1920-1938 Dönemi Edebî Düzlemdeki Yansımalarıyla Atatürk ve Ankara

Haziran 2019 - Yıl 108 - Sayı 382



“İstiklal Savaşı vatan edebiyatı romantik bir alemin tasavvuru değil, realist bir görüşün canlı bir ifadesi olmuştur. Felaketi hissetmiş ve nihayet derdini milli acılar, samimi ve riyasız bir şekilde birer sanat eseri olarak belirtilmiştir. Bu sebepledir ki, bu devrin edipleri bir mihver altında birleşerek sosyal bir acıyı terennüm ederek yeni bir devir yaratmışlardır…” 

(Şapolyo 1968, 8)

         

        Bilindiği gibi Millî Mücadele olarak da tanımlanan Ulusal Kurtuluş Savaşı; Türk milletinin, Şark Politikası etrafında kendilerini yok edip Anadolu’dan çıkarmaya çalışan emperyalist ve sömürgeci işgalcilere karşı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği varlık mücadelesidir.

        28 Temmuz 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’nın sonucunda itilaf devletleri kazanan taraf olunca, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanması Osmanlı Devleti’nin yıkımı ve Türk topraklarının paylaşımını gündeme getirmiştir. Buna karşılık 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusunun İzmir’i işgali üzerine Anadolu’da başlayan direniş hareketi ile birlikte Millî Mücadele süreci başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin kurulması ve 30 Ağustos 1922’de kazanılan zaferle, Türk ve dünya siyasi, tarihî açısından büyük önem taşıyan bu acılı dönemin sona ermesi, yeni bir başlangıcın ve yeniden var oluşun temelini oluşturmuştur. TBMM’nin Ankara’da çalışmalara başladığı bu tarihe kadar Türk aydınının teklif ettiği bütün reçetelere rağmen Osmanlı Devleti kurtulamamış, “milleti ancak milletin azim ve kararlılığının kurtaracağı” düşüncesi yeni mücadelenin itici gücü ve manivelası olmuştur.

        Geçmiş, bugün ve gelecek, tarihin sonsuz zinciri içinde birbirine bağlıdır. Tarih, birçok türde olduğu gibi romanda da yansımasını bulduğu için Tanzimat’la birlikte Türk edebiyatına giren yeni türlerden romanın hem hayata hem de edebiyata açılan ve aynı zamanda hayatın aynası olduğu durumu, Türk edebiyatının bu süreci de içermesini kaçınılmaz kılmıştır. Ulusal kimliğin tasarımı ve yapılanmasında, o tarihin yazımı kadar benimsetilmesini de gerçekleştirmek için popüler ve kurgusal anlatımlara ihtiyaç duyulacağı konusu evrensel bir durumdur ve bu en iyi şekilde edebiyatta yansımasını bulur. Kimliklerin çözüldüğü ve toplumsal etkileşimin farklılaştığı kurtuluş ve kuruluş dönemlerinde edebiyata yansıyan bu olgu, kültürel olarak yeniden canlanma umutlarının yanında özeleştiri yaklaşımını da beraberinde getirir. Cumhuriyet tarihinde de edebî ve entelektüel faaliyetlerin bir kısmı, Türk milletinin ölüm-kalım mücadelesi verdiği süreci konu almış, o dönemi malzeme olarak kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir. Hayati olduğu kadar siyasi bir dönemin ve projenin parçası olan Millî Mücadele ve Cumhuriyet, ulus-devlet projesi ve yaratılmak istenen millî kimlik; roman, hikâye, anı, monografi, mülakat gibi kurgu ve anlatı türlerinde yani en iyi yansımasını edebiyat metinlerinde bulmuştur. 

        Millî Mücadele dönemi olarak, I. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Cumhuriyet’in ilanına kadar olan 1914-1923 yılları arasında yaşanan olayları konu alan romanları, “Edebiyatımızda Kurtuluş Savaşı” bağlamında yazılış tarihleri bakımından üçe ayıran A. Ömer Türkeş; I. Dönemi (1920-1950), II. Dönemi (1950-1980), III. Dönemi de 1980 ve sonrası olarak belirler. Nitekim, yakın tarihin belirleyici önemli dönemeçlerini içeren bu yaklaşım biçimi, yaygın ve benimsenen bir tasnif olmuştur. (Balabanlılar, 2003, 11-23)

        Cumhuriyetin ilk kuşağından, savaş yıllarına tanıklık eden aydın ve yazarların, Türk romanında Kurtuluş Savaşı bağlamında ortaya koyduğu eserler arasında Atatürk ve o dönem Ankara’sına odaklanan ve oradan Anadolu’ya açılan bir perspektif söz konusudur. Mehmet Kaplan’ın da dediği gibi; “Atatürk’ün ilk Cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi idare ettiği yıllar, sosyal ve ekonomik sahalarda olduğu kadar sanat ve edebiyat sahalarında da dikkat çekici özellikler taşır. (…) Devrin ruhu o günlerde vücuda getirilen sanat ve edebiyat eserlerine de akseder.” (Kaplan 1981, XXI)

        1920’lerden 1940’lara uzanan süreç içinde ortaya konan romanların kronolojik olarak bir dökümünü yapacak olursak, şu isim ve eserlerden bahsedebiliriz; Ercüment Ekrem Talu: Kan ve İman (1925)Aka Gündüz: Dikmen Yıldızı (1927), Mehmet Rauf: Halâs (1929), Güney Halim: Gökmen (1932), Burhan Cahit Morkaya: Nişanlılar, Yüzbaşı Celal (1933), İzzet Ethem Benice: On Yılın Romanı (1933), Esat Mahmut Karakurt: Allahaısmarladık (1936), Peyami Safa: Sözde Kızlar (1922), Bir Akşamdı (1924), Biz İnsanlar (1937), Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Halide Edip Adıvar: Ateşten Gömlek (1922), Vurun Kahpeye (1923), Kalp Ağrısı, (1924), Zeyno’nun Oğlu (1928), Sinekli Bakkal (1935). Reşat Nuri: Yeşil Gece (1928), Eski Hastalık (1938), Mithat Cemal Kuntay: Üç İstanbul (1936), Mükerrem Kamil Su: Dinmez Ağrı (1937), Sıtkı Şükrü Pamirtan: Toprak Mahkumları (1938), Memduh Şevket Esendal: Ayaşlı ve Kiracıları (1934), Abidin Daver: Mülazimin Romanı (1936), Kamil Yazgıç: Türk Yıldızı Emine (1937)… (Naci, 1981, 123-176) 

        Mustafa Kemal’in Millî Mücadele’nin merkezi ve yeni kurulacak devletin başkenti olarak Ankara’yı tercih etmesi Anadolu ve Ankara’nın cazibe merkezi olmasını ve bu şehrin kısa süre içinde Atatürk devrimlerine bağlı olarak modern bir yaşam kentine dönüşmesini sağlamıştır. Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek; Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldızı, Tank-Tango Bir Şoförün Gizli Defteri; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara; Peyami Safa’nın Biz İnsanlar; Şükûfe Nihal’in Yalnız Dönüyorum ve Esat Mahmut Karakurt’un Ankara Ekspresi romanları Ankara’nın Millî Mücadele’nin merkezi olması yönüyle yüceltildiği ve söz konusu Mücadele’nin kutsal mekânı olarak ele alındığı romanlardan bazılarıdır.

        Millî Mücadeleyi ele alan romanlar, Ankara’nın başkent oluşu, Cumhuriyet’in ilanı, inkılaplar, toplumsal yaşamın değişimi, cumhuriyet değerlerine uygun yeni insan tipleri ile döneme ayna tutarlar. Yakup Kadri’nin Millî Mücadeleye bakışıyla Atatürk’ün Nutuk’taki bakışı birbiriyle örtüşür. 

