Dil İle Düşüncenin İlişkisi ve Emoji Sorunu

Ağustos 2019 - Yıl 108 - Sayı 384



        Hakikat peşine düşen ve önce varlığa yönelen insan, ilerleyen zaman içinde kendi dünyasını da soruşturmaya başladıktan sonra, diğer olguların yanında dilin ve düşüncenin doğasını, dil ile düşünmenin ilişkisini keşfetmeye yöneldi. Eski Hint metinlerinde bile bu sorulara cevap arandı. Bir bilgelik sevgisi olarak felsefe ortaya çıktıktan sonra da bu yönelim varlığını sürdürdü. Problem önemliydi, çünkü insanın bizzat kendinden sadır olan dil ve konuşma, içteki/zihindeki bir şeyi açığa çıkarmaktaydı; dolayısıyla biri köken diğeri onun filizlenmesi gibi görünüyordu. Diğer yandan, dile gelen dil, öteki öznelerle paylaştığımız bir şeydi ve dilde hem bizzat konuşan bireyin kendi damgası vardı hem de ötekilerle müştereklik bağlantısı. Dil nasıl bir şeydi ki, herkesin kendine özel mülkiyeti olan düşünce/zihin temeline dayanmakta, herkes onu kendi şahsına özgü olarak kullanmakta, ona kendi öznel damgasını vurmakta, ama aynı zamanda dil, özneler arası müşterek bir şey olmayı sürdürmekteydi? İşte dil ile düşüncenin ilişkisi, bu bakımdan, çözümü zorunlu ve bir o kadar da zor bir sorun oldu.

        Dil ve düşünce ilişkisi üzerine 

        İlkçağda, dil ile düşünce varlık/varolan kavramıyla birlikte ele alındı. Parmenides düşüncede olana öncelik tanıdı, ama hemen ardından, “üzerinde konuşuluyor olma”nın var olma anlamına geldiğini, yani dilin, doğrudan varolan hakikati taşıdığını söyledi. Herakleitos ise duyusal olarak algılanabilen olaylar dizisini temele aldı, devamında da, düşünceyle kavranan bir evrensel yasadan, bu yasanın sözle ifadesinden bahsetti, adına logos dedi. Aristoteles ise dili düşüncenin elbisesi, düşüncenin yasalarını da varlık dünyasının yasaları olarak tanımladı. Daha sonra bu problem uzun süre gerilerde kaldı. Ancak birkaç yüzyıldan bu yana, özellikle dilbilim ve dil felsefesinin gelişmesiyle, dil ile düşüncenin ilişkisi problemiyeniden öne çıktı. Ancak artık, İlkçağlardaki gibi işin içine varlık karışmamıştı, bu ilişki sadece dil denilen yapı ile insanın düşünen düşüncesi arasındaki bağlantı olarak ele alınmaya başlandı.

        Dil ile düşüncenin ilişkisi sorunu zihin ve bilinç kavramlarıyla, varlık ve bilgi problemiyle, öteki kavramıyla, dilbilim ve psikolojiyle bağlantılıdır. Ancak burada bu boyutlar ele alınmayacak, genel bir çerçeve çizerek problem çözümlenecektir. 

        Düşünceyi zihin kurgular ve aynı zamanda bukendi içeriğini dışa vurma vasıtasını da belirler. Bu vasıta dildir. Dolayısıyla zihin, kaynaktır. Zihin kendi içeriğini oluşturan bu düşünceyi, elbette öteki öznelere bildirmek için dışarı taşır. Yani zihin öznelerarası durumları da hesaba katar. Özneler arası bağlantılar da dille kurulur. Ve elbette bu köprüyü kuran, anlamdır. Anlam ise dildeki düşüncedir. Dil basitçe bildirim vasıtası değil, anlam taşıyan bir şeydir ve düşünmeyi de etkiler. Gerçi bildirim de bir anlamın bildirimidir. Bu anlamın inşa ve paylaşım yeri olan ortak dünyanın inşasında dil, asıl bağlantı halkası olarak ortaya çıkar. Bu halka dil dünyasındaki her zihni, onların dilin manevi dünyasına katılımları ölçüsünde birbirine bağlar. Artık dil sadece “düşüncenin ifade ediliş vasıtası” olarak görülmemektedir. O, düşünceye de biçim veren, aslında sadece düşünce ile değil, zihnin bütüncül yapısıyla da bağlantılı olan bir yetidir.

