“Kuva-yı Milliye” Adının Ortaya Çıkışı ve Ruhi Naci Sağdıç

Eylül 2019 - Yıl 108 - Sayı 385



        “Tefahüre vesile aramadık, vazifemizi yapmaya çalıştık.”

        Hasan Basri Çantay

         

        Özet

        Millî Mücadele döneminde ülke sathında olduğu gibi yerel örgütlenmelerde de aydın ve sanatkârların önemli katkıları olmuştur. Balıkesir, o yıllardaki idari konumuyla Karesi Sancağı Millî Mücadele’nin önemli başlangıç merkezlerinden biridir. Aynı zamanda Mehmet Akif Ersoy ve Hasan Basri Çantay gibi aydınların da buradaki mücadeleye değerli katkıları olmuştur. Aynı şekilde Balıkesir’in Körfez Bölgesi olarak bilinen Ayvalık, Edremit ve Burhaniye ilçelerinde işgale karşı mücadeleye girişen aydın ve ediplerden biri de Ruhi Naci Sağdıç’tır. Daha ziyade edebiyatçı kimliğiyle bilinen Ruhi Naci, başta Edremit mitingi olmak üzere Millî Mücadele’ye fikrî ve fiilî olarak katılmış bir aydındır. Onun bilhassa hatıralarında kaydettiği üzere “Kuva-yı Milliye” adının ortaya çıkışına dair önemli tespitleri vardır. Bu yazıda, Millî Mücadele’nin ilk ateşinin yakıldığı yerlerden biri olan Balıkesir yerelinde Ruhi Naci Sağdıç’ın yerine kısaca değinilecek, hatıralarında anlattıklarıyla birlikte başka kaynaklardan elde edilen bilgiler bir araya getirilerek bu önemli olayın, yani “Kuva-yı Milliye” adlandırmasının ortaya çıkışı ele alınacaktır.

        Anahtar Kelimeler: Ruhi Naci Sağdıç, Balıkesir, Millî Mücadele, Kuvayı Milliye.

         

        Giriş

        Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 tarihinde imzalamak mecburiyetinde kaldığı Mondros Mütarekesi, Batı Anadolu şehirlerinin İtalyan ve Yunan işgaline uğraması tehdidini ortaya çıkarmıştır. Sonuçta Balıkesir ve çevresi Yunan işgaline uğramış, bu işgal karşısında adına genel olarak “Kuva-yı Milliye” dediğimiz direniş ve kurtuluş hareketleri doğmuştur. Bu çerçevede direnişin ve mücadelenin hem askerî hem de fikrî ve siyasi bağlamda en yoğun görüldüğü merkezlerden birisi Balıkesir ve çevresi olmuştur. İzmir’in işgalinin hemen ertesi günü 16 Mayıs 1919’da Balıkesir’de kurulan Balıkesir Redd-i İlhak Heyetinin çalışmalara başlayışı bu anlamda ilklerden biri sayılır. Bu dönemde Balıkesir’de Kuva-yı Milliye teşkilatlarının örgütlenmesi, Balıkesir Kongreleri, Akbaş Cephaneliği Baskını, Anzavur Ahmet İsyanı gibi tarihsel hadiseler öne çıkar. Bu tarihsel olaylar, gerek yerel düzeyde gerekse Millî Mücadele’yi anlatan temel kaynaklarda ayrıntılarıyla ele alınmış ve yeterince değerlendirmeler yapılmıştır. Bu hususta, ilk akla gelen eserler 3-4 Mayıs 1986 günlerinde yapılan “Millî Mücâdele’de Balıkesir” panelinin tebliğ metinlerini içeren Millî Mücadele’de Balıkesir (İstanbul, 1986) ve Mediha Akarslan’ın Türk Millî Mücadelesi’nde Balıkesir Cephesi (Ankara, 1998) adlı çalışmalardır. 

