Simit, Çiğköfte ve Lokma Bağlamında Sanayileşme

Haziran 2019 - Yıl 108 - Sayı 382



        Bir krizde simit sarayları patladı. Epeydir bir altta konumlanmış olan toplumsal beslenme alışkanlığımız yeni bir yola girdi. Ardından bir krizle çiğköfte vazgeçilmezimiz oldu. Elde avuçta ne varsa gündelik beslenme alışkanlığımız gücünün yettiğine yöneldi.

        Şimdi ne oluyor peki? Gelenekselliklerinden çok erişilemezlikleriyle ünlenen tatlılarımızın yerini lokma aldı… İstanbul’da lokmacı olmayan muhit kalmadığı gibi “Lokmaland”, “Lokmashop” düzeyine çıktı iş… Yakında söylemeye dilim varmıyor ama “Lokman Hekim” diye de bir lokmacı açılırsa şaşırmayacağım…

        Neden hızlı besleniyordu insanoğlu? İş güç… Peki, hafta sonu müsait olunduğunda da hızlı beslenmeye devam ediliyorsa bunun adı nedir? Kolayca acıkmak ve kolayca yeniden beslenmek… Kolaya kaçmak yani…

        Dönercilerin patladığı, dönerin, et döner-tavuk döner savaşının tavuk dönerin zaferiyle sonuçlandığı günler pek de uzak tarihlere dayanmıyor. Çaktırmadan zincirleme gelişen börekçi saldırısı ise ayrı bir dünya…

        Buzlu çaya, hazır kahveye, filtre kahveye alışmamız pek mi uzak tarihlere dayanıyor? (Bu arada benimki babamın çalıştığı işyerine bağlı olarak 60’lı yıllara kadar uzanıyor) Türk kahvesini de onlar sayesinde yeniden keşfetmedik mi?

        Şu anda oturduğum yerde (Çengelköy sırtları) 23 yıl önce sadece yarım yamalak bir bakkal vardı. Yoldan da tek tük araç geçiyordu. Şu anda kapımın önünde yedi banka, on yedi para makinası, ikisi yerli, dördü yabancı pizza devi, yedi tane dev market zinciri şubesi, altı tane bakkal öldüren ucuzluk marketi zinciri, biri yabancı, ikisi büyük dört tavukçu, dokuz çiğköfteci, on altı dürümcü ve lokanta, biri yabancı, altı hamburgerci, biri yabancı üç kahveci, yedi özel okul, bir üniversite (Doğuş Üniversitesi), bir öğrenci yurdu var. Ve şok haber… Lokmacımız da haftaya açılıyor hayırlısıyla…

        Küçük dükkânlara konuşlanan çiğköftecilerin daha öncesinde tüpçü, sucu, videokasetçilik aşamalarından geçip günümüze ulaştıkları da ayrı bir gerçek… Bizimkilerden birkaçını bizzat ben kendim tanıyorum.

        Ramazan ayını idrak ettiğimiz mübarek günlerde, gıdaya en yüksek harcamayı yaptığımız ve en çok yemek yediğimiz ay olması sizce de düşündürücü değil mi? Evet, doğrusu ben hem düşünüyorum hem de yiyorum. Buna şu anda bu yazıyı kaleme aldığım 02:00 zaman dilimi dâhil… Bir yerde yanlış yaptığımız kesin. Ben an itibariyle dördüncü yanlıştayım… Saat dörde kadar zamanım var. Dokuza tamamlarım diye düşünüyorum… Nasip…

        En üst düzeydeki gıdalarımız bile ortalama standartları zor yakalıyor… Tohumumuz kurudu… En olmadık yerlere mahkumuz… Hayvancılık, tarım can bile çekişmiyor artık…

        Hiç geçmediğimiz dev köprülerimiz ve tünellerimiz var. Yap işletle işliyor… Belli bir geçen sayısına ulaşılamadığı için devlet aradaki farkı bizim adımıza yıllık bazda kendilerine ödüyor… Bu köprüler onuncu yılda yirminci yılda orta derecede yüksek maliyetlerle bakıma giriyor ve girecek… Bildiğim kadarıyla da her otuz kırk yılda bir tesisin kendisi kadar maliyetli dev bakımlara giriyor… Bunların parasını da biz yap işlet adı altında bizi işletenlere bizim cebimizdeki parayla ödenecek…

        Hiç alamadığımız evler yapan dev görünümlü bir inşaat sektörümüz var.. Dolar altı, benzin yedi Lira…

        Ee işte bunlara para yetiştirmek için ucuz gıdaya yönelip hızlı beslenmemiz gerekiyor…

        Belki şimdi “Bu adam sinema yazıları yazıyordu, belgeselci geçiniyordu, ne oldu da yine çamdan kavaktan bahsetmeye başladı acaba ?” denilebilir belki…

        İşte ben de film konularını sıraladım zaten… Parayı bulun, arayın beni, hemen çekimlere başlayalım..