        Kullanıma hazır olan dil, gramatik formuyla, sözdizimiyle, sözcük toplamıyla, bir “yapı”dır. Bu yapıyı kendini ifade için kullanan kişi ötekine doğru/yönelerek kullanır. Her zaman zorunlu olmasa da, dilde hep bir öteki vardır veya olduğu var sayılır. Konuşma, birine karşı/yönelik olarak bir şey dile getirmektir. Bu yönelimde bir algı, algı üzerine bir düşünme/tasarım, bir kavrayış vakıası vardır ve hepsi paylaşılır. Bu da gitgide dilin dünyasını, devamla da kültürün dünyasını oluşturur.

        Dili sadece kullanmakla kalmayız, kullanırken onu aynı zamanda yeni baştan kendimize göre inşa ederiz. Dili kullanmak ona kişisel damgasını vurmaktır. Bu kullanımda bağlamlar oluştururuz, duygularımızı dile getiririz, akılcı kurgular veya gerçek olayları bildirim amaçlı kullanırız. Dil ortada olandır, ötede beride dolaşandır, her birimizin zihninde barınandır; ama onun asıl ruhunu oluşturan, belki asıl kaynak diye gösterilebilecek olan derindeki ruh, yani düşünce, ortalıkta görülmez. O, dilde ve dille taşınır. Dile ruhunu veren düşünceyi, onu somut hâle getirensesin/yazının arkasından âdeta çekip alırız. Böylece, dile gelen şeyi “anlarız.”

        Yeryüzünde çok sayıda dil mevcuttur. Dilbilim sayesinde, onların her birinin yapısal olarak yahut gelişmişlik düzeyi bakımından çok farklı olduklarını biliyoruz. Söz diziminden sözcük biçimine, basit göstergelerden mecaz zenginliğine, sözcüklerin somut içeriğinden soyut içeriğine ve derin anlam boyutuna kadar… Bu diller arasındaki müşterek nokta, her birinde şu veya bu düzeyde bir düşünsel bağlantı, yani her birinden dil-düşünce ilişkisi vakıasının olmasıdır. Belirtildiği gibi, dil kullanımını tasarlayan da, dile içerik yükleyen de, zihindir. Kimi dillerde, arka plandaki düşünce soyut ve genel, kiminde sadece algı temelli bir düşünsel nitelik mevcuttur.

        Diller arasındaki gelişmişlik düzeyi farkı nedir? Bir dilin gelişmişliği, onun ifade imkânlarının ve gücünün zenginliğiyle ölçülür. İlkel dillerle gelişmiş diller arasındaki en önemli farklılık, gelişmiş dillerde mecazların, soyut anlam taşıyan sözcüklerin, sözcüklerin çok anlamlılığının, sözcüklerin bağlama göre anlam taşıyabilirliğinin çokluğudur. İlkel dillerde somut olanı anlatan sözcükler çoğunluktadır. Kısaca işaret edilen farklılıklar, aynı zamanda, dilin ruhunu oluşturan düşüncenin de farklılaşması demektir. 

        Dil basit ve basmakalıp bir işaret sistemi değildir. Dil, belirtildiği gibi, aynı zamanda bir anlam dünyasıdır. Dilde, gelişmişlik düzeyine göre, bir anlam çokluğu ve derinliği barınır. Böyle bir dil örneğin soyut içerikli kavramlar zenginidir; onun kelimeleri arasında sembolik anlam taşıyanları çoğunluktadır. Bunu kullanan özneler bağlamlar oluşturur, böylece anlam dünyasını genişletir. Öteki özneler de bu anlam dünyasına katılır. Bu noktada şunu da ekleyelim: Dil ile düşüncenin ilişkisi, sadece tek bir kişinin düşünmesi ve bunu dile aktarmasından ibaret değildir. Dil daima ötekine yönelim, öteki ile birlikte vücut kazanan bir vasıta olduğuna göre, öteki birey de dili algılar ve kendi düşüncesine indirger. Konuşan birey yanında, öteki birey de dil-düşünce ilişkisi kurar. Eğer ortada bir sorun varsa, bu, öteki özneyi de kapsar.