        Ağırlıklı olarak popüler romanlar kategorisinde yer alan ve bir kısmı edebi nitelikte olan bu eserlerde İstanbul’dan bakışın gerisinden (cephe gerisi ve cepheye gidenlerin çıkış noktası) ve Millî Mücadele’nin kahramanlar üzerinden arka plan olarak işlendiğini, dış düşmanla mücadelenin yanında iç düşman olguları ve yeni devletin ve inkılaplarla gelen hayat biçiminin ele alındığını söylemek mümkündür. Düşman işgalinin İstanbul ve Ankara üzerinde yarattığı tepkileri, cepheleri, Mustafa Kemal Paşa’nın konumunu, yeni devleti ve Ankara’yı hayatlarının ve sanatlarının önemli merhalelerini Millî Mücadele sürecinde idrak etmiş aydın-yazarlar arasında Halide Edip Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu önemli bir yer tutmaktadır. 

        Özellikle bu iki ismin tanıklıklarıyla ağırlıklı bir şekilde yer tuttukları bu döneme yoğunlaşan anlatılardan önce, diğer isimler ve eserlerde Atatürk ve Ankara’yla vurgulanan anlam dünyasından örnekler üzerinde durmak yerinde olacaktır. 

        Cumhuriyet’in ilk çeyreğinde kaleme aldığı romanlarında Mütareke İstanbul’unu işleyen Sözde Kızlar, Bir Akşamdı, Biz İnsanlar’da Peyami Safa; daha önce Memleket Hikayeleri’nde (1919) İstanbullu bir genç olarak sürgüne gönderildiği Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te (1913-1918) yılları arasında geçen günlerinde tanıdığı Anadolu’yu ve Anadolu insanının hikâyelerini dile getiren Refik Halit Karay, On yılın Romanı’nda, İzzet Ethem Benice, savaş yıllarının halkı ve hayatı etkilemesi eşliğinde, iki Anadolu çocuğunun Ankara’da eğitim almaları konusunu da işlemiştir. Aka Gündüz; 1929’da yazdığı İki Süngü Arasında eserinde, işgal sonrasında İstanbul’da suçlu sayılan insanlar için kurtuluşu Selanik’te görmüştür. Bu romanda Ankara, bireysel ve toplumsal dönüşümün simgesi durumundadır. Dikmen Yıldızı’nın kahramanı Yıldız, yitirdiği sağlığına Anadolu’nun dağları ve ormanlarında kavuşurken, birçok roman kahramanı, İstanbul’da dışlanmışken Ankara’da kabul görüp, topluma karışan ve yararlı işler yapan bireyler olmuşlardır. Dikmen Yıldızı’nda 1921’lerin Ankara’sında, Ulus Meydanı’nı dolduran insanlar gerçekçi bir anlatımla tasvir edilmiştir. İzmir’in işgali üzerine Ankara’ya yerleşen Yıldız ve ailesinin üzerine kurulu olan romanın sonunda, Mustafa Kemal Paşa mutlu sonu hazırlayan bir ortam hazırlar ve gençlerin yüzüklerini takar. Zübeyde Hanım’la dostluk kuran Yıldız’ın iç dünyası ve sosyo-psikolojik konumu, Ankara’da sabah vakitleri, sokak, esnaf ve gündelik hayat canlı tasvirlerle aktarılmıştır. Selim İleri’ye göre Kurtuluş Savaşı’nı irdelemiş olan romanların bir kısmı eleştirel gerçekliğe yönelirken, bir kısmı aşırı duygusal yaklaşarak olayları bu açıdan değerlendirmiştir. Bu anlamda Dikmen Yıldızı’nı ikinci kategoride, Millî Mücadele ile dolaylı ilgisi olan anlatılar arasındadır. (İleri 1976, 48) 

        Dikmen Yıldızı’nda dönemin Ankara’sı, özellikle mehtaplı gecelerde tepeden aşağılara baktıkça bir ‘deniz’ hayalinin uyandığı Ankara geceleri tasvirleri ile anlatılır: “İnsan Ankara gecelerinde İstanbul’u o kadar hatırlamaz; bundan ona, ondan buna bir parça hayat ve bir parça -bilmem ki- ne karıştığı için?” Ankara’nın gündüzleri de güzeldir. Yakın çevresiyle Ankara, Solfasol Köyü, Abacılar Boğazı, Çiftehanlar; dışa açılan İnebolu yolu..” derken civarı da hep Ankara ile bağlantısı nispetinde yer alır.

        Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları, Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan toplumsal değişimi yansıttığı değerlendirmelerine konu olan bir eser olarak “Yeni yapılmış büyük bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğünde oturuyoruz. Bu bölüğü Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri tutmuş, isteyenlere oda kiraya veriyor” (s. 9) cümleleriyle başlar ve o dönem Ankara’sının şehir planlamasıyla ilgili önemli bilgileri içerir. Modernleşmenin, mekânsal bir simgesi hâline gelen Ankara, 1930’lu yıllarda izlenen devletçilik politikasıyla güçlenmiş, her kesimden insanın gidip geldiği bir yer olmuştur. Tanpınar; bu eserin yeni kurulan Ankara’nın atmosferinde zihniyet ve seviye farklılıklarının göstergesi olduğunu, Ahmet Oktay; Cumhuriyet’in ilk yıllarının olumlu ve olumsuz yanlarını tesadüfen bir araya gelen insanların hikâyeleri eşliğinde sergilendiğini belirtir. Hilmi Yavuz, “Apartman: Kentleşme ve insan” başlıklı yazısında, konut tipi ile insan karakteri arasında bir benzerliğin kurulmaya çalışıldığı Ayaşlı ve Kiracıları’nda Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kentleşmeyi hazırlayan toplumsal tabakalaşmaların anlatıldığını ifade ederken, Fethi Naci; “Memduh Şevket, bu odalarda oturan insanları anlatarak, bize o yılların Ankara’sından toplumsal bir kesit sunuyor, insanların özellikle ‘küçük insanların yaşamlarını, değer yargılarındaki değişimleri gösteriyor; düzene değilse de bürokrasiye yönelik eleştiriler getiriyor” (Naci 1981, 209) diyerek düşüncelerini açıklar, İsmail Çetişli ise geçmiş dönemindeki Türk toplumunun değer yargılarında gözlenen yozlaşma ve sosyal çözülmenin romanda konu edildiği üzerinde durur. (Çetişli 1999, 238)

        Her ikisi de 1926 yılında yayınlanan Yeşil Gece ve Vurun Kahpeye romanlarında yeni rejimi övmek için bu figürlerin işleniş biçimi ve Atatürk’ün büyük etkisinin anlatımı dikkat çekicidir. (Yalçın 1998, 141) Yeşil Gece’nin Ali Şahin Efendi’si hakkını ve mağduriyetini Ankara’da aramak üzere yola çıkar. 

        Çalıkuşu’nda, Anadolu’nun geri kalmışlığı idealist bir öğretmenin serüveni eşliğinde eğitim anlayışı, eğitim camiasının değer yargıları içinde sunulur. Anadolu, romanın her bir kahramanının hikâyesinde işlenirken İstanbul’la karşılaştırmalı bir biçimde anlatılır. 

