; bu sonucun 15. yüzyılın ikinci yarılarına kadar giden tarihsel zihniyet kökenleri anlamında Wallerstein’in yapmış olduğu analizlerin hiçbirisi, Weber’in teşhis ve tespitlerinin kıyısına bile yaklaşamaz. Wallerstein, olgunun zihniyet boyutuna neredeyse hiç eğilmemiş gibi durmaktadır. Belki bunun nedeni, kendisine orijinal bir alan açmak ve Weber’i tekrarlamamak için olabilir ama kapitalizmi anlamak için onun zihniyet boyutunu ele almayan her analiz eksik kalacaktır. 

        Batı Yıkılıyor mu?

        Oswald Spengler’den beri Batı’nın yıkılışını bekliyoruz ama Batı bir türlü yıkılmıyor. Wallerstein’ın yukarıda işaret ettiğimiz tespitlerine bağlı olarak önümüzdeki sürecin neresinde; hangi yüzyılında yıkılacağını da bilmiyoruz. Batı hakikaten yıkılacak mı? Yoksa yıkılacak olan Wallerstein’ın belirttiği gibi ekolojik dengede meydana gelen sorunlar ve bunun yarattığı hammadde problemi nedeniyle kapitalizm mi? Yoksa tümüyle gezegenimiz mi? 

        Bugün için baktığımızda Batı yıkılmadığı gibi Batı’ya yeni Batılar ekleniyor. Peki Batı nedir? Batı’yı Batı yapan nedir? Batı’yı Batı yapan ne ise o şey insanlığı nereye götürmektedir. Batı insanlığın kısmi mi bütünsel kaderini mi temsil etmektedir? Kürede Batı olmayan yer neresidir? Böyle bir yer ya da yerler varsa orada veya oralarda neler olmaktadır? Orada veya oralarda olup bitenler, insanoğluna yepyeni bir hayat verecek olan hikâyeler mi hazırlamaktadır?

        Wallerstein, pozitivist seküler bilgi ve ahlâk üretiminin yarattığı hiçbir soruna temas etmiyor demiştik önceki bölümde zımnî olarak. Gerçekten Wallerstein,  bir ekolojik denge bozulmasından, bunun hammadde ve üretim alanlarında yaratacağı kıtlık ve benzeri nedenlerle kapitalizmi krize sokacağından bahsediyor; böyle bir geleceğin bizi beklediğini söylüyor ama kendi kültür ve zihniyet dünyasına dönüp; “sadece kendinizi değil tüm insanlığı/gezegeni felakete sürüklüyorsunuz; hayatla, maddeyle, gezegenle kurmuş bulunduğunuz ilişkide; onlara egemen olma zihniyetinizde bir sorun var; kapitalizm sadece ekolojik dengeyi, hammadde dengesini değil hepsinden önce ve önemli olarak insanın ahlâkını bozan bir sistemdir” demiyor, diyemiyor. Buna rağmen bizim gibi ülkelerin muhafazakârlarından alkış almaya devam ediyor.

        Zenginlik Aynı Zamanda Metafizik Bir Konudur

        Genel kabule ve tanıma göre kapitalizm, insanın kazanma hırsının bir aracı olarak; biriken sermayenin, tekrar ve tekrar büyümesi/büyütülmesi ile ortaya çıkmıştır. Bu görüşü hem Wallerstein hem de Weber paylaşırlar. Ancak Weber, olgunun teşhisini böyle yapmakla beraber olguyu ortaya çıkartan zihinsel dinamiklerin ne olduğuna dair de bir tespitte bulunur. Ona göre Protestanlığa ve Kalvinciliğe kadar sermaye ve ona sahip olan, İncil’e ve geride bırakılan yüzyıllar içerisinde onun üzerinden oluşmuş olan teolojiye göre, kirli ve gayrimeşrudur. Çünkü İncil’e göre “zenginin Tanrı’nın rızasını kazanması mümkün değildir.” Zenginin, yani kapital sahibinin, yani kapitalistin “Tanrı’nın egemenliğine girmesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur.” Yani imkânsızdır. İşte bu metafizik yaklaşımdan dolayı Reformasyona kadarki dönemde sermaye, sadece ürün ya da pazar açısından değil, bunlardan çok daha önemli olmak üzere teolojik engelle karşı karşıyaydı. Mamafih bu durum zenginleşmeyi hiçbir zaman önleyememiştir. Özellikle İtalya kentleri, Floransa, Cenova, Venedik olmak üzere Akdeniz ticaret akımının önemli merkezlerinde her zaman zenginlik ve sermaye sahibi tüccar sınıfları var olmuş ama yine de kapitalist ve kapitalizm bu kentlerden doğmamıştır.  

