Emin Hoca’nın Ardından

Ağustos 2019 - Yıl 108 - Sayı 384



        Emin Işık Hoca, beka âlemine göçtü. Kulluğuna layık olmaya çalıştığı Yaradan’a kavuştu. Bütün ecdadı gibi, hayatını örnek alarak yaşama gayretinde olduğu Resulullah’a komşu gitti. Zaten, yıllardır muntazaman devam ettirdiği Mesnevi okumalarının ilhamıyla düğünü gerçekleşti. Onun için ölüm, esasen, “âsûde bir bahar ülkesi” idi. Fırtınalı, dağdağalı hayattan sükûnet içinde sürdüreceği bir hayata inkılap etti. Allah’ın rahmeti ve mağfireti mutlaka onadır. Cenazesindeki kalabalık mümin topluluğu, gür bir seda ile onun için hüsnü şehadette bulundu. Herhâlde bu şehadet, Allah katında kabul görmüştür. 

        Ben şüphe etmiyorum.

        ***

        Ben, Emin Işık Hoca’yı önce gıyapta tanıdım. Hareket dergisinde yazıyordu. Zevkle ve istifadeyle okuyorduk. Türkçesi mükemmeldi. Bu yazılar sonra kitap oldu: “Devleti Kuran İrade”. Esasen, kitabın ismi bile bir şeyler söylüyordu, ama muhtevası daha da etkileyici idi. Elli yıla yakın zaman evvel okuduğum o kitaptan aklımda kalan şudur: Devlet, adaleti tesis için vardır. Bu da ancak ilimle, irfanla ve kılıçla gerçekleşir. İlimle bilgileniriz; irfan, aynı zamanda ahlaklı olmamızı sağlar. Kılıç, ilimle ve irfanla tesis edilen nizamı ve o nizamın hâkim olduğu vatanı korur. Bunların müesseseleri de mektep, tekke ve ordudur. Bu yüzden Emin Hoca, mücerret manada bu üç müesseseye önem verir. Şahıslardan bağımsız olarak düşünür ve elbette, bu müesseselerin manasına uygun hâle gelmesini hem ister hem de gayret gösterirdi.

        1981’de İstanbul’a geldim. Her cumartesi, Ötüken Neşriyatın Klod Farer Caddesi’ndeki mekânında Erol Güngör, Mehmet Genç ve Emin Işık’ın mutlaka olduğu ve başka dostların da katıldığı sohbet meclisleri olurdu. İşte o toplantılarda, Emin Hoca’yı yakından görmek ve dinlemek imkânını buldum. Marmara İlahiyat Fakültesinin Kur’an-ı Kerim hocasıydı. Fakat yeri geldiğinde, sözünü sakınmazdı. Hatta ona göre, şartlarına riayet edilmek kaydıyla sövmek bile caizdi. Bu toplantılar dışında genel müdürü olduğum ANDA Dağıtım Şirketi de sık ziyaret ettiği mekânlardandı ve böylece özel sohbetler etme imkânı da buluyorduk. 

        1986’da, İstanbul Türk Ocağını yeniden faaliyete geçirince bütün taleplerimize mazeretsiz destek verenlerdendi. Bir defa bile geri çevrildiğimizi hatırlamıyorum. Ocak’ta ramazan aylarında her cuma iftar veririz. Son yıllarda, iftar öncesi sohbetler planladık. Bu sene, 2019, ilk iftar sohbetini Hoca yaptı. Hastalığının etkisi belliydi. Ama sanki son konuşması, veda konuşması imiş gibi; sözünü mutattan uzun tuttu. Neredeyse top atılacaktı. Bütün hatırlatmalarım, sözün bitmesini sağlayamadı. O, istediği gibi konuştu; istediği gibi bitirdi.

        Hoca’nın sohbetlerinde mutlaka, insanları şaşırtan değerlendirmeler de olurdu. Müslüman’ın kıyafetinin çokça tartışıldığı bir dönemde, Hoca yine Ocak’ta yaptığı bir sohbette “İslam’ın üniforması yoktur.” dedi. Devam etti: “Aksi hâlde cihanşümul olamaz. Ekvator’daki insanla, kutuplardaki insana aynı kıyafeti nasıl giydireceksiniz?”. Bu, görünüşte basit bir sözdü; fakat dinin nasıl anlaşılması gerektiğini de çok veciz şekilde ifade etmekteydi.

        Hoca, 1440 yıllık bilgi birikimini reddetmiyor; ancak günümüzde yaşadığını da unutmuyordu. Yine bir ramazan sohbetinde, söz fitreden açıldı. “Bırakın arpa, buğday, üzümü.” dedi. “Fitre miktarı, sizin bir günlük gıda harcamanızdır”. 