        İsmi ile ilgili çağrışım değeri hem yer hem de zamanla ilgili olan Üç İstanbul (1936), Mithat Cemal Kuntay’ın tek romanı olup, II. Abdülhamit, İttihat ve Terakki ile Mütareke dönemlerinin İstanbul’unun anlatıldığı bir eserdir. Romanın baş karakteri Adnan’ın Millî Mücadele ve Atatürk’le ilgi bağı mahiyetindeki, gizlice alıp çalışma odasında sakladığı ve sonradan tabutunun üstüne konacak olan ‘Kalpak’ imgesiyle vurgulanan düşünceleri şu şekildedir; “Zaten o, vaktiyle bütün arkadaşlara söylerdi. Bütün memlekette bir tek adam vardı: Anafartalar kahramanı!... Şimdi vatan bir insan gibi ölürken, bir insan bir vatan gibi ayaktaydı: Mustafa Kemal!... Mustafa Kemal ayağa kalkınca yeryüzüne vuran gölgesine bütün memleket sığıyordu. Mustafa Kemal ayağa kalktı demek, on beş milyon muzdaribin altında duracağı bir bayrak var demektir. Bunları söylerken, gözleri doluyor, yüzü güzelleşiyordu. Bir milletin çehresine dar gelen büyük sevinç onun gözlerine sığıyordu: bu gözyaşları Adnan’ın gururuydu. Fakat insanların yalnız heyecandan ibaret olması ne kadar fena… Aylar geçiyor, Ankara’dan onu çağırmıyorlardı. Adnan’ın ruhundan tırnakları uzanıyor, dişleri ürperiyordu. Onlarla yan yana dursaydı, Millî Mücadele’ye daha çok inanacaktı.” 

        Yakup Kadri ile Halide Edip aynı dönemi ve süreci paralel yaşayan, aynı olaylara tanıklık eden ve kalemleriyle dönemlerini ölümsüzleştiren isimlerdir. Yakup Kadri’nin Halide Edip’e hayranlığı mütareke devri ve Millî Mücadele sırasında artar ve her ikisi de Millî Mücadele şartlarında karşılaştıklarında birbirlerini daha yakından tanır ve düşünce dünyalarını açarlar. Ortak düşünceleri, “bu viran yurdun, tozundan toprağından” yepyeni bir edebiyat çıkacağıdır. Düşmanın çekilirken taş taş üstüne bırakmadığı Anadolu’ya bakışları, Anadolu insanına yönelmeleri, “Hiç iğrenmeden, hiç korkmadan, çekinmeden bu tozlara, bu topraklara doğru eğileceğiz; onları terimiz ve gözyaşımızla yoğuracağız ve hasretini çektiğimiz güzellik ve iyilik abidesini işte bu çamurdan, bu hamurdan yapacağız” (Enginün 2001, 100) ahd-ı vefasına bağlı iki kalem olarak Millî Mücadele edebiyatının ilk sıralarındaki yerlerini alırlar. Her ikisine de yeni bir iman aşılayan Millî Mücadele sürecinde Anadolu yeni bir destanın oluştuğu mekân; bu mücadelenin önderi Mustafa Kemal Paşa, bu destanın kahramanı olarak önemli yer tutar. (Enginün, 2001, 110) 

        Aydınlar için 1920’den sonra çok farklı ve çok yönlü bir anlam ifade ettiğini gördüğümüz Anadolu, bir coğrafi bölge olmaktan öte bir şeydir ve artık temizliğin, saflığın, bozulmamışlığın ve dürüst kalmanın sembolü durumundadır. Bütün bir vatan coğrafyasının sembolü olarak kullanılan Anadolu ve özelde Ankara, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumunda ve varlığında realite olmanın yanında aynı zamanda bir imgedir. 

        Anadolu’da halkla doğrudan teması olan; öğretmen ve subay tiplemesi, Anadolu halkının tanıdığı iki sosyal tabakanın yani eğitim ve askerliğin önemi bakımından dönem romanlarında işlenen figürlerdir ve “aydın” kavramı bunlar etrafında şekillenir. Millî Mücadele’nin subay kadrosu; bin bir güçlükle kurulan ve savaşın kazanılmasında ilk etken olan birimdir. Yakup Kadri, Yaban’da onları şöyle anlatır: “Bunlar artık benim bildiğim Harbi Umumi Zabitleri değildir. Bazılarıyla tanışmakla beraber onlardaki eski ruhtan, eski kafadan bir şema bulamıyorum. Bunlar, bir ordunun alelade zabitleri olmaktan ziyade yeni bir mezhebin rehberleri gibidir. Harbi Umumi’de her biri bir şeyden şikayetçi idi. Hepsi devletin siyasetini tenkit ederdi. Hepsi canından bezgin görünürdü. Şimdi ise münakaşa bile kabul etmiyorlar, ‘mutlaka yeneceğiz’ diyorlar”. Yaban’da gösterilen bir başka husus, halkın gördüklerinden yaşadıklarından çok düşman uçaklarından atılan kağıtlarda; “Muhterem Anadolu ahalisi, Kemal çeteleri mahvolmuştur. Adım adım bütün şehirleri, kasabaları zapt ettik. Şimdi Ankara üzerine yürüyoruz. Sakın bize karşı düşmanca harekete kalkışmayınız. Biz sizi halife tarafından kurtarmaya geliyoruz.” (Yaban, 137) şeklindeki yazılanlara inanması noktasıdır ve bu arada düşman yaydığı bir efsane üzerinden yol almakta, içerilere kadar sızmaktadır. 

        Halide Edip Adıvar; ele aldığımız dönemi içine alan 1924-1939 yılları arasını Paris, Londra ve Hindistan’da geçirmiştir. Özellikle 1920-1922 arasında kendi benliğini unutacak derecede inanılmaz tecrübeler yaşamış, hayatının ve sanatının ikinci ve olgun devresini Millî Mücadele sürecinde idrakle (Enginün 2002, 246) bir kurtuluşun destanına tanıklık etmiştir: 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali üzerine bir yolunu bularak Ankara’ya gitmiş ve eşi Adnan Adıvar’la birlikte Millî Mücadelede önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Kızılay hastanelerinde hastabakıcılık yapan, Hakimiyet-i Milliye gazetesinde ve eş zamanlı olarak İstanbul basınında da heyecan yüklü yazılar yayımlayan Halide Edip, Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruzda onbaşı rütbesiyle cephededir ve ayrıca teftiş için Tedkik-i Mezalim Komisyonu’nun sorumluları arasındadır. Onun memleket ve kurtuluş edebiyatımızın önemli eserlerinden Ateşten Gömlek (1922), Vurun Kahpeye (1923) İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri-Falih Rıfkı-Mehmet Asım’la beraber, 1923), Dağa Çıkan Kurt (1922) Millî Mücadele’nin efsane sahnelerinin tanıklığından izler taşırlar. Halide Edip’in, duygu dolu gözlem ve izlenimleri büyük ölçüde bu eserlerine yansımıştır.

        Her ikisine de yeni bir iman aşılayan Millî Mücadele sürecinde Anadolu, yeni bir destanın oluştuğu mekân, bu mücadelenin önderi Mustafa Kemal Paşa, bu destanın kahramanı olarak önemli yer tutar. (Enginün, 2001,110) Türk milletinin sembolü, Millî Mücadele’nin önderi Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın varlığı, yurdu aynı zamanda Türklüğü kurtaracak gücün de kendisidir.

        Eşiyle kendisini karşılamaya gelen Mustafa Kemal Paşa’yı Ankara Garı’nda ilk görüşü ve daha sonraki duygularını içeren Halide Edip’in gözlemleri, onun fiziki özelliklerinin gerisinde, manevi ve ruhi portresi ile ilgilidir; “… Gün kararıyor, istasyonda toplanmış olan kalabalık fark edilemiyordu. Tren istasyonda durunca, biri trene yaklaştı. Asker üniformasıyla Babıali civarında uzaktan görmüş olduğun Mustafa Kemal Paşa olduğunu tanımak güçtü. Trenin kapısı açılınca Mustafa Kemal Paşa yaklaştı. Bana merdivenlerden inerken yardım etti. Bu elin çevik hareketi ve kudreti, bana Mehmet Çavuş’la Milli Mücadele’nin yolda arkadaşlık etmiş olduğum şahsiyetlerinin hatırlattı. Fakat bu kudretli el, şekil itibarıyla ötekilerden bambaşkaydı. (…) Mustafa Kemal’in gergin derili, uzun parmaklı beyaz eli Türkün bütün hususiyetleriyle birlikte aynı zamanda hâkim bir vasfa da sahipti.”

