Doğa, Bilim ve Metafizik

Ağustos 2019 - Yıl 108 - Sayı 384



        Doğanın kendisinden veya nesnel/olgusal dünyanın düzenliliklerinden bir metafizik mümkün mü? Eğer mümkünse böyle bir metafizik insanın bu ihtiyacını karşılar mı?

        İbn-i Rüşd,  felsefeyle dini aynı kaynaktan gelen ve dolayısıyla varlığın hakikatinin aranmasında bizi aynı gerçek sonuca götüren iki etkinlik olarak kabul ederek özünde felsefe ile dinin çatışmayacağını iddia etmiştir. İbn-i Rüşd bu yargıya varırken kendinden önceki Müslüman filozofların -özellikle İbn-i Sina ve Farabi’nin- felsefe ve din ilişkisinde takındıkları tavrı aynen devam ettirmiştir. Bu yargının Ortaçağ Avrupa felsefesine ve Kitab-ı Mukaddes’deki teolojinin yorumlanmasına yaptığı katkının önemi tüm felsefe tarihi çalışmalarında kabul edilmektedir. 

        Bu değerlendirmenin aynısını bilim-din ilişkisinde yapmak da mümkündür. Yukarıdaki cümlelerde yer alan felsefe kavramı yerine bilim kavramını koyup okuduğumuzda çıkan anlam ve sonuç da aynı yere varmak zorundadır. Çünkü evreni yaratan Tanrı, evrenin işleyiş yasalarını da evrende Sünnetullah olarak geçerli kılan Tanrı’dır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak; bilimle din aynı kaynaktan gelen hakikatin iki farklı görünüm ve dilinden ibarettir. Nasıl ki felsefe bizi aynı kaynağa götürüyorsa bilim de bizi aynı yere, yani Tanrı’ya götürmektedir; götürmelidir.

        Nitekim Avrupa düşüncesinde bilimsel devrime katkı sunan bilim insanlarının hemen hemen tamamının teist ve dindar kişilikler olarak tebarüz ettiğini görürüz. Bu durumu, kilise baskısının ve kültürel ortamın bir sonucu olarak okumak, basit ve kolaycı bir açıklama olacaktır. Mesela Newton dindar ama Arius’cu bir Hıristiyan’dır. Aynı şekilde dönemin ve tüm felsefe tarihinin en önemli felsefecileri arasında kabul edilen şahsiyetlerin de dindar hatta din adamı kimlikleriyle karşımızı çıktığını, bu felsefecilerin doğa felsefesi adı altında bilimsel verileri kullanarak teolojik felsefe yaptıklarını görürüz. Bu dönemde yani 17. ve 18. yüzyılda ateist bilim ve felsefe insanlarının sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini söyleyebiliriz.

        Özellikle 16. yüzyılda başlayıp 17 ve 18. yüzyıllarda bilimin sahasına girdiğini kabul ettiğimiz, gözlem ve deneylerden hareketle yapılan felsefeye doğa felsefesi denilmiştir. Bu felsefe, tümdengelimci ve Aristocu paradigmanın egemenliği altında oluşmuş olan spekülatif felsefeye karşı doğanın işleyişinden güç alan gözlem ve deneye dayalı bilimsel veri, keşif ve icatlarla hareket eden bir felsefe anlayışıyla doğadaki işleyiş ve düzenliliklerden metafizik yapmaya götürmüştür.

        Cevizci doğa felsefesini şöyle tanımlamaktadır:

        “Doğal dünyanın temel yapısını, hareketini ve kurucu ya da bileşen unsurlarını açıklamak amacıyla birtakım genel ilkeler geliştiren doğa felsefesinin ilk örneğine Sokrates öncesi doğa filozoflarında rastlanır. Bu dönemde metafiziğin bir parçası olan doğa felsefesinin ikinci büyük örneğine modern dönemde Companella, Telesis, Bruno, Galileo, Kepler ve Newton benzeri bilim insanı filozoflarda rastlanır. Modern doğa telakkisini oluşturan bu bilim insanı-filozofların çalışmalarıyla birlikte, doğa felsefesinin bu dönemden sonra bilim felsefesinin bir parçası haline gelmeye başladığı kabul edilir.”