        Sorun nedir?

        Yani bu yazıyı kalem almaktaki, bu konuyu yeniden düşünüp taşınmaktaki amacımız…

        Dijital dünyada, yani içinde olduğumuz internet çağında dil ve düşünce ilişkisi konusu önceki çağlardan daha büyük önem kazanmıştır. Çünkü bahse konu dünya basitçe bir teknolojik değişim ortamı değil, yeni bir dil ve yeni bir özneler arası iletişim ortamıdır. Burada dil düşünceyi veya düşünce dili başka bir biçimde etkilemektedir. Dil değişmektedir, mevcut dilin kullanımı değişmektedir, insanın genel olarak algılayışı da değişmektedir. 

        Mademki dil düşünceyi ve düşünme etkinliğini belirlemekte, düşünme etkinliği de dilin vücut bulmasını etkilemektedir; yani ikisi arasında koparılamaz bir bağlantı ve belirleyici nitelikli etkileşim olduğu bir vakıadır, o hâlde yepyeni bir dil ortaya çıktığında, yepyeni bir düşünüş biçimi de oluşabilir. Teorik olarak bu söylenebilir. İşte problem de burada kapımızı çalmaktadır. 

        Dijital dünyada, bilgilenmenin ve iletişimin farklı biçimleri, fotoğraf yahut video yoluyla bilgilenme veya kurulan iletişim; onlar üzerinden kişilerin öğrenme ihtiyaçlarını karşılamaları veya kendilerini ifade etmeleri söz konusudur. Bu görseller de yepyeni bir dil, görsel dil hâlini almışlardır. Gittikçe artan biçimde dijital dünyaya gömüldüğümüz bu çağda, görsel dillerle kuşatılmış durumdayız. Aslında bu dilleri kendi ellerimizle kendimiz yaygınlaştırmaktayız. Bu, kelime dilini kullanış biçimimizi de etkilemektedir. Dil düşüncenin basitçe vasıtası olmaktan daha öte bir şey olduğuna, düşünceyi de etkilediğine göre, yeni dilin, onu kullanan zihinlerin düşünüş biçimini de etkilemesi gerekir. Örneğin bir tür işaret dili yahut resimsi dil olan emojilerin dijital dünyada yaygın biçimde kullanılması zihinlerde nasıl bir yansıma bulur? İnsan zihni eski çağlardaki gibi yaratıcı ve özgün biçimde düşünmeye devam edebilecek midir? Emoji gibi görseller, görüntülü sunumlarla bilgilenme, yani görselleşen dil, bireylerin algılayışını, düşünme biçimini ve düşünüş derinliğini, zihinler arası alışverişi nasıl etkiler?

        Gerçekte sorun sadece emoji değildir. Dile getirilen sorular, dil işlevi yüklenen tüm görsellikler için de geçerlidir. Dijital dünyada, dil-düşünce ilişkisi emojiler dışında da bilinmezlikler taşımaktadır. Yani biz emoji kavramından hareketle, aslında dijital alfabe olarak emojiyi ve bir de iletişimin, etkileşimin görselleşmesine işaret etmiş oluyoruz. Elbette bu yazının konusu dışında kalan, ama bahse konu problemi yaygınlaştıran teknolojik bir aygıt var ki -akıllı telefonlar-, onların da teknoloji felsefesi bağlamında derinlemesine tartışılması gerekmektedir. 

        Dijital dünyada dil düşünce ilişkisi sorunu üç kategoride kendini gösteriyor. İlki, mevcut dilin, yani yazı dilinin kullanımı ve ötekilerce okunup algılanması çerçevesinde, ikincisi, iletişim dilinin görselleşmesiyle, görüntülü sunumlara dayanan algılama ve bilgilenme eğilimiyle; üçüncüsü, her ikisinin kullanımında kendine yer bulan resimsi iletişim vasıtası, yani emojiler çerçevesinde… Her birinde dil düşünce ilişkisi, sözü edilen dilsel vasıtaların düşünceyi etkileme biçimi, dilin düşünceyi ifade edip edememesi vakıası farklıdır.Örneğin felsefi çözümleme yapıyorsak, dilin kelimesi sadece bir elbise olur, asıl içerik düşünsel bir şeydir; emoji ile bir şey ifade ediyorsak, zihin sadece o resmin basit içeriğini kopyalar. İlkinde daha derinlemesine, ikincisinde yüzeysel bir şey barınır.