        “Ateşten Gömlek, Sakarya ordusuna ithaf edilmiştir. Ordu, milli gücün birleştiği noktadır ve bu roman Sakarya Savaşı’nın destanıdır”.(Enginün 2007, 496)

        Millî Mücadele’nin onbaşısı Halide Edip, kendi ferdi tecrübelerini Ateşten Gömlek romanının kahramanları üzerinden aktarırken, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, savaş öncesi ve sonrasında yazarın tanıklıklarıyla çok canlı bir şekilde tasvir edilir. Duatepe’de, Kırmızıtepe’de bu portre, yazarının nasıl bir ruh atmosferi içinde kaldığını da yansıtmaktadır; “Evvela zihninde Sakarya’nın büyük mimarlarını gördüm, bu harbi en küçük teferruatına kadar hazırlayanlardan iki büyük başı harbin başlayacağı gecenin şafağında gördüğüm gibi gördüm. Bütün manevra bitmiş, bütün hazırlık nihayete ermiş ve artık iş silahlara kalmış olduğu an, 23 Ağustos’un ilk ışığı, Sakarya harbinin ilk karargahında Başkumandanlık odasına girerken bu iki kumandan ayakta, karşı karşıya birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. 

        - Sen her işi yaptın! Bundan sonraki iş Allah’ın!

        Bunu Mustafa Kemal Paşa, elleri İsmet Paşa’nın omzunda söylemişti. Sonra harbin yavuz ve müthiş yüzüne çok bakmış olan nafiz kumandan müteessir bir sesle:

        - Yarın, düğün başlayacak, demişti. 

        O, kendi ruhunda, kendi etinde, harbin, kızıl ve korkunç facianın nasıl bir heyecan olduğunu biliyordu.”

        Yakup Kadri, Sakarya Zaferi öncesi Ankara’ya gittiğinde Halide Edip’in Kalaba’daki her gelenin ziyaretine açık olan küçük evinde kalır. Halide Edip ona küçük bir oda hazırlamıştır. Uzun uzun sohbetleri, istişareleri olur. Yakup Kadri, “Ateşten Gömlek” adlı bir roman yazma projesinden bahsederek, Millî Mücadele’yi ölümsüzleştirmek istediği düşüncesini açar. Bu isim Halide Edip tarafından çok beğenilecek ve onun eserinin adı olacaktır. Halide Edip, son derece açık bir mektupta okuyucusu ile paylaştığı bu isim hikâyesi, Yakup Kadri’ye hem özür hem de teşekkür mesajları taşır. 

        İsmi, Yakup Kadri tarafından bulunan Ateşten Gömlek, İzmir’in işgalinden Sakarya Zaferine kadar geçen devreyi içine alır ve yaşanan tarihî olayları destansı bir anlatım ve açık duygular içinde işlenir. Ateşten Gömlek, ordu-millet dayanışmasının tezahürü ve birleşme noktası olması bakımından bir destan ve “Sakarya ordusu”na ithaf edilmesi yönünden önemli ve bir manifesto değerindedir. Eserde Mustafa Kemal Paşa; kurtuluş umudunun simgesi, destansı bir kahraman çehresi, uzaktan ruhlara kurtuluş aşılayan bir portre olarak çizilir ve roman kahramanları onunla kendi şahsiyetlerine uygun özellikler etrafında özdeşleşirler. Sakarya Zaferi’nden sonra yazılan Ateşten Gömlek, yurt içinde ve dışında büyük bir ilgi uyandırmış, Türk İstiklal Savaşı’nın destanı olarak filmlere ve TV dizisine konu olmuştur. Eserde, Halide Edip’in önceki romanlarında olmayan iki yeni durum söz konusudur ve bu da yazarın bakış açısı ile hayat ve meseleler karşısındaki duruşu bakımından önemlidir. Bu yeni durumun ilki, “Halide Edip’in Batı hayranlığı, “tarihi zaruret karşısında Batılılara karşı mutlak bir nefrete dönüşmüş”, ikincisi ise, “İstanbul’da tanıdığı Anadolu insanı ile Millî Mücadele yıllarında bizzat temas etmesi Anadolu insanına karşı büyük bir hayranlık duymasına yol açmıştır. (Enginün 1978, 191)

        Millî Mücadele içinde Anadolu insanının macerasını anlatarak belgesel nitelikli bu esere imza atan Halide Edip, tarihe ettiği tanıklığın anlam ve öneminin yanında “anı” türünün seçkin eserlerinden birini de bırakmıştır. Ateşten Gömlek’le beraber Millî Mücadele’nin başlangıcına dair en somut bilgileri veren ve tarihle örtüşen Türkün Ateşle İmtihanı’nı içeriği, söylemi ve etkisiyle nitelikli eserler arasındadır. Halide Edip, İstanbul’un ve Anadolu’nun işgali, cephede ve cephe gerisindeki Millî Mücadele’nin akıcı bir dille ve sarsıcı tanıklıklarla anlatıldığı Türkün Ateşle İmtihanı’nda Mustafa Kemal’le ilgili ilk izlenimini şöyle aktarıyor; “Mustafa Kemal Paşa deniz fenerlerini hatırlatıyordu. Işık saldığı zaman göz kamaştıracak kadar parlak, fakat ışık söndüğü zaman bir şey görmek ihtimali yok. Bu ilk konuşmada onu anlamak kabil değil…” (Adıvar, 1962, 121)

        Halide Edip’in anılarında; “İşte garip bir surette ben denilen şeyin tamamen milletin içine karışmış olduğunu en fazla o zaman hissettim. Millet göçerse, ben de onlarla beraber gitmek istiyorum” şeklinde ifade ettiği milletin varlığını ve önemini seziş duygusu Sakarya Savaşı sırasında temellenmiştir. Kitaplarına girmemiş 1955 yılında Yeni İstanbul dergisinde yayınlanan bir yazısında Mustafa Kemal Paşa’nın merkezde olduğu atmosferi ve kollektif şuuru şu şekilde anlatır. Bu dikkatli gözlem ve duyarlı bakış aynı zamanda roman ve hikayelerinin de kaynağı olacaktır: “Evvela Dumlupınar… İnişli, çıkışlı geniş ve boş bir yer. İçlerine doğru bir yerde, büyücek bir eski evde ordu merkezi var. Bu evden tıpkı bir deniz hamamına uzanan ince ve tahta bir iskeleye benzeyen bir şey nihayetinde üstü açık bir odaya benzeyen genişçe bir yerinde Mustafa Kemal Paşa oturuyor, bir kıyamet gününü andıran boşluktaki hayat hareketini seyrediyor. Bazen yaya, bazen atla vazife iktizası dolaştığım bu geniş saha dolup boşalıyor. Dumlupınar kadınları heyecan içinde . Kafile kafile dolaşıyorlar. Yüksek sesle istila devrinde başlarından geçenleri anlatıyorlar. Kalabalığın ortasından bir ucu yolda, bir ucu ordu karargahında, sonu gelmeyen yüksek rütbeli veyahut alelade erlerden müteşekkil bir esir kafilesi. Halk hep dönüp Mustafa Kemal Paşa’nın bu panoramayı seyrettiği yere bakıyor. Evin arkasından aşağı doğru yürürseniz, kıyamet gününün içine dalmış gibi oluyorsunuz. Silah, eşya, kağıt paralar, insanlar, sahibini kaybetmiş uluyan köpekler, başıboş atlar, daha neler neler…” (Enginün, 1989, 231) 

        Peyami Safa, “..müşahade mahsulü tek bir harp romanı”nın yazarı olduğunu belirttiği Halide Edip için; “Gelip geçmiş Türk muharrirleri içinde,……, askeri üniforma giyerek hiç olmazsa müşahit sıfatıyla İstiklal harbine iştirak etmiş bir tek insan varsa bu kadındır.” (Enginün 1986, 28) diyecektir.