        Burada, doğalcılıkla, yani natüralizmle doğa felsefesinin ayrımına dikkat çekmek icap etmektedir. Doğalcılık ya da natüralizm, gerçekten var olanın doğal varlık dünyası olduğunu, doğal varlık dünyası dışında hiçbir gerçekliğin; dolayısıyla Tanrı’nın ya da aşkın bir yaratıcı kudretinin olmadığını savunur. Bu anlamda natüralizmin bir tür doğalcı metafizik olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Yine Cevizci’ye müracaat edersek Cevizci doğalcılığı/natüralizmi şöyle tanımlamaktadır:

        “çoğunlukla materyalizmle birleşen doğalcılık, gizemciliğe doğaüstücülüğe karşı çıkarken bilimle ittifak eder… Doğaüstü varlıkların varoluşunu reddeder… Epistemolojide bilgiye götüren yegâne yolun bilimsel yöntem olduğunu savunur. Doğalcılık etik alanında, olgu-değer ayrımını reddeder. Veya olan-olması gereken ayrımına karşı çıkarken, etik terimleri doğal özellikler üzerinden açıklamaya çalışır. Doğalcılık zihin felsefesinde de zihnin beyne eşitlenmesi gerektiğini, zihinsel fenomenlerin beyinsel süreçlerle aynı olduğunu söyler.” 

        Klasik Fizik ve Metafizik

        Avrupa düşüncesinde bugünkü anlamıyla deterministik doğa/dünya/evren görüşü felsefede Descartes’le, bilimde ise Newton’la başlar. Kant da “kendinde şey”i bilemeyeceğimize dair idealizmine rağmen, nesnel/olgusal dünyada olup bitenlere dair pozitif bilimsel sonuçları yadsımamıştır. O günkü bilimsel paradigmanın gözlem ve deneyle, olgusal olanı anlamada katettiği başarılara binaen Kant’ın yaptığı en fazla, ne yaparsak yapalım, nereye nüfuz edersek edelim “kendinde şey”i, yani “töz”ü bilemeyeceğimiz olmuştur.

        Aslında kendileri dindar bilim adamı ya da filozof olan; gözlem, deney ve tekrar sınamaya dayalı, diğer araştırıcıların tetkik ve tahkikine açık bilimsel paradigmanın yaratıcısı ve aynı zamanda Batı Düşüncesi’nin aydınlanmasının mimarları olan öncü bilim adamı ve filozofların ne kendileri doğalcı/naturalist bir yere savrulmuşlar, ne de böyle bir sonucu arzulamışlardır. Bu bilim insanları ve filozoflar doğal dünyadaki düzenliliklerin, determinizmin ve teolojinin (muayyen bir gayeye yönelmiş/yöneltilmiş olmak) ancak ve ancak bunları yaratan bir Tanrı’nın varlığı ile mümkün olabileceğini göstermeye çalışarak nihayetinde tüm bu evrenin bizi kaçınılmaz şekilde Tanrı’ya götüreceği hususunda hiçbir şüphe duymamışlardır. Ne Descartes, ne Pascal, ne Kopernik ne Galileo ne  Kepler ne de Newton, asla böyle bir varış noktası tasavvur etmemişlerdir. Özellikle klasik fiziğin babası olarak kabul edeceğimiz Newton’un, Tek Tanrıcı/Muvahhid bir bilim adamı olarak bilimsel keşiflerinin yanı sıra, matematiği olgusal olaylarla ilişkilendirerek bilime yaptığı katkı, bugünkü bilimsel paradigmanın oluşumunun temelini teşkil etmiştir. Newton’un yaptığı katkı ve bilimsel paradigmalarla dünyada geçerli olan tüm fiziksel düzenliliklerin, ardışıklıkların ve/veya determinizmin, evrenin her yerinde geçerli olduğuna dair paradigması ve bunun olgularla desteklenmesi, Aristo’dan bu yana bilimsel bir amentü gibi kabul edilen Ayaltı-Ayüstü Alem paradigmasının çöpe atılması sonucunu doğurmuş; aynı şekilde “cisimlerin hareketi, kendi doğal yerlerine gitme arzularının/eğiliminin gereğidir” önermesinin geçerliliğine de son vermiştir. Newton’un “kütle çekim yasası” bilimsel paradigmada bir devrim yapmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda, tüm Ortaçağ boyunca Avrupa bilim ve felsefesinin ne şekilde, nasıl ve nereye kadar yapılması gerektiğinin sınırlarını belirleyen kilisenin resmî doktrin hâline duruşu; tamamen gözlem, deney ve tekrar sınamaya tabi bilimsel yöntem ve bunun bulgularının egemen hale gelmesiyle sarsılmıştır. Bununla birlikte bütün bu gelişmeler kilisenin bilim ve felsefe alanındaki benimsemiş olduğu paradigmaları zayıflatmış ya da geçersiz kılmış olsa da bu sonucu yaratan bilim ve felsefe adamlarının neredeyse tamamının dindar kişiler olması, belirgin bir ateizme ya da agnostisizme sebebiyet vermemiştir. Ancak amaçları bu olmamakla beraber bu bilim ve felsefe insanlarınca açılan yol, aynı zamanda doğalcılık/natüralizm düşüncesine neden olarak herhangi bir tanrısal nedene bağlanmaya gerek olmadan dünyada kendiliğinden işleyen bir düzen olduğu düşüncesinin doğmasını sağlamış; bu düşünce ise doğalcılık, materyalizm ve pozitivizmin giriş kapısı olmuştur.