        Millî Mücadele’nin bir diğer önemli boyutu ise aydınların, edip ve sanatkârların işgal karşısında takındıkları tutum ve davranışlarıdır. “Mütareke Basını” tabiri hâlen ülkemizde gazeteci, aydın ve sanatkârlar adına bir “kara leke” olarak dildeki işlekliğini sürdürmektedir. Oysa birçok yazar, gazeteci ve aydın Millî Mücadele’nin yanında yer almış, bizatihi halkın yanında direnişlere katılmışlardır. Balıkesir yerelinde Hasan Basri Çantay gibi Mehmet Akif dostu bir aydın din adamı bu kişilerin başında gelir. Çantay, o yıllarda Ses gazetesini yayımlamakla birlikte çeşitli basın ve yayın organlarında yazılar ve şiirler de yayımlayarak işgale karşı bilfiil mücadele vermiştir. Aynı yazar, işgal yıllarını ve Millî Mücadele anılarını Kara Günler ve İbret Levhaları (İstanbul, 1964) adıyla kitaplaştırmıştır. Ayrıca Mehmet Akif ile ilgili bir hatıra ve biyografi mahiyeti taşıyan Akifnâme kitabında da işgal ve Kurtuluş Savaşı yıllarından sık sık söz etmiştir. Bu kitabında özellikle Akif’in Balıkesir’de Millî Mücadele’yi destekleyişine, bu desteğinden dolayı memuriyetten azledilişine dair anılarından söz etmektedir: “Yunanlıların İzmir’imizi işgalini müteakip Balıkesir’de başlayan milli hareketlerde de Akif’i yanımızda bulduk. O zaman Akif İstanbul hükumetinin Darülhikme azasından idi. O, milli hareketi duyar duymaz Balıkesir’e koşmuş, Zağnos Mehmed Paşa Camiinin kürsüsünde verdiği celadetli hitabesinde “Ey Balıkesirliler, güzel yurdunuzu çiğnetmeyiniz, müdafaanız meşrudur, sebat ediniz, yürüyünüz…” demiştir. Bu hitabenin memlekette yaptığı tesir pek büyüktür. O zaman -hatırımda kaldığına göre İzmir’e Doğru gazetesinde de aynen intişar eden hitabe yüzünden- Akif İstanbul hükümetince memuriyetinden azledilmişti…” (Çantay 1966: 21, 23).

        Aynı kitabında Millî Mücadele’nin kaynaştığı zamanlarda Balıkesir’e gelen Mehmet Akif’in Zağnos Mehmet Paşa Camii’nde halka hitap ettiğini, Darülmuallimin yani Öğretmen Okulu başta olmak üzere şehirdeki okulları ziyaret ettiklerini, 17 Ekim 1918’den 13 Mart 1919 tarihine kadar Millî Mücadele yanlısı yayın yapan, fakat Ermeni ve Rumların sürekli takipleri yüzünden kapatılan Ses gazetesi için Akif’in Safahat’ına almadığı bir kıta yazdığını, bu arada aralarındaki iletişimi sağlayan kişinin de Eşref Edip olduğunu anlatır (Çantay 1966: 24, 52). Akif’in Balıkesir’i çok sevdiğini, hastalıktan kurtulmuş olsaydı Balıkesir’e yerleşmeyi istediğini, hayatının son günlerini bile hep bu emelle yaşadığını belirten Çantay’ın (1966: 24), onunla ilgili şu cümleleri oldukça önemlidir: “Akif Türk inkılabının temel taşlarındandır. O, yalnız eserleriyle değil, bütün varlığı ile inkılabın hizmetkârı oldu. Balıkesir’de başlayan Millî hareketlerde bile Akif’in bir rolü vardır; O, İstanbul’da Darülhikme azasındandı. Balıkesir’e koşup geldi. Halka müessir bir hitabe verdi. Milli hareketleri teşci etti. O tunç hitabenin tanini hala Balıkesirlilerin kulaklarında çınlar.” (Çantay 1966: 225).

        Yukarıda Çantay’ın ve Akif’in Millî Mücadele çerçevesinde faaliyetlerinden kısaca söz ettik. Aynı düşünce mahfillerinde bulunan ve savaş başlar başlamaz vatan hizmetine koşan şair ve ediplerden birisi de Edremitli Ruhi Naci Sağdıç’tır. Ruhi Naci Sağdıç (1895-1958), İstanbul’da Darülfünunun Hukuk ve İlahiyat kısımlarına devam ederken I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine tahsilini terk etmek zorunda kalmıştır. İşgal yılları ve Millî Mücadele sırasında İstanbul’a yükseköğrenim için giden bir genç olarak Mehmet Akif Ersoy, Neyzen Tevfik ve Hasan Basri Çantay gibi edip ve şairlerin meclislerine katılmış olan Ruhi Naci, buradan aldığı terbiye ile hiç düşünmeden kendisini Millî Mücadele saflarında bulmuştur. Ruhi Naci Sağdıç, Mehmet Akif‘i ve Hasan Basri Çantay‘ı yakından tanıyan bir kişidir ve Mehmet Akif’in yakın dostu olan Birinci Meclis Balıkesir mebuslarından Pelitköylü Mehmet Cavit Bey’in de damadıdır (Ruhi Naci Sağdıç’ın kısa biyografisi için bk. Duymaz 2007). Hasan Basri Çantay, Ruhi Naci’yle birlikte Akif ve Neyzen Tevfik sohbetlerine katıldıklarına dair bilgiler verir. Çantay, ayrıca Ruhi Naci’nin, içinde Akif’in ölümü üzerine yazdığı bir şiiri de bulunan bir yazısını kitabına koymuştur (Çantay 1966: 25, 83, 259-270). 