        Yakup Kadri; Millî Mücadele yıllarında Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin İstanbul başkanlığını yapmış ve doğrudan Mustafa Kemal Paşa ile irtibatlı olarak çalışmıştır. Bu çalışmalar sırasında işgalcilerin faaliyetlerini yakından takip ederek, gözlemlerde bulunması (Yalçın, 1998, 89) romanlarındaki realizm için önemli bir gerekçe ve dayanak noktası oluşturur. 

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile ilgili olarak hem yakın geçmişi hem de yaşadığı dönemi yargılayan keskin bir bakışın sahibi olarak “realist ve bedbin” bir nitelemeyle sanatı hakkında olumsuz bir şekilde ileri sürülen bir idealizm olduğunu belirten Niyazi Akı; “Cahil ve Sefil köylünün yanında bilgili ve mesut köylüyü düşünürüz: değerlerini kaybetmiş zayıf ve çaresiz insan ardında içi sağlam duygularla dolu, iradeli insanları hayal ederiz. Savaşlarla harap olmuş dünyayı, muhtelif ideolojilerle ruhları parçalanmış beşeriyeti düşünürken, elimizde olmayarak, bunların mesut bir sentezini tasarlarız.” (Akı, 2001, 257) demektedir.

        Yaban’da, ideal hâline getirilen Anadolu’nun yüzyıllara yayılan yanlış politikaların yabancılaşmayı ve yoksulluğu getirdiği konusu asıl tema olup, köye ve köylüye dönüşün bilinçli olarak işlendiği ilk eser olduğu noktası önemlidir. Millî Mücadele döneminde, bu hareketin aleyhinde olan bir Anadolu köyünde yaşamak zorunda kalan roman kahramanının konumu oldukça trajiktir.

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, geçmiş ile gelecek hülyasını birleştirerek bir ütopya olarak kurguladığı Ankara (1934) romanı yaşanan zamana ait eleştirilerini de içeren bir eserdir. Aydının sorumluğunu ve görevinin yeterice yerine getiremediğinin bir itirafı ve Yakup Kadri’nin Tetkik-i Mezalim Heyeti ile Anadolu’da yaptığı inceleme gezisinin ürünü olan Yaban’dan sonra Ankara, gelecek için umutların sergilendiği iyimser bir zemindir. Yakup Kadri; Halide Edip’le birlikte Ankara civarındaki köyleri seyrederken Halide Edip’in “Bu güzellikleri acaba kim terennüm edebilecek?” diye konuşması üzerine duygularını şöyle anlatır: “İçimden hangi güzellik demiştim. Etraf çıplak, kurak, gölgesiz, renksizdi, köy bir taş ve toprak yığını idi; havada pislik ve ufunet kokuyordu. Rast geldiğimiz insanlar, kadın, erkek, çoluk çocuk hep yüzlerine bakılmayacak derecede çirkin, pis ve pejmürde idi. Lakin sonradan düşündüm ki mutlaka güzelliğin bedeli olmaz, çirkinin de bedii vardır ve sanatta asıl hüner de çirkini güzelleştirmektir.” (Enginün, 2002, 284) Türk aydınının içine düştüğü kötümserlikten kurtulmaya başladığının işareti durumunda olan bu ruh hâli, Millî Mücadele devri eserlerinde gözlemlenen bir husustur ve olumlu etkilerle, sonuçlar hazırlar. İnebolu’dan Ankara’ya kadar konak yerleri, Cavit köyü, İsmail Çavuş ve hanı, Ankara büyük ölçüde yazarın gözlemlerinin zeminini oluşturur. Yaban’ın başına konan “Barbarların yaktığı Türk köylerine” ibaresi, yazarının ve kahramanı Ahmet Celal’in aydın duruşunun ifadesidir. Eski Saat’te, Fatih Rıfkı; ‘Mustafa Kemal’in asıl zaferinin Türk Milletine yeni bir iman aşılamak ve onun kötümserliğini yenmek olduğunu…’ söylemesi bu bakımdan anlamlıdır.

        Yakup Kadri’nin Anadolu’ya açılan, Ankara gibi vilayet, kaza ve köylerle beslenen romanlarında coğrafyayı genişlettiği konusu öne çıkar. Ankara romanının yazılışında payı olan ve öne çıkan pasajlar Panorama’da tekrar yazılmıştır. Yeni bir hayatın doğuşunun anlatıldığı Yaban’da, I. Dünya Savaşı sonunda Millî Mücadele ve savaştan sonraki yeni hükümet merkezi yani Ankara önemlidir. Ankara romanında somutlaştığı gibi yeni nesil; padişahı, eski harfleri, eski gümüş ve altın paraları tanımaz; sporu sever, kadın erkek arkadaşlığını normal bulur ve yadırgamaz. Hastalık derecesinde hassas değildir. Meseleleri derin düşünmez fakat iş görür. Bir evvelki neslin düşünceleri bu nesilde vakar, istekleri de irade olur. Yıldız Hanım bu nesli temsil eder.” (Akı, 2001, 118) 

        Bu bağlamda, Millî Mücadele’nin ardından Ankara’da meydana gelen gelişmeleri konu alan Ankara romanı; iktidarın ve gücün çarpıcı büyüsü; kararlılığı sağlam, iradesi tam olmayan, zihniyetleri de bitiren bir güçtür. Türk aydınının iki yüz yıldır tekrarlayıp durduğu hatalara karşı uyarıcı bir bakışla gelecek tehlikelere ışık tutar niteliktedir. 

        Ankara’nın değişim evreleri Selma Hanım’ın özel yaşamındaki değişim göstergeleriyle de paralellik arz eder. Yazarın romanda birbirinden bağımsız üç erkek ve üç temel mekân (Taceddin Mahallesi / Yenişehir / Cebeci) ile birlikte, inandığı ve yürekten bağlandığı Atatürk ideolojisi ve inkılâplarını bir roman formunda anlatmakta Üç bölümden oluşan Ankara’nın I. bölümünde, kentin Sakarya Savaşı (23 Ağustos-13 Eylül 1921) günlerinden 1922’ye kadar geçen süreci anlatılmaktadır. Ankara’nın ikinci bölümünde, 1922 ve 1926 yılları arasında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’nın ve Millî Mücadele Hareketi’ne destek veren kişilerin durumu anlatılmaktadır.

        1911-1931 arasında geçen 10 yıllık dönem, Türk dinamizminin üç kıtada toprağa gömüldüğü bir süreç olarak Osmanlı Devleti’nin genç, eğitimli ve donanımlı iki milyon genci peş peşe verilen savaşlarda yok olup gitmiştir. Savaş sonrasında İstanbul’a dönmek yerine Anadolu’nun bağrında kalmayı ve yeniden dirilmek için Ankara’yı seçen yeni yapılanma; iki küçük tepeye yaslanan Ankara’nın yüzünü Batıya çevirmiştir. Büyük ideallerle ortaya çıkan yeni Cumhuriyet’in yeni cazibe merkezi olan Ankara’da; Seyranbağları, Dikmen, Keçiören ve Çankaya’nın bağ evlerinin yerini yavaş yavaş konaklar almaya başlamış, Yenişehir sadece bir semt adı olmayıp, yeni bir hayat tarzının hem adı hem simgesi olmuştur. Batılılaşmayı, Cumhuriyeti ve yeni değerleri sığ bir Batı hayranlığı olarak anlayan bazı kesimler eğlence ve sefahat yarışına kapılarak, vatan için (!) çabuk ve kolay kazanmayı amaçlamışlardır. 