        Reel dünyada karşımızdaki ötekini psikofiziksel varoluşu itibarıyla algılarız, dil düşünce ilişkisini de bu çerçevede kurarız. Ama sanal dünyada dijital kimlikler vardır ve bu kimlikler arasındaki iletişimde yüzeyselleşme eğiliminin ağır bastığı dikkati çekmektedir. Dolayısıyla buradaki dil, düşüncede herhangi bir dalgalanmaya yol açmamaktadır. Basitçe işaret eden-edilen ilişkisinin dışında, zihinde başka bir anlam dünyası oluşuyor değildir. Yüzyüze ve reel iletişimde, dili tüm imkânlarıyla kullanırken, bir anlam dünyası ile kuşatılırız. Dijital ortamdaki anlam dokusu ise kuşatıcı olmaz. İşte bu noktada “Neden reel iletişimde bir kuşatıcılık gerçekleşir de, dijital iletişimde gerçekleşmez?” sorusu önem kazanır. 

        Hemen söyleyelim, bu çerçevede ortaya atılan sorular çözülmüş değildir. Hatta bunların farkına yeni yeni varılmaktadır. Daha önemlisi, burada dile getirilen hususların “bir sorun” olduğu konusunda bile bir uzlaşma yoktur. Oysa gerçek şudur: Dil düşünüş biçimini ve düşünmenin derinliğini, yönünü de etkilediğine göre, yepyeni bir dilin, zihinde/düşünüş biçiminde bambaşka manzaralara yol açması kaçınılmazdır; nasıl ve ne biçimde?

        Dijital dünyanın yeni dili: Emoji

        Resimsi işaretler olan emojilerin kullanımı son derece kolay ve pratiktir. Onlara ilk başta “iletme” işlevi yüklenmiştir ve “iletirler.”Kullanımı da basittir; bir tıklamayla sanal mekânda yerlerini alırlar. Dijital dünyanın dijital kimlikli kişisi, bir tuşa basmakla, birçok şeyi yazmaya gerek olmadan mesajını ilettiğini düşünür. Belli kalıplara sığabilecek mesajlar için, bu, doğru da olabilir. Örneğin, bir tebessüm göndermek, uzun uzadıya hoş/sevimli duygu durumunu yazmaktan daha kolaydır. Tebessümü alan kişi de onu ağlayan ruhsal durum olarak yorumlamaz. 

        Başka dil ve kültür çevrelerinin insanları için de bu resimsi dil anlaşılır bir şeydir. Bir nevi, dil dünyalarını ve kültürleri aşan bir iletişim ve etkileşim dili olmuş olmaktadır emojiler. Bu noktada belirtelim ki, yazılı iletişimi renklendiren birkaç resimsi işaret anlamında emojiden değil, alfabe hâline getirilmiş ve geleceğin internet dili olmaya aday sistematik biçimde inşa edilmiş emojiler toplamından söz ediyoruz. İnternet iletişimi tamamen emoji alfabesine dönerse, bu, tüm insanlar başka dil ve alfabe öğrenmeye gerek duymadan, bu ortak alfabe ile yazışıp iletişim ve etkileşim kurabilir demek olur. 

        Sadece basit duygusal tepkiler söz konusu ise, emoji kullanılabilir ve pek de iletişim sorunu yaşanmaz. Gerçi sorun tepki değil sadece, aynı zamanda bu tepkinin diğerleri tarafından tanınıp bilinmesi, hissedilmesi ve paylaşılmasıdır. Emojilerde bu manada bir derinlikli kavrayış olamaz. Çünkü emoji sembol değil sadece basitçe işaret eden bir gösterge; daha doğrusu, sembol olmayan bir işarettir. Dolayısıyla onların “ifade gücü” sınırlıdır.