        Kısaca özetlediğimiz bu bilgiler, aslında o yıllarda bile Balıkesir gibi bir Anadolu şehri ile Osmanlı başkenti İstanbul arasındaki fikir alışverişinin, aydın ve edipler üzerinden nasıl sıkı ve işlek biçimde kurulduğunun ve sürdürüldüğünün bir kanıtıdır. Bu iletişim ve ilişki, Millî Mücadele saflarında iken de varlığını sürdürmüş ve başarının en değerli etkenlerinden biri olmuştur. Böylece Millî Mücadele bir “hattı müdafaa”dan “vatan sathını müdafaa” şekline dönüşebilmiştir. Bu bir bilinç düzeyidir ve şüphesiz ki bu hususta en değerli katkıları da devrin okumuş yazmış aydın kesimi yapmalıdır. Nitekim Edremit ve çevresindeki böyle isimlerden biri de Ruhi Naci olmuştur. 

        İstanbul’da yükseköğrenim görürken Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine 1915›te eğitimini yarıda bırakarak askere yazılmış olan Ruhi Naci, üç yıllık askerlik vazifesinden sonra Edremit’te öğretmenlik yaparken Askerlik Şubesi’nde tanıştığı Kaymakam Köprülü Hamdi Bey’le birlikte çalışmaya başlamıştır. Millî Mücadele’nin önemli kahramanlarından olan Hamdi Bey ile birlikte Körfez’in İtalyanlara terk edileceği söylentisine karşı Edremit’te bir miting düzenleyerek faaliyete girişmişlerdir. Kuva-yı Milliye’ye Edremit, Burhaniye ve Ayvalık yerelinde fiilen katılmış olan Ruhi Naci, Yunan işgaline karşı direniş hareketini başlatanlar arasında yer almış, “Kuva-yı Milliye Kâtib-i Umumisi” görevini üstlenmiştir. Edremit ve çevresinde işgale karşı direnişi örgütleyenlerden olan Ruhi Naci, Millî Mücadele yıllarındaki hatıralarını 1923-1924 yıllarında “eski yazı” ile kaleme almış, yıllar sonra oğullarından Emrah Sağdıç bu anıları düzenleyerek önce bir yerel gazetede tefrika ettirmiş, daha sonra da kitap olarak yayımlamıştır. Edremit, Burhaniye ve Ayvalık çevresinde fiilen Millî Mücadele’ye katılan bir öğretmen olarak Ruhi Naci, bu hatıralarında pek çok olayı kendi bakış açısından anlatmıştır. Biz burada onun Millî Mücadele’ye en değerli katkılarından birisi olan Edremit mitinginden ve “Kuva-yı Milliye” adının ortaya çıkışındaki katkısından söz etmek istiyoruz. 