        İstanbul’un Beyoğlu, Şişli, Taksim gibi muhitlerindeki köksüz ve yoz batılılaşma anlayışı, bu sefer Ankara’ya yerleşen kesimin köşklerine taşınır. Atatürk’ün Çankaya bağlarındaki taştan yapılmış köşkü âdeta kuşatılmıştır. Romanın kahramanı Selma; yüksek ideallerle, hizmet etmek üzere Ankara’ya gelen, kocasından ayrılarak daha güçlü bir kişilik olarak gördüğü miralay Hakkı Beyle evlenmiştir. Para, güç ve nüfuz sahibi insanların, Millî Mücadele’nin zafer kazanmış, itibarlı tipler bu sarhoşluğun içine düşmüşlerdir. Selma, Yakup Kadri ve gazeteci Neşet Sabit’in gözü ile anlatılan olaylarda 1930’ların Ankara’sı sergileyerek, yenileşme hareketinin kusurlu yönlerini ve yapılan hataları gösterilmeye çalışılmıştır. Yeniden doğuşun üç bölümde hikâye edildiği etkili bir anlatıma sahip olan Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm: Sakarya Savaşı öncesi (1922’ye kadar), ikinci bölüm: Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar (1926’ya kadar), üçüncü bölüm: Cumhuriyet sonrasının 14. ve 20. yıllarını kapsar (1937-1943’e kadar). Romanın konusu bu üç dönemin Ankara’sıdır ve üç bölüm hâlinde gelişen olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma’nın hayatı üç bölümde, üç ayrı erkekle geçerken; arayışı, Ankara’nın arayışı, yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise dönemin göstergeleri anlamında birer simge durumundadır.

        Romanın birinci bölümünde Millî Mücadele’de Ankara’nın durumu ve İstanbul’dan gelenler üzerindeki etkileri konu edilir. Bu değerlendirmelerin çoğu yazarın gözlem ve izlenimleri üzerine kurulmuştur. Eserin kahramanı Selma, bir İstanbullu olarak başlangıçta bir uyumsuzluk çekse de Millî Mücadele’nin kalbinin attığı yerde bulunmaktan mutlu olmaya başlar. Ankara, ‘bir enerji ve cazibe merkezi’ olarak 1921’lerin “yegâne manası” gibidir. Selma, Mustafa Kemal’in evini gördükten sonra büyük bir değişim içinde kalır. Cepheye giderek hastabakıcılık yapmaya başlar. Hastanede tanık olduğu durumlar, yaşadığı sahneler bu mücadelenin başarılacağı yönündeki inancını kuvvetlendirir. Genç kadın; ‘fikirce, hisçe bütün benliğine şamil bir inkılabın kaynağı’ olur ve daha önce tiksindiği yerleri, insanları sevmeye başlar. Bu ruh değişimi ve olgunluk süreci, bireyin kendi içinde büyümesi Yakup Kadri’nin kişiliğinde de kendini göstermiştir. Mütareke yıllarından başlayarak ferdi varlığı, milletin varlığından ayrı bir şey değildir. O yılların Ankara’sını oluşturan toplumsal gruplar 1922 yılında yazılan Ankara romanında; Ankara’nın üç safhasını Sakarya Savaşı günlerini, zafer sonrasını ve yeni Cumhuriyeti onuncu yılından yirminci yılına kadar olan devreyi anlatarak 1942’lerin Ankara’sını tasavvur eder. Yakup Kadri; zaferin sarhoşluğu ile İstanbul’dan Ankara’ya, Anadolu’nun bu sağlam değerlerini bozmak için gelenler, bu ütopyayı gerçekleştiremeyerek yeniden İstanbul’daki kozmopolit hayatlarına dönerler. İlk iki bölüm gerçek hayattan izler taşırken üçüncü bölümün sonu yazarın gelecek tasarımının ve hayallerinin yansımasıdır.

        Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yakup Kadri’nin bu hayali, Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramı’yla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Yeni Türk milleti ilim, imar, iktisat, güzel sanatlar sahasında büyük bir gelişme içerisindedir ve Ankara’nın çehresi değişmektedir. Yeni stadyumlar, yeşil çimenli sahalar, büyük fabrikalar, büyük binalar, alaca halk yığınları ve coşkuyla kutlanan büyük bir bayram havası, bu ütopyanın somut görüntüsünü oluşturur.

        Yakup Kadri, romanlarında içinde yer aldığı “Kadrocu” bir aydın bakış açısıyla, Kurtuluş savaşını İstanbul, Ankara, cephe, köy, bürokrat, köylü, aydın, halk yönleriyle bir bütün olarak işleyen romancıdır. Millî Mücadele’ye bakışı; bütün eserlerinde önemli yer tutan yazar Yaban’da, köylünün gözüyle bir aydının üzerinden verdiği görüntü, Sodome ve Gomore de Mütareke İstanbul’unun düşmanla iç içe yaşayan yerli iş birlikçilerin tablolarını sunarken, Ankara romanının ilk bölümü, Ankara’yı askeri, devlet memuru, yerli halk, tüccar ve yeni kurulan bir başkent perspektifinden sergilerken savaş cephelerinden, ordudan ve komutanlardan da kesitler sunar. Romanın son iki bölümü daha sonra yazılan Panorama’larda savaş sonrasının eleştirel bir bakışla irdelemesini içerir. Zeki Coşkun’a göre; “Sodom ve Gomore işgal ve Kurtuluş Savaşı dönemindeki İstanbul’un romanı ise, Yaban ‘o sırada Anadolu’, Ankara’nın ilk bölümü de ‘o sırada Ankara-Karargâh’ şeklinde okunabilir. Yazılış ve yayınlanış sırasına göre bakıldığında, birinin bittiği yerde öteki başlar.” (Balabanlılar 2003,100)

        İnebolu yoluyla İstanbul’dan Anadolu’ya geçen Yakup Kadri heyecanlı ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaştığında, olayları dış görünüşleriyle değerlendirmeye çalışanların Ankara şehrindeki ‘tecellinin sırrını’ anlayamayacaklarını, mazlum ve mağdur millet için de ilahi nefhanın estiği yer Anadolu’nun en harap bir kasabası olan Ankara’dır” diye dile getirecektir. Ergenekon’da Ankara’ya dair izlenimlerini anlatmayı sürdüren (s. 110) yazar, bir başka yazısında; “Ankara’nın manzarası şehir itibariyle şöhret ve ehemmiyetle mütenasip bir heybet ve ihtişam arz ediyor. Türk milliyetçilerinin hükümet merkezi bir yangın harabesinden başka bir şey değildir. Bütün dünyaya kafa tutan ve garp aleminin mütecaviz ve müstevli dalgalarına karşı şarkın eşiğinde yegâne geçilmez seddi teşkil eden Büyük Millet Meclisi, bu harabenin bir kenarında tek katlı, mütevazı, küçük bir binaydı. On yıllık mütenedi bir mücadeleden sonra hala sayısız düşmanlarla dövüşen Türk milletinde azim, irade, kuvvet ve kahramanlık, fazilet ve ümit namına ne varsa hep bu yalın kat binanın içinde bulunuyor. Zarf ile mazruf arazında ne büyük tezat! Fakat, Türkün ruhundaki hayati ve ahlaki fazilete o emsalsiz ulviyet ve mahareti veren asıl bu tezat değil midir” (Vatan Yolunda, 100) diye konuşur.