        Buna karşılık yine aynı dönemlerde Doğu/Müslüman coğrafyada oldukça hareketli, zengin bir ticaret hayatı bulunmasına ve bu coğrafyanın tamamının bir şekilde Avrupa ile sınırdaş olmasına; ayrıca ve önemli olarak İslâmiyet’in tüccarı ve ticareti öven ilkelerine rağmen ne o zaman ne de sonraki zamanlarda kapitaliste ve kapitalizme rastlanamamaktadır. Kaldı ki bu coğrafyadan dönemin en önemli ulusaşırı ticaret yolları olan ve aynı zamanda Avrupa ticaretinin de önemli girdi mallarını temin eden İpek ve Baharat yolları geçmekteydi. Coğrafi bu üstünlük Müslümanları kapitalist yapamamıştır ama Avrupa’nın kapitalizmi üretmesinde tersinden olmak üzere çok ciddi etkiler yaratmış gibi görünmektedir. 

        Bu tersinden etki şu şekilde olmuş gibi görünmektedir: Avrupa ile siyasi, askeri,  ekonomik olarak kıyasıya bir ilişki içerisinde olan Osmanlı Türk-İslâm imparatorluğu, Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan İpek ve Baharat yollarının egemenliğini eline geçirmiştir. Avrupa ticaret ve ekonomik hayatının Asya, Afrika ve Ortadoğu üzerinden Avrupa’ya akan tüm ticaret yollarının, Osmanlı Türk egemenliğine geçmesi, Avrupalıların yeni ticaret yolları aramasına yol açmıştır.  O güne kadar Avrupa ticareti ve ekonomisi Akdeniz içinde cereyan eden, Akdeniz dışında ise hemen her zaman kıyıları gözden kaybetmeden Batı Avrupa kıyılarından kuzeye ve oradan da Kuzey ve Baltık Denizi marifetiyle kuzey Avrupa’ya ve yine Tuna gibi güçlü ırmaklar marifetiyle Kıta’nın içerisine yapılan ticari faaliyetler, Türkler’in bu ticareti besleyen kanalları ve yolları ele geçirmesiyle, Avrupalıları yeni ticaret yolları aramaya sevk etmiştir.  Ancak kıyılardan uzaklaşarak yapılabilecek açık deniz ve deniz aşırı ticaret için hangi yöne doğru gidildiğinin bilinmesine ihtiyaç vardır. Açık havalarda bu ihtiyaç gökyüzündeki bilindik sabit yıldızlar marifetiyle mümkün oluyorken, havanın kapalı olduğu zamanlarda yön tayini mümkün olamamaktadır. Ayrıca güney yarımküre’ye inildiğinde ise işler iyice karışmakta; gökyüzünde tanıdık yıldızlar da kaybolmaktadır. İşte tam bu zamanlarda icat edilen bir nesne, tüm bu sorunların aşılmasını ve açık denizlere açılmanın artık mümkün olmasına temin etmiştir. Pusula, hava ister açık ister kapalı olsun nerede bulunursa bulunulsun, yön tayinini mümkün kılmıştır. Bundan böyle açık denizlere doğru yelken açmanın önünde bir engel kalmamıştır. Bugün için bize basit bir alet gibi görünen pusulanın, coğrafi keşifleri mümkün kılması ve bu keşiflerin yarattığı sonuçlar bakımından kapitalizmin doğuşuna yaptığı etki tartışılmaz görünmektedir. Çünkü pusula bir icattır ve insan aklının icat yaparak doğanın getirdiği engelleri aşabilmesinin mümkün olabileceği cesareti vermiştir. Bu cesaret sonraki bilimsel ve teknolojik icatların yapılmasında öncü rol oynamıştır. Buna rağmen açık denizlerde ve okyanuslarda yolculuk yine de çok risklidir ama Avrupalı denizciler, tüccarlar, maceracılar, misyonerler, bu riskleri almışlar; misyoner rahipler yeni coğrafyaları keşifte bulunacak insanları Rab İsa’nın mü’mini yapmaya, diğerleri ise değerli madenleri ve malları elde etmeye,  bilim adamları ise yeni bilgiler edinmeye koşmuşlardır. Gerçekten Hindistan’a değil ama yeni coğrafyalara yeni insanlara ulaşılmış, yeni coğrafyaların değerli madenleri ve hammaddeleri Avrupa’ya taşınmıştır. Buna rağmen bu zenginliklerle ilk temas eden İspanyol ve Portekiz denizcilerinin, tüccarlarının, macera adamlarının sağlamış olduğu zenginlik ne İspanya’da ne Portekiz’de kapitalisti ve kapitalizmi yaratamamıştır. Aynı şekilde öteden beri Akdeniz ticaretini elinde bulunduran, keşiflerin ardından yeni coğrafyaların sağlamış olduğu yeni ekonomiden önemli ölçüde pay alan İtalya’da da böyle bir olgu doğmamıştır. Çok zengin ulusaşırı tüccarlar ve ciddi ölçekte zenginlik olmasına rağmen, kapitalist ve kapitalizm olarak tanımlayabileceğimiz olguya, bu kentlerde rastlanmadığı gibi, Avrupa’nın diğer coğrafyalarında ve Büyük Britanya’da da Sanayi Devrimi’ne gelinceye kadar karşılaşmak mümkün olamamaktadır. Ancak bu dönemde Kuzey ve Kuzeybatı Avrupa’da; özellikle Reformasyon hareketinin ardından gelen teolojik, felsefi ve bilimsel bilgi üretme süreci, Sanayi Devrimi’ni sonuç verecek, bu ise kapitalizmi ve kapitalisti doğuracaktır. Yani bir başka şekilde söylenirse Wallerstein’ın “uzun onaltıncı yüzyıl” olarak tanımladığı 1450-1640 döneminde olup bitenleri, Reformasyon hareketini dikkate almadan anlamak ve değerlendirmek mümkün değildir. Reformasyon, Avrupa bilim ve felsefe evreninde birkaç yüzyıl sonra tamamen bilgi ve teknoloji temelli ortaya çıkacak olan kapitalizmi yaratan Sanayi Devrimi’ne giden yolda, tohumların atıldığı yıllardır. Bu dönemde Avrupa bilimsel düşünce devrimine katkı sadece Kuzey ve Batı Avrupa’dan değil, Güney Avrupa’dan da (özellikle İtalya ve Fransa’dan) gelmiştir ama kapitalizmin doğduğu topraklar İtalya, Fransa, İspanya olmayacaktır.