        Büyük Edremit Mitingi 

        Edremit Körfezi’nin İtalyanların yönetimine bırakılacağı söylentileri üzerine Edremit Kaymakamı Köprülü Hamdi Bey, Burhaniye Kaymakamı Özdemir Salim Bey, Pelitköylü Mehmet, Ayazmentli Nazmi, Kırkağaçlı Mehmet Emin, Ruhi Naci, Muzaffer Süreyya ve Avni İsmail gibi vatanseverlerin girişimiyle o yıllardaki adıyla Karesi Sancağı’ndaki ilk “Müdafaa-i Hukuk” faaliyetlerini yürütmeyi amaçlayan “Edremit, Burhaniye ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti” kurulmuştur. Bu kapsamda Edremit Kaymakamı Köprülü Hamdi Bey, bir miting düzenlemeyi teklif eder, bu öneri Salih Reiszade Muammer Bey, Eczacı Avni İsmail Bey ve Ruhi Naci Bey tarafından da kabul edilir. 5 Mart 1919’da Edremit’in pazarının kurulduğu Çarşamba günü Konakönü Meydanı’nda bir miting düzenlenir. Bu mitingde Ruhi Naci de bir konuşma yapmıştır. Mitingden sonra Padişah’a, İstanbul Hükûmeti’ne ve İtilaf Devletleri temsilcilerine Muzaffer Süreyya, Avni İsmail ve Ruhi Naci imzaları ile telgraf ve notalar gönderilmiştir (Sağdıç 1983: 93). “Bölge ahalisinin başka bir devletin hâkimiyeti altında yaşamayı istemediğini, böyle bir ihtimalin ortaya çıkması halinde ise bunu kabul etmektense ölmeye razı olduklarını ve mutlaka Osmanlı sancağı altında yaşamaya yemin ettikleri” vurgulanan (Sarıhan 1993: 156, 158) bu mitingden hemen sonra 19 Mart 1919 tarihinde “Edremit, Burhaniye ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti”, ismini “Redd-i İlhak” olarak değiştirmiştir (Yetkin 1957: 35). Ruhi Naci Sağdıç, bu mitingle ilgili ayrıntıları eserinde vermektedir. Özellikle şu cümleleri mitingin duygusal havasını vermesi açısından dikkate değerdir: “Ben çıktım kürsüye, söylediklerim tamı tamına şimdi aklımda değil. Ama halkla birlikte hüngür hüngür ağlaştığımızı unutamam. Genel ve akort bir heyecan ile, boralar gibi estik, bulutlar gibi gürledik, denizler gibi coşup, kaynadık.” (Sağdıç 1983: 13-15).

        Bu mitingin en önemli yanı, mitinge yerel yöneticilerle birlikte bölge halkını temsil eden isimlerin ve elbette çok sayıda insanın katılmış olmasıdır. Ancak miting, daha ziyade İstanbul hükümetine bir mesaj vermek için olarak düşünülmüş ve düzenlenmiştir. Bölge halkının duygu ve düşünceleri coşkulu bir miting ve bu mitingi takiben gönderilen telgraflarla başkente bildirilmiştir. Bu miting, silahlı mücadele öncesi bir barışçı tutum ve uyarı mahiyeti taşımaktadır. Aynı zamanda mücadeleye başlanması için moral takviyesi işlevi de söz konusudur.

        Kuva-yı Milliye Adı Nasıl Çıktı?

        Önceleri “Müdafaa-i Hukuk” ve “Redd-i İlhak” gibi adlandırmalarla başlayan Millî Mücadele’yi en yaygın ve somut biçimde temsil eden “Kuva-yı Milliye” ifadesi, ilk olarak Ayvalık cephesinde kullanılmış ve daha sonra bütün ülkeye yayılmıştır. Ruhi Naci, 1923-1924 yıllarında yazdığı anılarında Kuva-yı Milliye adının ilk olarak Ayvalık cephesinde kullanıldığını ve ilk “Kuvayı Milliye” klişesinin burada bastırıldığını anlatmaktadır. Oğlu Ozan Sağdıç, bu anıları başka kaynaklarla da destekleyerek anlatır. Kuva-yı Milliye adının her yerde benimsenmiş olduğuna dikkat çeken Ozan Sağdıç, son derece yerinde bir tespitle Kuva-yı Milliye ifadesinin gönüllü örgütlenme hareketi ile çetecilik arasında bir ayrıma işaret ettiğini belirtir. Ozan Sağdıç, daha sonra Kuva-yı Milliye adının ortaya çıkış macerasını babasının “anılarını yazdığı eski Türkçe defterden aynen” aktarır. 

        “Daha ilk günlerde teşkilatımıza bir ad koymak, çalışanlarımızın kollarına bir marka ile pazıbent koymak uygun görülmüştü. Bu işte kullanılmak üzere de top top patiskalar aldırdık, kurdele gibi doğrayıp hazırlattık. Baskısını da matbaada yaptıracaktık. İsim meselesini cepheden sordum, çabuk cevap vermediler. Ali, Hamdi ve Mehmet Beyler bir hayli düşünmüşler, sonunda ‘Kuvayı Milliye’ olsun dediler. Bunun yanında şu şekilde de şaka yollu bir takılma yaptılar: Sakın Kaf Mim yazmayın ha!.. Sonra bunu “Komitacı” manasına alırlar ve aleyhimizde propaganda sermayesi olarak kullanırlar. İtilafçılar zaten bizim şu teşkilatımıza ‘lttihat Terakki Komitası’ deyip duruyorlar. Yılanın kuyruğuna basmış olmayalım. “Biz hemen güzel bir rik’a (Eski Türkçede el yazısı şekli) gayet okunaklı olarak “Kuvayı Milliye” klişesi yaptırdık. Ve binlerce marka bastırdık. İlk Ayvalık Cephesi’nde konan bu ad, sonradan bütün Anadolu ya yayıldı gitti.” (Sağdıç 1983: 60; Sağdıç 2005: 81-82).