        Yakup Kadri 1938 yılında yazmaya başladığı ancak 1946’da basılabilen Atatürk monografisinde, “Bizim ilk gençlik yıllarımız bir milli kahramana hasretle geçti” diye başlar. (Karaosmanoğlu, 1981: 9) İsviçre’de tedavi gördüğü sırada Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasına dışardan ve düşman basınından baktığında, Türklüğe karşı batının tutumu ve Türkler hakkındaki düşünceleri 29 yaşındaki Yakup Kadri’yi çok incitmiştir. Hatıralarında, ‘Atatürk’ adını o sıralarda duyduğunu, Çanakkale Zaferi ve onun kahramanlarından Mustafa Kemal Paşa adının gönüllerde yeni bir ümit filizlendirdiğini anlatırken, “İsviçre’nin olsun, Fransa’nın olsun, İngiltere’nin olsun, bütün gazeteleri başımıza gelenleri azımsıyor, Türk milletinin yer yüzenden kazınmasını, Türkiye’nin dünya haritasından silinmesini istiyordu. Dünya amme-efkarı o derece aleyhimize kışkırtılmıştı ki, bizim için Türk sıfatıyla ne sokakta serbestçe dolaşmanın, ne pansiyonlarda, otellerde, kahvehanelerde rahat ve huzurla oturup kalkmanın imkanı kalmıştı.” (Enginün 2001, 111) derken sağlık durumunu unutmuş, bir an önce ülkesine dönme isteğiyle kıvranmaya başlamıştır. Ankara’yı uzaktan destekleyen Yakup Kadri’nin bir süre sonra Ankara’ya çağrılmasını sağlayan İkdam yazıları ve onlardan oluşturulan Ergenekon kitabı bir dönemin olduğu kadar Yakup Kadri’nin de romanıdır.” (Öztürk, 2014: 150). Yakup Kadri, Yaban, Ankara, Panorama romanlarında Atatürk’ten bahseder. Millî Mücadele’de Atatürk ile omuz omuza vererek savaşın safhalarını anlatır. Onun Türk milleti ile olan bütünlüğünü, bir lider ve trajik bir kahraman olarak tarif eder. Yazarın Millî Mücadele’nin başlangıcından 1974 yılına kadarki yazılarında, en çok bahsettiği şahıslardan biri Atatürk’tür.

         Atatürk monografisinde halkın yarattığı bu kurtarıcı portresini muhayyilesini de katarak şu şekilde tasvir eder: “… birçok hamasi menkıbeler, ruhu bir deniz gibi coşturan dinamizmasıyla birbirini takip etmekte ve muhayyilemizde, keskin profili otuz ikilik topların fasılalı ateşinde parlayıp sönen, sönen parlayan bir genç kahramanın yalın endamı çizgilenmekteydi. Bu kahraman, bu genç kumandan – halkın söylediğine göre – yanında bir avuç süngülü askerle, yerden, gökten, denizden kopan mütemadi bir gülle, kurşun ve şarapnel sağnağının ortasında muttasıl ileri doğru atılıyor ve kollarıyla kızgın boyunlarından yakalayıp denize yuvarlayacakmış gibi düşmanın sıra sıra topları üstüne saldırıyordu. Bu insan, ateşte yanmıyordu. Vücuduna kurşun işlemiyordu ve zırhlıların attığı gülleler başının üstünde munisleşmiş yırtıcı kuşlar gibi geçip gidiyordu. Kimdir, bu acayip adam? Nereden peydah olmuş? Adını hiçbir gazetede, hiçbir resmi tebliğde görmedik, okumadık. Fakat, halk onun adını da biliyordu: Mustafa Kemal diyordu. Bir paşa mı? Bir miralay mı? Kimi bir paşa, kimi bir miralay olduğunu söylüyor. Zaten rütbesinin ne önemi var? Böyle adama rütbe ne ilave edebilir?” (Enginün 2001, 111)

        Yakup Kadri, Atatürk’le ilk görüştüğünde çok heyecanlı olduğunu belirttikten sonra gözlem ve tasvirlerini şöyle dile getirir: “Mustafa Kemal Paşa, sivil giyinmiş, ortadan biraz daha boylu, zayıf ve sarışın bir zattı. Gazetelerde gördüğünüz resimlerden hiçbirine benzemiyordu. Kendisi bu resimlerin hepsinden daha sevimli, daha canlı, daha müstesna bir simaydı. Yüzü renk ve çizgi itibariyle bir tunç parçası üzerine oyulmuş bir eski madalyonu andırır. Elmacık kemikleri çıkık, ağız kemikleri kuvvetli ve alnı sertti. Ve bu yüzün bütününde çok zahmet görmüş, çok uğraşmış, çok düşünmüş kimselerin çehresindeki ifade vardır; fakat, hiçbir yorgunluk emaresi göstermemek şartıyla. Kısık ve sıcak bir sesle konuşuyor, mavi gözleri muammalı nazarlarla bakıyor, vücudunun kımıldanışları genç bir parsın kımıldanışları gibi sevimli, munis bir tarzda haşin ve çeviktir.” (Ergenekon, 110)

        Atatürk’ü çeşitli cepheleriyle 1938 yılında Prag’da yazmış olduğu ve 8 yıl sonra basılabilen monografisinde inceleyen Yakup Kadri, Ankara romanında, kahramanlarının gözü ve tepkileri ile bir kişilik olarak ele alır. Atatürk, eserin birinci ve üçüncü bölümünde görünür. Selma bir at gezintisinde, Çankaya’yı görmek isteyince, yukarılarda ona “… biraz ötede bir küçük yarın uçunda, kocaman ağaçlar arasından, kayalara yaslanmış dört köşe bir taş bina”yı göstererek “İşte, Paşa’nın evi burası! “Daha yeni naklettiler, kira ile oturuyorlar!” derler ve Selma bu mütevazı yapıyı görünce hayretler içinde kalır: “… Milli hareket başının Ankara’da ne kadar sade yaşadığını biliyordu fakat bu sadeliğin derecesini kendi gözleriyle tayin ederken bir mucize karşısında gibi hayret ve heyecana düşmüştü. Ne! Bütün dünyanın kendisinden bahsettiği adam, bu kayaların dibindeki tavşan kulübesinde mi oturuyordu? Genç kadının gözleri önünde Londra’da Westminster sarayının, Paris’te Elysee’nin, Washington’da White House’un resimlerde gördüğü muazzam ve muhteşem siluetleri tecessüm etti. Bunların yaldızlı tavanları altında, belki şu dakikada, şu kulübede oturanın adı söyleniyordu. Bu kulübenin sahibi mi? Mustafa Kemal Paşa şüphesiz o bile değildi.” (s. 68 )

        Selma; savaş esnasının karmaşasında da gördüğü Atatürk’ün vakur ve sakin çehresinin kendisine ne kadar huzur ve güven verdiğini hatırlar: “… Eskişehir istasyonunda, ara ve aman vermeyen bir ateş yağmuru altında Büyük Şef’in sakin, kararlı ve destani çevresini de görmüştü. Tahliye edilen kasabanın bozgun kalabalığı ortasında, keskin ve sıcak bir sesle emirler veriyor; yanında duran Garp cephesi kumandanına hemen hemen gülümseyerek bir şeyler söylüyor ve Ankara’ya ilk kafileyi götürecek olan trene son yolcunun binmesini bekliyordu. 