        Fikrini izah için her türlü misali vermekten çekinmezdi. Mecidiyeköy’deki Nimet Abla Camii’nde vaaz etmektedir. Bu fahri vazifeyi yıllarca sürdürmüştür. Yılbaşı öncesidir. Takvim yılı başı olması itibarıyla kutlama yapılmasına itirazı yoktur. Ancak içkili kutlamaları doğru bulmamaktadır. Amma içki içenlerin rakı içmesini söyler, çünkü Hoca’ya göre “Milliyetçilik bir tercih meselesidir ve viski yerine rakı içmek milliyetçiliktir.”. Bu sözü İlahiyat Fakültesine, Hoca’dan evvel ve “Hoca kürsüde rakı için, dedi.” şeklinde varmıştır.

        Elbette, Hoca hakkında çok araştırma yapılacaktır ve yapılmalıdır. Ancak ben tekrar cenaze merasimine dikkat çekmek istiyorum.

        Cenazesi, son yıllarda her cuma vaz ettiği Şişli Camii’nden kaldırıldı; tasavvuf geleneğine göre sırlandı. Caminin içi, dışı, çevresi tıklım tıklımdı. Elbette başka kalabalık cenazeler de olmuştur. Ancak, Hoca’nın cenazesinde Türkiye ortalaması vardı. Her gruptan, her zümreden insan vardı. Daha doğrusu Hoca’nın meslektaşlarının cenazelerinde çokça rastlanmayan insanlar da vardı. Bence bunun üzerinde düşünülmesi, Hoca’nın bu kadar farklı insanın kalbine nasıl nüfuz ettiğinin araştırılması gerekir. 

        Geçmişten müdevver hiçbir doğru bilgiyi reddetmediği, aykırılıklar yapmadığı hâlde bu sevginin sebebini keşfettiğimizde, dinimizi insanlara nasıl anlatmamız gerektiğinin de sırrını bulmuş oluruz.

        1950’den sonra, önce imam-hatip okulları açıldı. Hem bu okul mezunlarının yüksek tahsil yapabilmelerine hem bu okulların meslek dersleri öğretmenlerini yetiştirmek maksadıyla devrin Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri tarafından Yüksek İslam Enstitüleri açıldı. Ankara’da bir ilahiyat fakültesi olmasına rağmen Prof. Osman Turan, bu vesileyle yazdığı bir makalede, bu okullara büyük önem atfetmiş ve mezunlarıyla İslam ilim ve tefekkürünün gelişmesinde büyük görevler ifa edeceği ümidini dile getirmişti. Emin Işık, işte bu öncü nesildendi. Gerçekten de ilk nesil bu ümide layık olma gayretinde oldu. Hem imam-hatipliği hem de İslam Enstitülülüğü iyi temsil ettiler. Bu nesilden biri de Selçuk Eraydın’dı. Miraç Gecesi katıldığı bir televizyon programı dönüşünde geçirdiği trafik kazası sonucu vefa etmişti. Emin Hoca, arkadaşı hakkında düşüncelerini “Cennete Mektup” başlığı ile kaleme aldı. Bir manada kendisini de anlattığı o yazıyı buraya alıyorum.

        Ruhu şad olsun. 

        “Cennete Mektup

        Sevgili Selçuk,

        “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihana değer.” derler. Şimdi seninle eskiden olduğu gibi sohbet edeceğiz. Hani şu birlikte olduğumuz; şiirden, tasavvuftan konuştuğumuz zamanlardaki gibi. Önce şunu ifade edeyim ki, ölümün acısını geriye kalanlar belki daha çok çekiyorlar. Sevenler, sevdikleriyle beraber taksit taksit ölüyorlar. Ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsun sanırım. Mahir Bey hocamızın vefatında bu duyguyu sen de yakından yaşadın. Ancak o zamanlar gençtik. İleriye dönük hayallerimiz ve ideallerimiz vardı. Gerçekleştirmek istediğimiz emeller peşindeydik. Onlar bizi dünyaya bağlıyor, ayakta tutuyordu. Oysa hepsinin birer tûl-i emel olduğu, zamanla anlaşıldı: Kimlere güvenmiş, nelere bel bağlamışız. Dev sandıklarımız birer cüce, arslan zannettiklerimiz birer çakal çıktı. Hayat galiba kırk yaşına kadar hayal kurmak, kırkından sonra da hayal kırıklığına uğramaktır.

        O mübarek Mîrac Gecesi’nde sen bizi perişan edip gittikten sonra hepimiz seni anmaya, birbirimize anlatmaya başladık. O günden beri seni konuştuk durduk. Acaba bizim anlattıklarımız gerçekten sen miydin? Senin şahsında biraz da kendimizi anlatıyorduk. Evet, evet daha çok kendimizi anlatıyorduk. Başka türlü de yapamazdık. “Mü’min mü’minin aynası” olduğuna göre, herkes sende gördüğü kendisini anlatıyordu. Seni tanıyanlar böyle yapıyordu. Seni yakından tanımayanlara, seni kelimelerle anlatmanın faydalı olacağına inanmak istemiyorum. Çünkü insanların tanışmaları yalnızca kelimelerle olmuyor. Bazen bir iyi hareket, bin güzel sözden daha tanıtıcı oluyor. Dış görünüşünü, atletik beden yapını, o güzel endamını, boyunu bosunu, kaşını gözünü, sıcak bakışlarını, tatlı dilini, sabırlı ve mütevekkil hâlini, insana güven veren dostça yaklaşımını konuşup duruyoruz: Yiğit insandı, alperendi, gönlü gözü toktu, cömertti, hamiyetliydi, derviş meşrepliydi, kibardı, iffet ve hayâ sahibiydi, vefalıydı diyoruz. Seninle ilk tanıştığımız günden itibaren bu hâllerini sevmiş ve beğenmiştim. Ne yalan söyleyeyim, bu meziyetlerine imrenmiştim. Zaman zaman kendi kendime, bu çocuk yoksa melek mi diye sorduğum da olmuştur. Çünkü bir insanda bu kadar iyi huy bir arada olamaz, insanoğlu bu kadar iyi niyetli olamaz, diye düşünmüştüm. Sahi sen nasıl bu kadar iyi, herkese bu kadar dost olabiliyordun? Bunu anlayabilmiş değilim.