        Ozan Sağdıç, ayrıca babasının sağlığında kendisinden duyduğu ve hatırladığı bir iki ayrıntıya da kitabında yer verir. Buna göre Kuva-yı Milliye klişesini hazırlarken Süleyman Efendi adında çok sanatkâr bir mühür kazıcısından yararlanılmıştır. Ancak daha da önemlisi Kuva-yı Milliye klişesi basılacak olan patiskaları temin etme yöntemidir. Bu olayı Ozan Sağdıç şu şekilde anlatır: “O sırada bütün yerli Rumlar kaçmışlardır. Onlara ait dükkânların, mağazaların kepenkleri de sıkı sıkıya kapatılmıştır. Herhangi bir yağmaya meydan vermemek üzere mahalli zabıtanın ve Kuvayı Milliye örgütünün koruması altındadırlar. Buralara kimsenin yaklaşmasına izin verilmemektedir. Şehir içinde asayişi kollamak üzere her gece yirmişer kişilik müfreze dört koldan dolaşmakta, güvenlik bu şekilde sağlanmaktadır. Pazıbentler için gerekli olan patiska yeterli miktarda Türk dükkânlarında bulunmamaktadır. Sadece zengin bir Rum’un mağazasında bulunduğu bilinmektedir. Bu mağazanın kepenkleri Kuvayı Milliye tarafından gözetim altında açtırılır ve sadece beyaz patiskalar alındıktan sonra başka hiçbir şeye dokunulmadan yeniden kapattırılır ve bu konuda da resmi bir zabıt tutulur.” (Sağdıç 2005: 81-82).

        Bu son derece erdemli tutum, Müslüman Türk halkının gayrimüslim Rumlar ile birlikte yaşama felsefesini en ağır şartlarda bile terk etmeyişine bir örnek olduğu gibi Kuva-yı Milliye’nin meşruluğunun ve başarısının arkasında yatan ahlaki tavrı da gösterir. Herhâlde Kuva-yı Milliye adını taşıyan pazıbentler başka türlü temin edilmemeliydi. 

        Ozan Sağdıç’ın babasının yazılı ve sözlü hatıralarından derlediği bu bilgiler, Kuva-yı Milliye ifadesinin doğuşunu ortaya koyduğu gibi bir “siyasi ve askerî simge” olarak kullanılışını da açıklamaktadır. Dolayısıyla Kuva-yı Milliye daha doğuşunda bile bir “çete hareketi” değil kendisini açıkça ortaya koyan bir meşru müdafaa simgesidir. 

        Konuyu sadece aile merkezli kaynaklarla anlatmakla yetinmeyen Ozan Sağdıç, “Edremit’in müverrihi” kabul ettiği Gıyas Yetkin’in de, o zaman çocuk olduğunu, ancak bu pazıbentlerin matbaada basımına tanıklık ettiğini kitabında anlattığını kaydetmiştir (Sağdıç 2005: 81-82; Yetkin 1957: 36). 

        Ozan Sağdıç, ayrıca Ali Çetinkaya’nın Millî Mücadele Dönemi Hatıraları’ndan da şu ifadeleri aktarır: 

        “Milli bölüklerin cepheyle olan alaka ve hüviyetlerinin tanınması için bir işaret ihdasına lüzum görülmüştü. Bunun için Pelitköylü Mehmet ve Havranlı Hakkı Beylerle riyasetim altında bir heyette bu cihet müzakere edilmiş ve evvela Kuvayı Milliye’ye alamet olmak üzere birer pazıbent üzerine (K.M.) işareti konulması düşünüldü ve fakat (K)’nın Komite işaretine delalet edeceği mahzurundan kaçınılarak doğrudan doğruya kalın yazı ile (Kuvayı Milliye) yazılması ve her milli kuvvetin koluna takılması kararlaştırıldı ve bu veçhile Kuvayı Milliye efradı üzerinde tatbik olundu.” (Sağdıç 2005: 81-82; Çetinkaya 1993: 71-72). 