        Sanayi Devrimi Olmasaydı Kapitalizm Doğamazdı 

        Sanayi Devrimi’nin yarattığı makineleşme, makineleşmenin yarattığı fabrika üretim sistemi, bu üretim sisteminin yarattığı seri mal üretimi olmadan ne kapitalizm anlaşılabilir ne de kapitalist. Wallerstein’ın kapitalizm öncesi süreçte “üretimin öncelikle kullanım, bir miktar da mübadele için yapıldığı” görüşüne katılmakla beraber,  kapitalizm olgusunun, sermayenin büyümesinin değil, Sanayi Devriminin yarattığı fabrika üretim sistemiyle doğduğunu, dolayısıyla kapitalizmin, seri, ucuz ve çeşitli mal üretimini mümkün kılan Sanayi Devrimi’nin çocuğu olduğunu söylememiz icap etmektedir. Çünkü Sanayi Devrimi’nden önce sermaye ne kadar büyük olursa olsun, sermayedar ne kadar zengin olursa olsun kapitalizm ve kapitalist ortaya çıkmamıştır. Çünkü o dönemin üretim teknikleriyle ne mal çeşitlenebilirdi ne de yığın üretim yapılabilirdi. Bu ikisi olmadan da kapitalizmin ve kapitalistin ortaya çıkması mümkün olamazdı. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; atölye tipi üretim sisteminin egemen olduğu Ortaçağ’da kapitalizmin ortaya çıkma şansı yoktu.