        Sayıları çok olmamakla birlikte takip eden onlarca yıl içerisinde natüralist/materyalist/pozitivist bilim ve felsefe insanları, olgusal/nesnel âlemdeki bu düzenlilik ve yasalılıktan hareketle, nesnel/olgusal dünyanın dışında ve ötesinde herhangi bir gerçekliğin olmadığı, her şeyin verili olan evrenden ibaret olduğu inancına dayalı bir metafizik yaratmaya koyulmuşlardır. Özellikle 19. yüzyılda belirgin olan ve daha çok sosyolog filozoflar tarafından içeriği oluşturulmaya çalışılan bu metafizik, Batı düşüncesinde etkili olmuştur. Kanaatimizce kilisenin yorumlarıyla üretilmiş bulunan metafiziğin teolojik soru ve sorunları karşısında gözlem, deney ve tekrar sınanabilmenin verdiği sonuçlar karşısında cüretleri artan bu bilim ve felsefe insanlarının oluşturmaya çalıştığı metafizik, mühendislik çalışmalarının yarattığı alet, edevat yapımı ve makineleşme üzerinden güç kazanmıştır. Avrupa’da 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın neredeyse kıtanın tamamını kaplayan dindarlıktaki zayıflamayı bu gelişmelere bağlamak mümkün görünmektedir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak bilimsel-felsefi pozitivist metafizik, kilisenin ve aynı zamanda Protestanlığın ürettiği metafizik karşısında etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte ne yaparsa yapsın insanın tüm metafizik soru ve ihtiyaçlarına cevap vermede kudretli olamadığı ve olamayacağı için etkisi sınırlı kalmış olan bu paradigma, bugün de ateizme olmasa bile agnostisizme neden olmaktadır. Burada sözü edilen agnostisizm “Tanrı’nın hikmetinden sual olunamaz” veya “Tanrı’nın hikmeti tam olarak bilinemez” anlamındaki mütedeyyin agnostisizm değil,  ateist bir agnostisizmdir. Başta bilim ve felsefe muhiti olmak üzere klasik ve ardından gelen modern fiziğin keşif, icat ve verileri, ateist bir agnostisizmi ideolojik olarak dayatmaktadır. 

        Big-Bang,  Kuantum Teorisi ve Metafizik

        Bir önceki yüzyılın başı ve ortalarında varlığın başlangıcı konusunda modern bilgi üretimi ve onun yöntem ve araçlarının ortaya koyduğu iki teori bugün hepimizin düşünce evrenini etkilemeye ve hatta belirlemeye devam etmektedir. Bir şey salt pozitif bulgulara dayansa da eğer insanoğlunun anlam evrenini etkilemeye, değiştirmeye ve içini doldurmaya başlamışsa o şey artık aynı zamanda metafizik bir konu haline gelmiş ve hatta metafizikleşmiştir. Bir ayağını Bing-Bang (Büyük Patlama), diğer ayağını ise Kuantum Teorisi’nin oluşturduğu bu yeni paradigmalar, bilimin metafizik alana dair katkıları açısından hem teist hem de ateist bilim ve felsefe insanlarına yeni argümanlar sunmuştur. Her iki taraf da aynı teoriden yararlanarak kendi metafizik duruşlarını tahkim etmeye çalışmaktadırlar. Aşağıdaki satırlarda modern bilimsel verilerden hareketle bu verilerin kendi başlarına bir metafizik üretip üretemeyecekleri veya verili metafizik yaklaşımlara ne tür katkılar sunacakları, kısaca ele alınmaya çalışılacaktır. Ancak bunlardan önce doğalcılık/naturalizm üzerinde biraz daha durmakta yarar bulunmaktadır.