        Ali Çetinkaya ile babası Ruhi Naci’nin hatıraları arasındaki örtüşmenin bir etkilenme olmadığını belirleyen Ozan Sağdıç, sonuçta şu hükme varır: 

        “Her iki belgede ortak adlar Ali Çetinkaya ile Pelitköylü Mehmet Cavit Bey. Öyle olunca, Kuvayı Milliye adının pazıbentlere yazılması kararını verenlerden birinin dedem Mehmet Cavit Bey, onları bu yolda sıkıştıran ve pazıbent uygulamasına önderlik edenin de Edremit ve havalisi örgüt yazmanı olan babam Ruhi Naci Bey olduğu anlaşılıyor.” (Sağdıç 2005: 81-82). 

        Ruhi Naci Sağdıç’ın hatıralarında kaydettiği (Sağdıç 1983: 60), oğlu Ozan Sağdıç’ın da aktardığı bu bilgiler, Edremit’in yerel tarihçisi Gıyas Yetkin (yetkin 1957: 36) ile Ayvalık Cephesi kumandanı Ali Çetinkaya (Çetinkaya 1993: 71-72) tarafından da doğrulanmaktadır. Bu bilgilere göre 9 Haziran 1919 tarihinde Edremit’te milis kuvvetlerinin kollarına “Kuvayı Milliye” bantları takılmıştır (Yetkin 1957: 36; Sarıhan 1993: 311). Bu adın ortaya çıkışında ise yalnızca bir ferdin görüş ve düşüncesi değil, Kuva-yı Milliye’nin ruhuna uygun olarak ortak bir akıl söz konusudur. Bu aklın ilk sahipleri arasında Ali Çetinkaya, Mehmet Cavit Bey veya Ruhi Naci Bey vardır, bu tarihsel bir gerçekliktir. Ancak Kuva-yı Milliye kavramı o günden sonra artık bir veya birkaç bireyin ya da yörenin değil Türk milletinin, Türk vatanının ortak bir kurtuluş “şiar”ı olarak sadece pazıbentlere değil gönüllere, ruhlara vurulmuştur. Başka bir ifadeyle tıpkı bir atasözü gibi başlangıçta bir birey tarafından üretilmiş olsa bile zamanla bu bireyin ne adı ne sanı kalmadığı gibi Kuva-yı Milliye ifadesi de o derece benimsenmiştir ki halkbilimi tabiriyle söylersek “anonimleşmiş”, “halka mal olmuş”tur. Kişisel ve yerel boyutu ortadan kalktığı gibi kronolojik tarihsel anlamı da kaybolmuş, bir milletin süreklilik ve sonsuzluk içinde kurtuluşunun, hür ve bağımsız yaşayışının simgesine dönüşmüştür.

        Sonuç

        Ruhi Naci Sağdıç, İstanbul’da hukuk ve ilahiyat yükseköğrenimi görmekte iken tahsilini yarım bırakıp askerliğe koşan, askerlik vazifesini takiben yerleştiği ve öğretmenlik yaptığı memleketi Edremit’te örgütlenerek işgale direnen, işgal sırasında da mücadeleye katılan aydın bir şair ve yazardır. İstanbul’da sanat ve edebiyat mahfillerinde tanıştığı Mehmet Akif, Hasan Basri Çantay, Neyzen Tevfik gibi tanınmış edebiyatçılardan aldığı feyizle yurdunun savunmasında gerek fikrî gerekse fiilî olarak gayretle çalışmış olan Ruhi Naci, aydın sorumluluğunun önemli modellerinden birisi olmuştur. İşgal öncesi miting gibi, padişaha ve hükûmete uyarı telgrafları çekmek gibi barışçı yolları deneyen, fakat çare kalmadığında silahlı mücadeleye girişen örnek aydın ve ediplerden birisidir. Kuva-yı Milliye gibi hâlen bütün canlılığıyla yaşayan ve bütün Millî Mücadele’yi tek başına temsil eden sembol bir kavramın ortaya çıkışındaki katkıları ise son derece değerlidir. Kuva-yı Milliye sözünün ortaya çıkışındaki “erdemli” tutum ve tavırlar, kavramın millî düzeyde tutunma, yayılma ve benimsenmesinin de “öz”ünü oluşturmuştur.