        Sanayi Devrimini ortaya çıkartan sermaye ve/veya sermayedar değil, bilgidir. Bilgi ise sermaye sahibi olan sermayedarın tecessüsü ve çabası ile ortaya çıkmış değildir. Bilgiyi üretenler; çoğu bu sermaye sahiplerinden bağımsız bilim adamı, felsefeci ve mühendis nitelikli, keşif ve icat peşinde koşan kişilerdir. Avrupa İktisat Tarihi okumalarının hiçbiri bize bu dönemde zengin sermaye sahipleri tarafından araştırma ya da bilim merkezleri kurulduğunu, buralarda üretilen bilim ya da mühendislik teknikleri ile zenginlerin elinde birikmiş olan sermayenin kapitalizmi yarattığını anlatmıyor. Sermaye sahipleri çoğu durumda kendilerinden habersiz gelişen bu bilgi ve mühendislik tekniklerinden yararlandıklarını belirtmekte ama bu sermaye sahiplerinin bu tür bilgi ve teknoloji üretimi için mekânlar oluşturduklarını;  bilgi ile mühendisliği bu günkü anlamıyla bir risk sermayesi ile desteklediklerinin hikâyelerini anlatmamaktadır. 

        Avrupa’da oluşan bağımsız/özgür düşünce, verili sermaye sınıfı tarafından yukarıdaki anlamıyla desteklenmediği gibi aksine bazı durumlarda Kilise’nin ve Engizisyonun baskılarına maruz kalmış ve bu sahada çalışan mütecessis insanların önemli bir kısmı da Engizisyon tarafından yargılanmıştır. Bunlar yargılanırken ve bazı cezalara çarptırılırken, sermaye sınıfı ortalarda hiç görünmemiştir. Engizisyona ve Kilise’ye rağmen oluşan bilgi üretimi ve onun metodolojisi, matbaanın da bilginin kolayca yayılmasını mümkün kılan etkisine bağlı olarak tüm kıtada bir bilgi havuzu oluşturmuştur. Bu bilgi havuzu çok geçmeden Sanayi Devrimini yaratacak; Sanayi Devrimi de 19 ve 20’inci yüzyılda kapitalist ekonomi ve dünyayı sonuç verecektir.

        Kapitalizmi Yaratan Sadece İnsan Aklı ve Zekâsı Değil Onun Hırsı ve Haz Alma İsteğidir

        Kapitalist ekonominin iki temel oyuncusu/tarafı vardır: Kârını ençoklamak isteyen girişimci/müteşebbis/kapitalist ile faydasını ve tabii ki ihtiyacını ya da hazzını ençoklamak isteyen tüketici; yani müşteri. Bu iki oyuncu ve bu oyuncuların arzuları, istekleri, hırsları olmadan sistemin işlemesi ve hayatta kalması mümkün değildir. Esasen daha dikkatli bir incelemeye tabi tuttuğumuzda oyunun temel güdüsünün haz alma arzusu olduğunu tespit ederiz. Müteşebbis üretim yaparken, ürünü yenilerken veya çeşitlendirirken ve bu yolla parasına para katarak, tüketici de malı satın alarak ve kullanarak haz almaktadır. Bu şekilde her iki taraf ta mutlu olmaktadır. Bu mutluluğun adı refah ve ilerlemedir. Tüketici talebi olmadan kapitalistin yarattığı ürünün hiçbir değeri olmayacaktır. Tüketicinin talebinin altında yatan dürtü ise onun en alt düzeyde hayatta kalma ihtiyacını karşılayan ürünler olduğu gibi, hayatta kalan tüketici bu aşamanın ardından giderek artan şekilde artık doğal ihtiyaçların ve mecburiyetlerin ötesinde haz alma arzusuna cevap veren ürünlere doğru talebini yükseltecektir. İşte bu talep kapitalisti var kılan insani özelliktir. Dolayısıyla kapitalizmin bu gün almış kazanmış olduğu çehre/ büründüğü içeriğe baktığımızda, kapitalistin sattığı ürün paketinde, hizmet olarak tanımladığımız somut olmayan ürünlerin de yoğun olarak yer aldığını görürüz. Bugün mal veya hizmet olarak tanımladığımız; en basit ve masum anlamıyla insanın ihtiyaçlarını karşılayan ve fiyatı olan tüm şeylerin, insanın doğal ihtiyacından daha çok haz alma isteğine karşılık geldiğini tespit ederiz. Buna bağlı olarak bugünkü ürün paketinin, ilk dönem kapitalizminin ürün paketinden oldukça farklılaşmış durumda olduğunu belirtmeden yapılacak olan analizlerin de eksik kalacağı kanaatindeyiz.