        Tuhaf Bir Benzerlik: Aristo ve Doğalcılık

        Doğalcılık/natüralizm, herhangi bir yaratıcı kudrete gerek olmaksızın evrenin sonsuzdan beri var olduğunu söyler demiştik. İlginç bir benzerlik olarak -her ne kadar yaratıcı bir Tanrı inancından vazgeçemese de Aristo da bu fikriyle çelişki biçimde- “kusurlu ayaltı-kusursuz ayüstü” olarak tanımlasa da evreni sonsuz/ezeli olarak kabul etmiştir. Yine ilginç olan bir husus olarak Aristo’nun kendi felsefi sistemi içerisinde bir yandan mutlak kudret sahibi, düzeni kurucu ve ilk hareketi verici bir Tanrı’nın yanında aynı zamanda sonsuz/ezeli bir evren anlayışı, çelişkili ve sorunlu görünse de bu görüş Müslüman filozofları da etkilemiştir. Hem Aristo’nun hem de Müslüman filozofların (içini nasıl doldururlarsa doldursunlar) evrenin sonsuzdan beri varolduğu görüşü ile doğalcıların, materyalistlerin ve pozitivistlerin görüşleri zahiren benzerlik arz etmektedir. Çünkü günümüz doğalcıları tüm varlığı kendinden başka gerçekliği olmayan bir olgu, süreç ve oluş olarak kabul etmenin yanında pozitif bilimi ve onun verilerini yegâne bilgi kaynağı olarak kabul etmektedirler. Bilimle ittifak eden ve onun verilerinin dışında olgu ve oluşa bakmayan naturalistlere, işte tam burada yine modern bilimin bulgu ve verileri üzerinden aşağıdaki değerlendirmelerin yapılması ve soruların sorulması icap etmektedir:

        İlk tespit olarak şu husus vurgulamamız gerekmektedir: Naturalistler, evrenin bir tesadüf/rastlantı sonucu meydana geldiğine dair görüşe dayanırlarsa kendi ezeli/sonsuz evren görüşüyle çelişmekten kaçamayacaklardır. Çünkü öncelikle modern bilime göre evrenin bir başlangıcı bulunmaktadır. Eğer doğalcılık, evreni anlamada yegâne yöntem/yol olarak pozitif bilimciliği; olgusal ve nesnel gerçekliği görüyorsa, modern bilimin neredeyse üzerinde ittifak edilmiş olan ve diğer alternatif teorilere göre gözlem ve matematiğe göre bilimsel olarak görünen Big-bang teorisini kabul etmek zorunda kalacaklardır. Big-Bang evrenin bir başlangıcı olduğunu göstermektedir. İkincisi Big- Bang zamanın da bu başlangıçla var olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla başlangıcı olanın sonsuz olamayacağı açıktır. Bu başlangıç öncesinde var olan her ne ise o şeyin sonsuz yoğunlukta bir enerji yumağı olduğu karşı tezi sonucu değiştirmez. Çünkü sonsuz evren modeli felsefi olarak rastlantıyı/tesadüfü içeremez. Çünkü sonsuz evren modelindeki sonsuzluk, sonsuz olan olasılıkları da içereceği için artık burada sonsuzluktan ve dolayısıyla olasılıktan, tesadüften/rastlantıdan söz edilemez. Sonsuz evren modelinde olması gereken her şey o sonsuzluğun içinde zaten vardır. Sonsuzluğun olasılığı olmaz.

        Ayrıca eğer termodinamiğin ikinci yasası sadece bizim evrenimizde değil -eğer varsa- çoklu evrenlerde de geçerli ise tüm evren ya da evrenler sonlu olmak zorundadır. Termodinamiğin ikinci yasası modern pozitif bilimin bir yasasıdır ve hiçbir itiraza muhatap değildir.

