Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları A. Halûk Dursun

Eylül 2019 - Yıl 108 - Sayı 385



        Ötüken Neşriyat, 2.Baskı, İstanbul, 2003

         

        Bir Türk boyu ve bu Türk boyunun büyüyüp gelişerek dünyayı yöneten bir süper güç hâline gelişidir Osmanlı Devleti. Bu muazzam güç, bugün onlarca devletin hüküm sürdüğü çok geniş bir coğrafyaya hâkim olmuş ve bu coğrafyayı yüzyıllarca başarılı bir şekilde yönetmeye nail olmuştur. Devlet dağılma süreciyle birlikte topraklarının büyük bir bölümünden geri çekilmek zorunda kalmış ancak yüzyılların getirdiği Osmanlı izlerini silmek yeni devletler için pek de mümkün olmamıştır. Her ne kadar günümüzde bu izlerin büyük bir bölümü yağmalanıp ve tahrip edilse de Osmanlı coğrafyasında görmek isteyen gözler için Türk izleri hâlâ canlı ve diridir.

        A. Halûk Dursun eserinde; işte bu büyük devletin hâkimiyet sahasına giren Suriye, Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Romanya, Macaristan, Moldova, Ukrayna, Arabistan, Filistin, İsrail ve Afrika’da Osmanlı izlerini aramış, kimi zaman gördükleriyle hüzünlenmiş kimi zaman da Türk’ün ayak bastığı coğrafyanın hâlâ nasıl Türk koktuğuna şahit olup bunu bizlere coşkulu bir dille aktarmıştır. Yazar gittiği topraklarda Osmanlı’dan kalan köprüleri, camileri, çeşmeleri, imaretleri, sokakları, âdetleri, yemekleri ve törenleri bizzat inceleme fırsatı bulmuş ve bunları gayet ilgi çekici betimlemelerle okuyuculara sunmuştur. 

        Kitabın adı: Nil’den Tuna’ya… Avrupa’nın can damarı olan, bugün on ülkeyi besleyen Tuna Nehri, kıyılarında ceddimizin at koşturduğu ve nice Türk zaferlerine şahit olmuş bir nehirken Nil Nehri ise tarih boyunca insanlar için vazgeçilmez bir hayat kaynağıdır. Bu iki hat arasındaki coğrafyaya hâkim olan ve kimi zaman bu hatları da aşan Osmanlılar için Nil ve Tuna birer sembol hüviyetindedir. Yazar, eserinin yeni baskısının ön sözünde kitabın adıyla ilgili görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir:

        “Bu kitabımın ismini koyarken Nil ve Tuna’yı seçtim. Nil Nehri alsın bizi Afrika’nın derinliklerine kadar götürsün, oradan Kuzey Afrika’ya getirip Akdeniz’de dinlendirsin diye. Karşısına Tuna’yı kondurdum. Avrupa’nın Alaman Dağları’ndan kopsun gelsin, bütün Balkanlar’ı geride bırakarak Karadeniz’e, oradan Boğaziçi yoluyla Akdeniz sularında Nil’le kavuşsun diye.”

        Kitap, giriş kısmıyla birlikte on beş bölümden oluşmaktadır. Yazar, kitabın giriş kısmında Osmanlı coğrafyası hakkında genel bir değerlendirmede bulunmuştur. Devamındaki bölümlerde ise ülke ülke –Afrika bölümü hariç-  Osmanlı izlerine değinmiştir. Dolaştığı yerlerdeki halkın Osmanlı algısına da eserinde yer vermeyi ihmal etmemiştir. Bu belki de eserin en can alıcı noktalarından biridir. Suriye topraklarındaki Osmanlı algısını içeren bir anekdot, yazarın Şam’da bulunduğu yıllarda (1985-1986) bir trafik polisiyle yaşanmıştır. O yıllarda Şam’da trafiği düzenleme adına yaya geçitlerinden geçmeyenlere büyük para cezaları verilmeye başlanır. Yazarın Suriye’de görüştüğü Fransız bir dostu bu cezanın sadece Suriye vatandaşları için olduğunu ve yabancıları kapsamadığını ifade eder. Bir gün karşıdan karşıya geçmek için kestirme yolu kullanan yazar, polise yakalanır ve hemen yabancı olduğunu söyleyip polise Türk pasaportunu gösterir. Sonraki süreç eserde şu diyalogla ifade edilmiştir:

        “-Evet yabancılara ceza vermiyoruz. Amerikalılara, Ruslara, İngilizlere, Fransızlara dokunmuyoruz. Fakat pasaportunuza baktım, siz yabancı değilsiniz” dedi.