        Emoji, Yeniçağdan beri dillendirilen “evrensel dil” kavramının neresinde durmaktadır? Çünkü emoji tüm insanların kullanımına sunulmuştur ve tüm insanlarca kullanılabilir niteliktedir. Acaba felsefedeki evrensel dil kavramı ile emojilerin ilişkisi var mıdır? 

        Filozof Leibniz evrensel ve tek biçimli bir dil arayışı içinde oldu ve buna yönelik çalışmalar yaptı. O, “genel karakteristik” adını verdiği sembolik bir dil bile icat etti. Amacı, dildeki/sözcüklerdeki çok anlamlılık dolayısıyla ortaya çıkan anlaşma sorunlarını ortadan kaldırmak, herkesçe onaylanan bir düşünce üretme sistematiği yaratmaktı. İlk bakışta emoji ile evrensel dil tasarımı örtüşüyor gibi görünse de, Leibniz’in özlemini duyduğu, hatta oluşturmaya çalıştığı şey, bugün sembolik mantıkta sadece dilsel kalıpları anlatmakta kullanılan evrensel dil, emojilerden çok farklıdır. Leibniz’de bahse konu sembolik dil resimsi bir şey değildir, semboldür; sembolik nitelik taşır. Tıpkı matematiksel semboller gibi…

        Sembolik dil ile her zihin kendi tasarımlarını inşa eder. Yani her zihin evrensel bir işaretle kendi anlam dünyasını dışa vurur. Ama resimsi dil olarak emojide bu olmaz. Görsel görüntü neye uygun ve neyi taşıyabilecekse, o görüntüye/görsele sadece o yüklenebilir. Örneğin ağlayan resimsi bir karaktere derin acıyı, trajik durgu durumunun yahut kahreden ıstırabı ayrı ayrı yüklemek mümkün olmaz. Ayrıca sırf görselle işleyen bir zihinde, derin anlam dünyasının inşa malzemesi olan imgeler/kavramlar uçup gider de onların yerine sadece resimli işaretler geçer. O takdirde de, soyut düşünme sona erer. Her kişinin yaşayabileceği derin duygu durumu da gittikçe sıradanlaşır. Emojiler evrensel bir dil olsa da, bu, sadece basitin yaygınlığı anlamında bir evrenselliktir, insan zihninin tüm derinliğini her özneye taşıyabilme yetisine sahip olma anlamında değil. Onlarla tefekkür edilemez, sadece bildirimde bulunulur. 

        Şayet yeni iletişim dili görselliklerden oluşuyorsa, bildiğimiz/anladığımız anlamda yazı gittikçe geri plana çekilir. Bütün bunların algılama ve kavramaya da etkisi vardır. Bunu bizzat hayatın içinde görüyoruz da! Örneklendirelim: Artık uzun yazılar pek okunmamakta, uzun sohbetler veya kılı kırk yarıcı çözümlemeler yapılmamaktadır. Okuyucu/izleyici her şeyden çok çabuk sıkılmaktadır. Herkes âdeta görsellik peşindedir. Bir süre sonra, o bile bıkkınlık vermektedir. Soyut düşünme ve kurgulama âdeta zihinlerde kendine yer bulamamaktadır. İşte bahse konu sorun burada, özellikle emojiler bağlamında, net biçimde teşhis edilebilmektedir. Sevgi sözcükleri yerine basmakalıp kalp işaretlerinin, sitem ifadeleri yerine başka gir işaretin kullanılması gibi… 