        Big- Bang’a, onu doğrulayan gözlemsel verilere göre evren genişliyorsa bu evrenin bir başlangıcı olmalıdır. Başlangıcı olan sonsuz olamaz. Ayrıca eğer çoklu evren modeli geçerli ise ve bizim evrenimizin genişlemesi de doğru ise bu genişlemenin diğer evrenlerle ilişkisi nedir ve nasıldır? Onlar da bizim evrenimizle birlikte genişlemekte midir yoksa biz onların hilafına mı genişlemekteyizdir?

        Eğer zaman Big-Bang’la başlamışsa ve zaman hareketin bir sonucu ise zamanın da bir başlangıcının olması gerekir. Aksi halde, yani zamanın bir başlangıcı yoksa bu durumda ya zaman diye bir olgu yoktur ya da zaman sonsuz olur. Sonsuz zaman ise algılanamaz, kavranamaz. Sonsuzun parçalardan oluştuğu, algının böyle olduğu görüşü ile bu müşkül aşılmak istenirse, bu defa sonsuzun parçalara ayrılabileceği gibi bir sonuç ortaya çıkar ki, parçalanabilen nesne ya da olgunun her bir parçası bir başlangıca ve sona sahip olur. Başlangıca ve sona sahip olan parçalardan sonsuz nasıl meydana gelebilir? 

        Yine eğer biz bugün modern/pozitif bilgi üretimimin bir diğer verisi olan evrenin yaşına dair 14,5-15 milyar yıllık bir varoluş süresini kabul ediyorsak bu halde de evrenin bir başlangıcı olduğunu kabul ediyoruz demektir. Evren sonsuz olsaydı sayılamazdı. Çünkü sonsuz sayılamaz. Eğer natüralistler ve materyalistler gibi evrenin sonsuz olduğunu/ezeli olduğunu kabul ediyorsak modern fiziğin evrenin varoluşuna ve yaşına dair tüm bulgu ve verilerini reddetmemiz gerekir. Bu hâlde de natüralizmle materyalizm, modern bilimle ittifakını sonlandırmak, yollarını ayırmak zorunda kalır.

        Determinist ya da İndeterminist Evren

        Newton’la başlayan klasik fiziğin uzaydaki dengeyi ve düzeni açıklayan yasalarının, onun uyduları uzayın yörüngelerine yerleştirmeyi başarmamızı sağlayan matematiğinin, makro âlemdeki determinizmi gösteren ve felsefeyi de belirleyen bulgu ve yasalarının, kuantum fiziğinin verileri ile mikro âlemde (atomaltı alem) geçerli olmadığı görüldü. Klasik fiziğin bulguları ve onun matematiği, determinist yapıda bir varlık /olgu/oluş alemini gösteriyordu. Bugün de klasik fiziğin determinist evren/varlık görüşü makro düzlemde evreni ve onun içindekilerin olgu ve oluşunu anlamada aynı işlevi görmeye devam etmektedir. İnsanoğlu bugün de otomobilden uzay aracına kadar çok çeşitli makineler yapabiliyorsa, yörüngelere uydu yerleştirebiliyorsa, gezegenlerin yerlerini ve hareketlerini, kütlelerinin çekim güçlerini tespit edebiliyorsa, bunlar klasik fiziğin ve onun matematiğinin sayesinde oldu ve olmaya da devam etmektedir. Tüm bu oluşlarda bir determinizmin olduğu da açıktır. Bu determinizme ardışıklık ya da düzenlilik dememiz de bir şeyi değiştirmez. Çünkü ortada öngörülebilir ve matematikleştirilebilir bir durum söz konusudur. Ancak kuantum fiziği teorisiyle, yepyeni bir fiziksel olgu-oluş âlemiyle karşılaştığımızı kabul eden bilim adamları, bu teoriyi bizlere anlaşılabilir bir şekilde aktarmaya çalışmaktadır.  Tüm bu gelişmelerden de başta felsefe olmak üzere teoloji ve teolojik felsefe, yepyeni imkân ve müşküllerle karşı karşıya kalmaktadır.