        -Nasıl? dedim.

        -Türk bizdendir, biz hepimiz Osmanlı değil miyiz? karşılığını verdi.

        -Evet, muhakkak ki, mü’minler kardeştir, diyebildim.

        Sonra,

        -Size sorarım, neden bir Türk hacca gidebilmek için bizden, Ürdün’den, Suudi Arabistan’dan vize almak pasaport göstermek zorunda kalsın? Müslüman’ın Müslüman’dan pasaport sorması, vize istemesi caiz midir? Ben peygamberimin kutsal emanetlerini görmek için Topkapı Sarayı’na gitmek istesem, benden pasaport ve vize isteyeceksiniz. Bu yakışır mı?”

        Yazar buradan hareketle yazısının devamında Batı emperyalizmi ve mevcut siyasi rejimlerin kültür coğrafyamızla aramızın açılmasında en büyük etken olduğunu vurgulamıştır. İhmal ettiğimiz Osmanlı coğrafyasına yüz çevirmemizin hem somut eserler hem de o topraklarda yaşayan insanlarımızın zihinlerindeki tahribat ise meselenin bizi ilgilendiren yönünü oluşturmaktadır. 

        Yazarın dikkat çektiği noktalardan biri de Türkler arasındaki mezhep farklılıklarının onları ayrıştırıp uzaklaştırmasıdır. Bilhassa Balkanlar’da mezhep farklılıklarının Türk köylerini birbirinden nasıl ayırdığına şahit olan yazar, Vehhâbîlerin ve İranlıların bölgedeki aktif siyasetini inceleme imkânı bulmuştur. Bulgaristan’da bir Alevi köyünü dolaşan yazar, orada tanıştığı Halil isimli bir Türk genciyle İran’ın bölgedeki aktif siyaseti üzerine konuşma fırsatı bulur ve izlenimlerini kitabına şu cümlelerle aktarır:

        “Yablonovo, Sliven Balkanında, Kotel’e bağlı dört bin nüfuslu yüzde yüz alevi bir köy. Halil, Sofya’daki İran Büyükelçiliğinde işe alınmış. İranlılar bölgedeki Alevilerle çok yakından ilgilenip araştırmalarda bulunarak raporlar hazırlıyorlarmış. Hatta on alevi gencini İran’a götürüp oradan Lübnan’a kadar dolaştırmışlar ve Şii inancının önemli yerlerini göstermişler. Şu anda köyden 4-5 kişi de İran’da okumaktaymış.

        Yazar, Osmanlılar gibi bölgeye hiçbir zaman siyasi ve idari hâkimiyet kuramayan İran’ın bölgedeki en ücra köylere kadar ulaşıp siyaset geliştirmesine gıptayla bakmaktadır. Zira onların politika ürettikleri bu topraklar yüzlerce yıllık Türk toprağıdır. Maalesef yazar benzer durumlarla pek çok ülkede daha yüzleşmek zorunda kalmış ve eserinde bunu açık bir dille ifade etmiştir.

        Sonuç olarak; Osmanlı kültür coğrafyasına dair yıllarca süren bir gezinin izlenimlerini, bu işe gönül vermiş bir uzmanın kaleminden okumanın önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum. Yazarın sadece gezi izlenimleriyle yetinmeyip yer yer tarih notlarına da yer vermesi eserin kalitesini arttıran bir diğer unsur olarak göze çarpmaktadır. Satır aralarında ve bölüm sonralarında verilen notlar, anlatılanları somutlaştırma ve okuyucunun hazır bulunuşluk seviyesine katkı sağlama açısından oldukça yerinde olmuştur. Zor şartlarda geniş bir coğrafyada Türk izlerini aramak ve onlara dokunmak, yazara manevi bir haz verdiği gibi okuyucuda da bu hazzın oluşumunu desteklemiştir. Küçük bir çeşmeden sıradan diyebileceğimiz bir eski bir taş köprüye kadar adım adım inceleyen yazarın yaşadığı bu güzel duygulara erişebilmek, ata topraklarımızdan haberdar olmak için mutlaka okunması ve incelenmesi gereken bir eser olduğu kanısındayım.