        Emojilerin iflası ya da imhası

        Herhangi bir ifade biçimi, yani zihin içeriğini dışarı vuran somut formlar, sadece kendi yapılarının elverdiği unsurları taşıyabilir. Bir ifade biçimi olarak emoji de, kendi yapısının elverdiği mesajı iletebilir. Zihnin kendini ifade etmesi önemlidir; ama gerçekten ifade edip edemediği ve ne ölçüde ifade edebildiği; ötekinin de ifade edileni ne derece anlayabildiği daha önemlidir. Zihindeki somut unsurların dışa vurulması daha kolay, soyut olanların dışa taşınması daha zordur. Yansıtılamayan da zamanla yok olup gider. Zihin soyut kurgu yahut tasarımlarını, örneğin değer dünyasını dışarıya yansıtamazsa, sadece somut-güncel ve sıradan bildirimlerini dışa vurabilir demektir. Bu ise, zihnin gerçek dünyasının bilinir kılınamaması anlamına gelir. Tabii bunu öteki bireyleri de hesaba katarak düşündüğümüzde, özneler arası dünyanın, soyut olandan, değerler barınağı olmaktan uzaklaşacağını ve sadece somut üzerinden oluşacağını söyleyebiliriz. İletişim vasıtalarının sadece somutu taşıyabilir olması da düşünce dünyasını âdeta iptal eder. İletişimin yüzeysel ve görsel hâle gelmesi, belirtildiği gibi, insan zihninin işleyişini derinden etkiler. 

        Emoji bir işaret dili veya resimsi bir dildir. Onlar herkes için aynıdır ve hiç biri iç derinlik taşımaz. Onlar, tefekkürle keşfedilebilecek gizli anlamlarla yüklü değildir. İşaret olmaları bakımından, sadece gösterirler. Dolayısıyla tüm iletişimin emoji alfabesiyle yapılması, düşünmeyi âdeta hadım eder. Basitçe meram anlatmaktan ve sıradan olup bitenden haberdar olmaktan öteye gidilmez. Her dilin kendine özgü dünyası, her bireyin kendine özgü zihin durumu kaybolur. 

        Şu soruyu soralım: Duygular, düşünceler görselleştirilirse ne olur? 

        Sözcükler duyguların resmi değildir. Resim, sınırlandırır. Dolayısıyla görselleştirilen duygular, ötekinde de bir anlam derinliği, bir duygusal alevlenme oluşturamaz. Resimsi yollarla duygu bildiriminde, derinlikten yoksun, sınırlı bir duygu ifadesi vardır. Bunun algısı da aynı şekilde yüzeysel olur. Bir duygudaşlık durumu ortaya çıkmaz. Her resim kişiler üzerinde aynı etkiyi bırakmaz. Emojilerle dile getirilen ve algılanan duygu dünyası yoksullaşmış bir dünyadır. Böyle bir dil dünyasında, duygular bile gittikçe körelir. Kaldı ki, anlam boyutu veya soyut içerik söz konusu olunca, görsel ifadenin daha da vahim hâl alacağı, soyut düşünme yetisinin işlemeyeceği, muhakeme yapılamayacağı da bir vakıadır. Çünkü muhakeme kavramlarla yapılır. Kavramlar da zihindeki soyut içeriklerdir, resimsi görseller değil! 

        Bir sözcük ifade ettiği şeyin resmi değildir. Ona bir şey eklemekle (jest-mimik-vurgu vs.) veya onu belli bağlamlara yerleştirmekle, yeni anlamlar üretmek mümkündür. İnsan zihni, düşünme yetisi soyut ideler, kavramlar, tasarımlar ile kendi sınırlarını zorlar ve aşar. Bu yeti “semboliklik” diye adlandırılır. Bu düşünmede, basitçe ve somut var olanlar düşünülmez, onların bağlantıları ve ilkeleri keşfedilir, soyutlamalar yapılır, genelleştirmelere gidilir. Hatta onlar üzerine tasarım da geliştirilebilir. Aynı zihin, bu tasarımlarını taşıyacak işaretler ve yapılar da inşa eder. İşte onlar da, sembolik işaretlerdir.  

        Sembol kavramının filozofu Cassirer’e kulak verelim… Cassirer, zihnin birtakım formlarından söz eder. Onlar algılarımızın ve kurgularımızın da temelinde bulunur. Onlarla zihnimizde bazı şeyler kurgularız, inşa ederiz ve bu, her kişide kendine özgü biçimde gerçekleşir. Sonuçta ortaya çıkan fikir, düşünce yahut her ne varsa işte o, sadece bize özgü olur. Reel koşullarda, başkasının zihnine hükmedemeyiz. Bu da, zihnine hükmedilemeyen her kişiyi özgür kılar ve “kendisi” yapar. Zihnimiz zamansal, mekânsal ve nesnel birleştirme formlarıyla algılar ve kurgular. Bilinç, bir imgeyi, o imgenin yapısına göre değil, kendi içyapısına ve iç işleyişine göre işleme tabi tutar. Örneğin her uyarım aslında karmaşık yapıya sahiptir; ama zihin kendi birleştirici formlarıyla onu düzene sokar, onun unsurlarını birbirine bağlar. Böylece bu uyarım da anlamlı bir yapı hâline gelir. Bilincin asıl birliği işte bu birleştirici ilkelerdir. 