        Kuantum Teorisi ve Metafizik

        Bilim insanlarınca atomik evrende (atomaltında) deterministik değil belirsizliklerin ve olasılıkların söz konusu olduğu indeterminist bir yapının olduğu belirtilmektedir. Kuantum fiziği klasik fiziğin çekirdek, proton, nötron ve elektrondan oluşan atom modelini de değiştirmiş, atomik yapının sadece bunlardan değil, bunlardan daha küçük varlıkların (kuarklar) bulunduğu mikro bir kozmos olduğunu göstermiş bulunmaktadır. Işığın dalga mı parçacık mı olduğuna dair gözlemlerle elde edilen; ışığın hem parçacık hem dalga özelliği gösterdiğine dair özelliklerin sadece ışık için değil atomaltındaki diğer mikroparçacıkların da temel karekteristikleri olduğu gözlenmiş; yani bu parçacıkların da hem parçacık hem dalga gibi davrandığı, mesela elektronun hızını ve konumunu aynı zamanda belirlemenin mümkün olmadığı; birisinin belirlerken diğerini belirlemenin imkânsız olduğu; oysa klasik determinst fizikteki bir nesnenin şu anki konumunu ve hızını bildiğimizde, gelecek bir zamanda nerede olacağını kesinlikle belirleyebileceğimiz matematiksel determinist yapının atomaltında olmadığı gözlenmiştir. Yani atomaltındaki evrende mikroparçacık hem kütlesi olan bir varlık hem de kütlesi olmayan bir varlık olarak arz-ı endam etmektedir. Klasik fiziğin “bir şey ne ise odur” ilkesinin atomaltında geçerli olmadığı ifade edilmektedir. 

        Kuantum fiziğinin, dolayısıyla teorisinin sonucu kocaman bir belirsizlik, yani deterministik olmayan bir mikro âlemin olduğudur. Bu âlemde her şey sadece belirsizliklerden, sadece olasılıklardan ibarettir. Kuantum fiziğinin göstermiş olduğu bu olgusal indeterminist durumun sadece bilimde değil, felsefe ve teolojide yansımaları kaçınılmazdı ve öyle de olmuştur. Teist bilim adamları ve felsefeciler bu tablodan Tanrı’nın varlığına dair yeni deliller çıkarırken, ateist bilim adamı ve felsefeciler ise “Tanrı’ya gerek yok” sonucu çıkartarak ateizmlerini tahkim etmişlerdir. Agnostikler agnostisizmlerini daha da pekiştirmişlerdir. Ancak belirtmek gerekir ki tüm bu tavır alışlar ve ortaya çıkan veri ve bulgulardan metafizik üretmek, önceden benimsenmiş olan metafizik pozisyona istinaden yapılan bilinçli argüman tercihlerinden başka bir şey değildir. Yani bilimsel veriler üzerinden metafizik üretme, bilim ve doğa üzerinden tanrısız bir metafizik yaratma çabasıdır. Bu ise açıkça görüleceği üzere bir zorlamadan başka bir şey değildir. Çünkü bilimin veya doğanın kendisi bir metafizik değildir. Onu metafizik yapan insandır. Doğa veya bilim kendisi metafizik olmamakla birlikte hiç kuşku yoktur ki -mümin ya da münkir- metafizik yapma etkinliğinde argüman temin etmektedir.

        Konu ile ilgili fizikçilerin anlatımlarından hareketle kuantum fiziğinin gösterdiği bir diğer ilginç sonuç da şu olmuştur: Atomaltı, gözlemciye, gözlemcinin kullandığı araç ve gerecin niteliğine göre cevap vermekte; örneğin eğer gözlemci ışığı dalga olarak görmek isterse dalga olarak kendisini göstermekte, gözlemci parçacık olarak görmek isterse parçacık olarak göstermektedir. Gözlemcinin ne olarak görmek istediğine dair seçtiği alet ne ise ışık ona göre davranmaktadır. Bu hâl sanki biz onu ne olarak görmek istiyorsak bize kendisini o olarak gösterdiğine karar veriyor gibi görünmektedir. Yani Kant’ın deyimiyle atomaltında da varlığın “kendinde şey”ini bilmek mümkün olamamaktadır. Açıktır ki bu özellik hem teiste hem de ateiste kendi pozisyonu için kullanabileceği argümanlar sunmaktadır. 