        Seni çok sevdiğimi biliyordum. Sen de bunun farkındaydın. Ancak ben seni bütün bu güzel hâllerinin, eşsiz hasletlerinin ötesinde daha derin duygularla sevdim. Sen de biliyorsun ki, bu saydığım meziyetler iki insanı dost yapmaya yetmez. Gönülden gönüle akan meveddet ırmakları olmadıkça insanlar birbirlerine dost olamazlar. Bana sorarsan, iman gibi, hidayet gibi, dostluk da kalblerimizi kudret parmakları arasında tesbih gibi çeken ilahî iradenin eseridir. “Vedûd” isminin tecellisiyle meydana gelir. Sevmek de sevmemek de kulun elinde değil, kişi ile kalbi arasına giren Allah’ın iradesiyledir. İlâhî iradenin böyle tecelli etmesi için “nefs-i emmâre”nin aradan çekilmiş olması lâzım. Evet, aynen böyledir. Ne demişler “Çekilirsen aradan, kalır seni Yaradan”. (…)

        Hani bir gün her şeyi para ile ölçen, para ile değerlendiren insanlardan, onların kuru ve karanlık dünyalarından söz ediyorduk. Ben “Onların dünyasında her şey paradır. O dünyada para etmeyen hiçbir şeyin değeri yoktur. Kutsal dedikleri de paradır.” demiştim de herkes hayretle birbirine bakmıştı. Yalnızca sen bana hak vermiştin, “Emin doğru söylüyor.” demiştin. Sonra da Ziya Paşa’nın şu beytini okumuştun:

        İman ile din akçedir erbâb-ı gınâde

        Namûs-ı hamiyyet sözü kaldı fukarâde

        Ah sevgili Selçuk, ah!

        İnsanlar anlaşılmadıklarından, kendilerini hakkiyle anlayan kimseciklerin olmadığından yakınır dururlar. Oysa ben, seninle olduğum zaman, en ince duygularımı bile en sert ve kaba bir dille ortaya koymaktan sakınmazdım. Anlaşılmayacak veya yanlış anlaşılacak diye bir endişeye kapılmazdım. Sen onları yine de bütün inceliğiyle anlardın. (…)

        İlahî kudret karşısında kulun ne kadar aciz olduğunu biliyoruz. Hani o son akşam sana şaka yollu takılmıştım: «Konuşmacı olarak gittiğin yerde halka, Mîrac’a nasıl çıkılacağını mı anlatacaksın?” demiştim. Daha doğrusu sen bana “Mîrac’ın mübarek olsun.» demiştin de bunun üzerine ben de sana «Kim çıktıysa ona mübarek olsun. Yahu, Mîrac’a çıkan yok, çıkaran var. Görmüyor musun âyet ne diyor? “Kulunu bir gece aldı götürdü.” diyor. Koskoca Peygamber’i kendisi alıp götürüyor, bize gelince kılın namazı, çıkın Mîrac’a, buyuruyor. Kul gücüyle olacak şey mi bu? Galiba Fatiha Sûresi’ndeki ‘iyyake nesteîn’ bunun içindir.” dedim. Sen de tasdik eder gibi başını salladın. Sanki o gece gideceğini biliyordun. Ben bu akşam gideyim de sen de gör, diyor gibiydin.

        Seninle beraber sohbete dalınca zaman ve mekân boyutlarının tayyolduğunu hissederdim. Dünyayı unutur, onun hemm ü gamından da kurtulurdum. Seninle olan dostluğumun ebedî olduğunu biliyorum. Ben sana, senin gidişine değil, senden uzak kalışıma yanıyorum. Sana yazarken seninle beraber oluyorum. Bundan dolayı sana sık sık mektup yazacağım. Çünkü sana anlatacağım şeyleri başkalarına açamıyorum. Yanlış anlamalarından korkuyorum. Bundan sonra ya susmalıyım ya da herkesin bildiği şeyleri tekrar etmeliyim. Yeni bir şey söylememek de zaten susmak demektir.

        Seni seviyorum ve seni bana sevdiren Allah’a hamdediyorum.

        Emin Işık