        Kelime dilinin en büyük özelliklerinden ve üstünlüklerinden biri, kelimeleri kendi içinde ve kendi üzerinde genişletip derinleştirebilmek, bağlam oluşturabilmek, anlam zenginliği üretebilmektir. Her özne kendinde bu derinliği inşa edebilir ve onu kendince yaşayabilir. Kelimeler basit göstergeler değildir. Onlar zihni âdeta dalgalandıran anlamlar içerirler. Bir de, âdeta yön levhası gibi, sadece bir şeye işaret eden basit göstergeler vardır ki, bu göstergeler “neyse ondan ibaret”tir. Anlam derinliği ve zenginliği taşımayan basit göstergelerin kullanımında soyut ideler ve anlam zenginliği üretilemez. Bu göstergeler basit taklit aşamasında takılıp kalmayı ifade ederler. Onlar sadece “somut biçimde var olan”ı yansıtırlar. Dolayısıyla onlar sadece en alt düzeyde, müşterek-insani algılamaya dayanır ve onu sağlarlar. Emojiler ise basit gösterge olmaktan ziyade, basitin de basiti manasında, basit resimdir. Bir resim kendi görselliğinin ötesine taşınamaz. Orada dil, düşünceyi ifade edemez, dil bizzat düşünceyi sakatlar. Onlar basit göstergeler kadar bile zihni harekete geçiremezler.

        Basit göstergede bile gösteren ile gösterilen ayrılığı vardır. Zihin gösterenle gösterileni eşleştirir. Emojide ise gösteren ile gösterilen aynı şeydir. Örneğin, “ağlıyorum” dediğimde, algılayan zihin ağlama eylemi ile ağlamanın nedenlerini ve ağlayanı tasarlayıp birbiriyle ilişkilendirir. Ağlayan emoji ise doğrudan ağlama davranışını resmeder. Bu resim kendi içinde derinleştirilemez. Bu emojiyi kullanan da aslında kendinden sadır olanı kullanmamış, âdeta kendini araya sıkıştırmış olur. Oysa kişi duygularını kelimelerle dile getirmeye yönelseydi, basmakalıp işareti kullanmayacak, anlam derinliğini kendisinin oluşturduğu vasıtaları hem inşa edecekti.

        Buradan çıkan sonuç şudur: Emojilerle iş gören zihin kurgulayamaz, inşa edemez ve yeni sentezlere ulaşamaz. Dolayısıyla soyut şeyler söz konusu olduğunda, örneğin soyut kavramlar ve değerlerden söz etmeye kalktığımızda, emojilerin işe yaramadığını görürüz. Eğer tüm iletişim emojilerle oluşursa, değerlerin emojisi olamayacağından, değerler öteki bireylere taşınamayacak, böylece emojiler değer dünyamızı, değer algımızı yahut tasarımımızı imha edecek demektir. Değer anlatımı emoji ile yapılmaz, değerler emojiye giydirilemez. Ya da emoji öne çıkarsa, değer temelli iletişim gerçekleştirilemez. Bu da, manevi dünyanın aşınması, değerlerin insan dünyamızdan çekip gitmesi demektir. Bu tablo, sadece değerlerin değil, zihnin soyut düşünme yetisinin de âdeta kaybolmasıdır. 

        Emojilerin yanında diğer görsel iletişim ve bilgilenme vasıtaları da “ifade” ve “düşünme” trajedisi oluşturur. Ayrı bir yazı konusu olan bu trajedi, dijital dünyanın bireylerini, hem kavrama/algılama anlamında hem de üreticilik anlamında, bambaşka bir özneler arası dünyaya savurur. İşte orası, kelimenin gerçek anlamında “yepyeni” bir dünya olur; yepyeni ama zihinlerin boşaldığı!