        Ancak aynı atomaltı, makro seviyede deterministik (ardışıklılık, düzenlilik) olgular dünyasına vücut vermekte; belirsiz ve olasılıklardan ibaret olduğu söylenen atomaltı evren üzerinde uçsuz bucaksız determinist evren vücut bulmaktadır. Kant’ın “kendinde şey”i bilemeyeceğimiz argümanına rağmen biz, makro âlemde var olanların “kendinde şey’ini bilemesek bile onların varlığından asla şüphe duymayız. Bu âlemdeki düzen, düzenlilik ve matematik üzerinden alet yaparız, uzaya uydu yerleştiririz, uygarlık yaratırız.

        Kuantum fiziğinin gözlem ve deney sonuçlarına göre sunduğu bulgular, kuantum teorisi üzerinden teistik veya ateistik metafizik tercihlerine bilimden yeni destekler bulmak isteyen bilim ve felsefe insanlarına şu tartışma konularını sunduğu görülmektedir:

        Atomaltı seviyedeki kuantum boşluklarının/olasılıkların/belirsizliklerin ontolojik olduğu; Tanrı’nın bu boşluklar üzerinden dilediği fiili ve/veya yaratımı seçtiği veya Tanrı kuantum belirsizliklerini dilediği gibi belirleyerek bu olasılıklar arasından seçim yaptığı ve gidişatı belirlediği…

        Kuantum seviyesinde bize indeterminist gözüken şeyler arasında aslında işin içinde Tanrı’nın müdahil olduğu (ontolojik) bir determinizmden başka bir şey olmadığı; yani atomaltında Tanrı’nın sahneye müdahil olarak bize indeterminist gibi gözüken işleyişi determinist yapmakta olduğu…

        Ancak bu yorumlar eleştiriye oldukça açık yorumlardır. Yukarıda değinilmeye çalışıldığı şekliyle atomaltı dünyada kuantum belirsizlikleri denilen belirsizlikler egemendir. Kuantum belirsizlikleri oluştaki olasılıkları ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Buna göre Tanrı oluşa kuantum belirsizliklerini, yani olasılıklarını baştan yerleştirmiş, yine kendi iradesi ile dilediği bir anda bu olasılıklardan seçim yaparak oluşu belirlemektedir. İlk bakışta oldukça ikna edici gibi görünen bu yorum, kanaatimizce şöyle teolojik/metafizik bir sorun yaratmaktadır:

         Tanrı/Allah, bu olasılıkları baştan belirlerken sanki gelecekte ne yapacağını bilememekte veya karar vermemiş olmakta, ancak tüm muhtemel sonuçları sağlayacak kuantum boşluklarını/olasılıkların yaratmakta; sonra bu belirsizlikler arasından karar verdiği anda yaratmak istediğini seçmekte ve yaratmaktadır. Bizim metafiziğimiz açısından söyleyecek olursak bu yorum Allah’ın Âlim sıfatıyla örtüşmemekte ve çelişmektedir. 

        Yukarıda ifade edilen görüşlerden ardından şu değerlendirmelerin yapılmasını gerekli görüyoruz:

        Öncelikle, biz ister deterministik, ister kuantum teorisinin gösterdiği indeterminist gözlem verilerinden hareketle olsun, Tanrı’nın/Allah’ın nasıl etkin neden/fail olduğu hususunda bir temellendirme yaptığımızda, Tanrı’nın/Allah’ın doğası üzerinde konuşmuş oluruz. Bu ise bizim Tanrı’nın/Allah’ın doğasını bilebileceğimizi imâ eder veya makro evrendeki determinizmden veya mikroevrendeki indeterminizmden hareketle bilimsel verilerin Tanrı’nın/Allah’ın doğası hakkında bilgiler verdiklerini ve bu olgu ve oluşların(yasaların) Tanrı’yı/Allah’ı da bağladığını, sınırladığını kabul etmiş oluruz ki, bu felsefi ve teolojik olarak Tanrı/Allah kavramının yüklemine uygun olmaz.