        Bu tespitlerimizden hareketle; sadece makine ve onun çalışması sonucu yaratılan, kendinden önceki yüzyıllarda görünmeyen ve yeni bir mübadele biçimi/pazar yaratan 1900’lere kadar olan dönemi Klasik Kapitalizm, 1900’lerden 1980’lere kadar olan dönemi Modern Kapitalizm, 1980’lerden sonraki dönemi ise Post-modern Kapitalizm Dönemi olarak isimlendirmenin mümkün olabileceği kanaatindeyiz. Bu isimlendirmenin altlarının da şu şekilde doldurulabileceğini düşünmekteyiz:

        18’inci yüzyılın ortalarında (1750’lerde) başlayıp, 19’uncu yüzyılın sonlarına(1900’lere)  kadar devam eden dönemde, daha önce insanın gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için yararlandıkları hayvan, su, rüzgâr vb. gibi doğal enerji kaynakları yerine, bu işleri çok daha etkin ve verimli yapan makinelerin ikame edildiği dönem olarak görmekteyiz. Bu dönemin makinelerinin insana sağladığı fayda ve katkı, insanın doğal olarak sadece gündelik hayatını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu ürünlerin yeni teknik ve araçlarla üretilmesinden ibarettir. Bu dönem, insanın hiç gündeminde olmayan (akledemediği) ihtiyaçlarına yönelik değil, insanın gündelik hayatını sürdürmesi için elzem olan ihtiyaçlarının karşılanmasına matuf olan ürünlerin -hayvan ve rüzgar gibi doğal güç kaynakları ile değil- makinelerle yapıldığı dönemdir. Bu dönemin sonuna doğru makinelerin ulaşım araçlarına; tren ve otomobile dönüşmesi bir farklılık yaratacak ve insanın nelere kadir olacağının işaretlerini veren gelişmeler olarak bu buluşlar ya da makineler, kapitalizme yeni bir ivme kazandıracak; bu buluşlar müteakip kapitalizm döneminin tohumları olacaktır.

        Modern Kapitalizm Döneminde ise otomobil tren gibi çok güçlü makinelerin daha da geliştirilmesinin yanında; artık insanın gündelik doğal ihtiyaçlarının karşılanmasından farklı olarak “yaratılmış/türev ihtiyaçlar” olarak tanımlayabileceğimiz insanın haz alma arzusuna/güdülerine/dürtülerine karşılık gelen somut ve sanal ürünlerin üretildiği ve pazara sunulduğu bir kapitalist ekonomi ile karşılaştığımızı görürüz. Bu yıllardan başlayarak kapitalist ekonomi/piyasanın, her geçen gün biraz daha insanın haz alma, eğlenme arzusuna karşılık gelen, başta film endüstrisi olmak üzere eğlence kapitalizmine; klasik dönemin klasik ürünlerinde de yine insanın estetik ve haz cihetine hitap eden daha inceltilmiş, daha zevk verici hale gelmiş somut ürünlerine istihale ettiğini görüyoruz. Bir başka olgu olarak bu dönemde, başta fosil yakıtlarla çalışan makineler ve fabrikalar için olmak üzere;   daha fazla zevk ve daha fazla estetik için üretilmiş ürünler için doğal kaynakların hoyratça kullanıldığını, müsrifçe harcandığını da tespit etmekteyiz. Fosil yakıtlara dayanan bu estetize edilmiş makineler ve fabrika üretimi ile -Wallerstein’in “merkez ekonomiler” olarak tanımladığı- kapitalist ekonomilerin dünyanın kaynaklarını hoyratça ve acımasızca tükettiğini, adeta fosil yakıta bağımlılık bakımından geriye dönüşün mümkün olamadığı bir endüstrinin kapitalist üretim ve tüketim sistemine egemen olduğunu,  bunun sonucu olarak kapitalist ekonomilerin, fosil yakıtların bulunduğu coğrafyalar üzerinde, kendisine uygun bir uluslararası sitem inşa ettiğini görüyoruz. Bu yapı özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra zirve yaparak, iki kutuplu dünyada tüm kürenin iki parçaya ayrılmasını sonuç vermiş, fosil yakıtın bulunduğu bu coğrafyaların tamamı “Modern Kapitalist Ekonomi” ile “Komünist Ekonomi”nin ihtiyaçların göre tanzim edilmiş bir uluslararası sitemle suiistimal edilmiştir. Üçüncü dünya olarak tanımlanan geri kalan ülkelerin küresel ekonomik ve siyasal yapı üzerinde Wallerstein’ın iddia ettiğinin aksine hiçbir etkisi olmamıştır, olamamıştır. Önemli bir kısmı petrol ihracatçısı olan bu ülkeler kendi aralarında ekonomik birlikler kurarak etkili olmak istemişler ama yine de çok başarılı olamamışlardır. “Modern Kapitalizm Dönemi” olarak tanımladığımız bu dönem aynı zamanda temelinde pozitif bilim ve teknoloji üretiminin bulunduğu ve doğrusal ilerleme fikrine yaslanan ancak küresel çevre sorunlarını sonuç veren bir kapitalist dönemi anlatır.