        Bundan daha önemli olmak üzere tüm bu argümanlara ve tartışmalara mukabil olarak kendi metafiziğimizden baktığımızda şu gerçekle karşı karşıya kalırız:

        Eğer bilim ve onun verileri Allah’ı bilmede ve bulmada yeterli olsalardı, Allah’ın imtihan sırrının hikmeti ortadan kalkardı. Çünkü eğer Allah biz insanları, O’nu bilme ve tanıma bakımından Kur’an’daki metafizik anlamında bir imtihan vesilesi yapmışsa, bu imtihanın sonuna kadar hiçbir cevap kümesi Allah’ı bilmenin nesnesi yapacak olan cevapları içermez. Dolayısıyla hiçbir bilimsel veri/bilgi seti şeksiz şüphesiz insanı Tanrı/Allah inancına tek başına taşıyamaz. Çünkü Allah bilginin nesnesi değildir. Dolayısıyla iman da bilginin/bilmenin konusu değildir.

        Her ne kadar biz “Tanrı’nın yarattığı evren ile O’nun dini çatışmaz” desek de “pozitif bilginin artışı bizi daha mü’min yapar” önermesinin, modern bilimin felsefeci ve bilim insanları üzerinde yaptığı etkiler bakımından geçerli olduğunu söyleyemiyoruz.  Bu önermenin doğruluk şartı ancak ve ancak bizim varlığa dair tüm bilgilere sahip olmamızla mümkün olabilir. Bu ise açıkça görüleceği üzere Tanrı gibi olma anlamına gelecektir. Bu ise mümkün değildir. Kaldı ki eğer varlığa, varoluşa dair bilgideki her artış ve ilerleme bizi Allah’a/Allah inancına bir adım daha yaklaştırıyor olsaydı günümüz bilim adamları içindeki ateist ya da agnostik bilim veya felsefe adamının sayısı aydınlanma dönemi ve takip eden yüzyıllardaki sayıdan çok daha az olmalı ve hatta hiç olmamalıydı. Çünkü bilme ile iman arasında pozitif doğrusal bir korelasyon olsaydı bugün ateist bilim adamı ya da felsefeci olmazdı. Ama durum hiç de böyle değildir. Tersine önceki yüzyıllara nazaran ateist ya da agnostik bilim ve felsefe adamları bugün sayıca daha çoktur.

        Sonuç Yerine

        İster determinist Newton fiziği bağlamında ister kuantum boşlukları(belirsizlikleri/olasılıkları) bağlamında olsun, ne kendi yarattığı yasalarla bağlı ve sınırlı bir Tanrıyı, ne de -haşa- önceden sanki ne yapacağını bilmeyen; evrene/oluşa yerleştirmiş olduğu kuantum boşlukları(belirsizlikleri/olasılıkları) içinde seçim yapan bir Tanrı’yı Kur’an’ın metafiziği açısından savunmak ve temellendirmek mümkün değildir. Kaldı ki böyle bir Tanrı’yı, felsefi bakımdan da Tanrı kavramının yüklemi itibariyle de temellendirmek mümkün değildir. Oysa özellikle Batı dünyasındaki aktüel teist felsefeciler bilimin ve özellikle de kuantum teorisinin oluşturduğu indeterminist paradigma ve kavramlar üzerinden, sanki teizm zor bir durumdaymış gibi savunma ve yeniden temellendirme telaşına düşmüş görünüyorlar. Bilimin ve bilimin ürettiği paradigmalar üzerinden, günümüz insanlarına teizmin kaçınılmazlığını ve rasyonelliğini anlatmak için teolojik felsefenin yüzyıllar içinde biriktirmiş bulunduğu argümanlar ve güncel imkânlardan yararlanmak; böyle bir dili her gün yenilemek, geliştirmek gerekli ve hem de çok gerekli olmakla beraber, Tanrı’nın varlığını ve O’nu bilmeyi bilimin ve onun yedeği hâline gelmiş bulunan felsefenin sahasına terk etmek doğru da değildir, mümkün de değildir. Eğer teizmin, Müslüman geleneğin dışındaki teistler açısından teolojik sorunları varsa, onların öncelikle ve önemle Kur’an vahyi ile temasa geçmeleri gerekmektedir. Fakat Müslüman geleneğin dışında kalan teistler inatla Kur’an vahyi ile temas etmekten kaçınmaktadırlar. Müslüman teistlerin ise onlarda olduğu gibi bir kaygıları yoktur ve olamaz. Ancak onların da teist tartışma ve argüman ortamına Kur’an vahyini esas alarak ciddi katkılar sunması gerekmektedir.