        1980’lerden sonra arz-ı endam eden ve halen sahnede olan “Post-modern Kapitalizm Dönemi” ise kapitalizmin yeni oyuncakları ve hayat damarları olarak tanımlayabileceğimiz sanal ürün ve haz odaklı bir yığın somut ve somut olmayan ürünlerin piyasaya egemen olduğu bir dönemi ifade etmektedir. Bu dönem, ihtiyaçları doğal mecrasından tamamen çıkartmış,  zevk, eğlence ve haz almanın tutsağı haline gelmiş olan tüketici insanın mutluluk aradığı “Dijital Çağ Ekonomisi”ni temsil etmektedir. Bu çağda insanların ellerine, masalarının üzerine, duvarlarına tutuşturduğu ürünleriyle, televizyon ve sinema ekranları üzerinden pazarladığı eğlence sektörü ile, sosyal medya araçları ile kapitalizm, yepyeni ve çok farklı bir evreye intikal etmiş görünmektedir. Temelinde bu defa dijital bilgi ve teknoloji üretimi bulunan bu kapitalist model, tüm küreyi egemenliğine almış bulunmaktadır. Bu dönemde bırakınız ülkesel egemenlik alanını, bireysel egemenlik ve mahremiyet alanı dahi kalmamıştır. Akıllı telefonlar, bilgisayarlar, akıllı ev aletleri ile temas eden her insan, artık “Büyük Göz”ün gözetimi ve hatta denetimi altındadır. Dijital teknoloji gündelik hayatta sağlamış olduğu zevk, eğlence ve haz kültürü ile tüm küreyi egemenlik altına almakta, küre üzerindeki tüm insanları bilgi, teknoloji, inovasyon temelli yeni kapitalist piyasanın/dünyanın kölesi haline getirmektedir. İnsan bu dönemde Tanrı’yı da unutmuş gibi görünmektedir. 

        Görüleceği üzere dijital bilgi, teknoloji temelli yeni kapitalizm (Post-modern Kapitalizm), insanın potansiyelinde bulunan ve fakat onun dışarıdan bir uyarı gelmediği takdirde belki asla hatırlayamayacağı zevk, estetik ve haz temelli yepyeni ihtiyaçlar yaratmakta; yaratmış olduğu bu ihtiyaçlara uygun ürünleri ile de varlığını ve gücünü her geçen gün daha da artırarak egemenliğini sürdürmektedir. Bu sürecin bizi nereye götüreceğine dair öngörüde bulunmak da öyle kolayca mümkün olamamaktadır. Ancak aklımız, hislerimiz ve vicdanımız, insanı kendi kaderinin ve varlığının öznesi olan/olması gereken niteliğinden kopartarak, onu sadece zevkinin ve hazzının nesnesi yapan bu gidişatın sonunun felaket olduğunu bize zayıf da olsa fısıldamaya devam etmektedir. Kaldı ki bilgi ve teknoloji üretiminde gelmiş olduğumuz nokta, küresel çevre felaketini bertaraf edecek yeni imkânların olduğunu; küreyi fosil yakıta mahkûm ve mecbur eden teknolojiden kurtulmanın mümkün olabileceğini gösteren ya da ima eden gelişmeler de kaydetmiş değildir. Bunca bilgi ve teknolojik yeteneğe rağmen insanoğlu, küresel çevre felaketinden kendisini koruyacak; mevcut refahından gerilemeye neden de olmayacak ve hatta ileriye doğru ümitlerini artıracak yeni teknolojiler bulursa, çok açıktır ki bu defa bunlar yeni kapitalist ekonominin ürünlerine dönüşecek ve kapitalizm yeni bir veçhe kazanarak yola devam edecektir. Çünkü Kapitalist olmayan çevre ya da yarı çevre ekonomilerinde ne bir bilgi ne de bir alternatif model üretimi emareleri mevcut değildir. Hazzının tutsağı haline gelmiş bulunan insanın kapitalizme karşı onurlu bir duruş göstermesi ise asla mümkün olmayacaktır.