        Mustafa Kemal Paşa’nın bu mahşer içindeki silueti Selma Hanım’ın hayalinde o kadar derin nakşolmuştu ki, bunu o küçük teferruatına kadar hatırlıyordu. Üzerinde nefti bir avcı kostümü vardı. Bir gümüşi kalpak, gür ve uçları yukarıya doğru kıvrık sarı kaşlarını hizasına kadar iniyordu. Bütün bir ırkın asaletini taşıyan, uzun parmaklı, güzel elleri bir kehribar tespihle oynuyordu. Sanki, bir istirahat saatinde bahçesinde dolaşan bir genç alile reisi gibiydi ve sanki gökyüzünden durmaksızın yağan şeyler bir yaz yağmurunun ilk damlalarıydı. Selma Hanım’a, asıl, en büyük, en derin ve en sarsılmaz huzuru, emniyeti veren de işte, büyük Şef’in ona bu ilk ve son görünüşü oldu.” (Ankara, 87, 88) demektedir.

        Bu heyecan verici tecrübe ve etkilenme roman kahramanının ruh büyümesini tetikleyen, duygu ve düşüncelerini değiştiren hadiselerin başlangıcını oluşturur ve “Ankara’ya, Ankara’nın ifade ettiği milli manaya bağlılığını artırır. İdeali, kurtuluş ümidi artan ve Türklüğe bakışı değişen genç kadın, Cebeci hastanesinde gönüllü hastabakıcılığa başlar. Sakarya Zaferi, dalga dalga büyüyüp Ankara’ya ulaştığında halk gibi bunu doğal bir şey olarak karşılar: “Bütün Ankara’da gösterişsiz bir sevinme vardır. Bu bayraksız, donanmasız, davulsuz, zurnasız bir zafer bayramı oldu. Çünkü sevinç, yanık topraklardaki sular gibi, hep içe çekilmiş, yüreklere sinmişti.” (Ankara, 92) 

        Ankara yerlilerinin durgun yüzlerindeki gülümsemenin manasını anlayacak kadar Selma Hanım onlara yaklaşmıştır. Kurulan yeni devlette öğretmen olarak görev alan Selma, romanın üçüncü bölümünün başladığı anlatımda Mustafa Kemal’i yine canlı duygulanmalar içinde hatırlar: “Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü bayramında, Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştu. Bu hitabe Türk milletini, ilim sahasında, unvan ve iktisat sahasında, güzel sanatlar sahasında taze, şevkli ve toplu bir hamleye davet ediyordu.” (s. 161)

        Ankara Ulus’taki 19 Mayıs Stadyumu’nun yerinde bulunan “çam tahtalarından, derme çatma” tribünlerin birinde “civar köylerden, kasabalardan gelmiş bir alaca halk yığınına “hitap eden Mustafa Kemal’in profili, dinleyiciler arasında bulunan Selma Hanım’ı çok etkilemiştir: “Bu profilin en belli, en göze çarpan hususiyetleri, alında, göz yuvasında ve çenede toplanmıştı. Bu alın, çok geniş olmamakla beraber, eski Yunan heykeltıraşlarında bir genç ilah kafası örneği olacak derecede mevzun, ahenkdâr ve traşîde idi. Göz oyukları çukur değildi, fakat, bakışlarının derinden, çok derinden gelen bir hali vardı. Ve bütün yüzün enerjisi çenede toplanmış gibiydi. Bu kuvvetli, bu sert çene, kendi gücünden emin bir yumruk gibi hafifçe öne doğru uzanıyordu. Ve aynı ses… Selma Hanım’ın bundan on iki, on üç yıl evvel, bir kere, Eskişehir istasyonunda işittiği sıcak ve tesirli sesti.” (s. 162)

        Halkın içinde, onun sesi olarak gösterilen canlı, dinamik, sevilen önder portresi, Ankara’nın masal çağıyla da özdeşleşmiştir. Nitekim, Yakup Kadri, Ankara romanın üçüncü baskısı yapılırken ‘Bir Not’ başlığı ile koyduğu açıklamada; “Otuz yıl önce yazdığım bu roman, üçüncü baskıya vermek üzere gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki, burada hikâye ettiğim devri bir somnambül hali içinde geçip gitmiştim.  Fakat, bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye. Kitabın birinci bölümünde belirlemeye çalıştığım milli mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum. Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, o zamanlar, bir gün gelip öleceğin aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum. Şimdi; o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor, fakat, biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından, hâlâ romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.” (Ankara, s.17) demektedir.

        Yakup Kadri, kurduğu ütopyasının ve geleceğe yönelik hayallerinin kırıklığı içinde konuşurken oldukça mutsuzdur: “Ankara, bütün manasıyla bir orfe masalını yaşamağa başlamıştı ve bu masalın kahramanının, saçlarındaki güneş, gözlerindeki gök parıltısıyla daima taze, daima coşkun bir ezeli gençlik kaynağı gibi yeşil Çankaya tepesinde, çağladığı ve onu mevcudiyetinden bir şelalenin daima aşağıya doğru aktığı his olunuyordu.” (s. 167) der.

        Romanın sonu Cumhuriyet’in 20. yıldönümü ile biter… Selma 1942 yılındadır, kutlama hazırlık komitelerinden biri içinde görevlendirilmiştir. Ancak Yakup Kadri’nin geleceğe ait bu tasavvuru gerçekleşememiş, ölüm döşeğinde bulunan Atatürk 15. yıldönümü törenlerine bile katılamamıştır. Bu döneminde de Çanakkale, Millî Mücadele günlerindeki kadar yeniden efsaneleşen Atatürk’ün; “… nice düğün günlerinin, nice destani milli bayramların bir araya getirip kaynaştıramadığı gönüller belki de bu yas gününün ıstırabı içinde akıbet birleşmesini, hep bir araya gelip haşır ve neşir olmasını bilecekti…” (Panorama, 279) hastalığı ve ölümü de, farklı kutuplara ayrılmış aydınları yeniden bir araya getirmiş ve birleştirici olmuştur.

        Millî Mücadele sürecinde Anadolu halkı ve kamuoyu açısından farklı kesimler ortaya çıkar: Ankara merkezli ölüm-kalım savaşı verilirken türedi zenginler, açıkgözler vilayet merkezlerinde, kasabalarda zengin olmanın yolunu bulmuşlar, fırsatları kendi lehlerine çevirmişlerdir. Yakup Kadri Ankaralı Sungurluzade’leri romanında tanıtırken şöyle der: “… Ankaralılar arasında hiç kimse bunların adını sanını bilmediği için, Büyük kavganın ikinci yılı, birdenbire ne gibi işlerle zengin oluverdiklerini hatırlamaz. Hatırlasa bile, buna şaşılacak bir şey bulamazdı. Zira, büyük kavgada cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara’da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri, en tabii hadiselerden biri halini almıştı. Onun içindir ki, günün birinde, Sungurluzade’ler; Tahtakale’de (….) hanındaki mağazalarını açıp işe başladıkları vakit, Ankara iş ve ticaret alemi, bu yeni müessesenin varlığını, alışkın bir tavırla kabul etti.” (s. 34)

        Yakup Kadri’nin romanlarında önemli bir yer tutan Atatürk; Türk milletini felaketin, yok oluşun eşiğinden kurtaran bir kahraman, yeni bir devlet ve millet yaratan dahi, halkıyla bütünleşen bir önder ve (promete gibi) ‘trajik’ bir kahraman olarak görülmüş ve öyle gösterilmiştir. (Enginün, 1983, 41) 

        Panorama’da Yakup Kadri’nin düşüncelerini temsil eden Halit Ramiz’in, Atatürk’ün heykeli karşısındaki düşünceleri bugün için de çok şey anlatıyor gibidir; “… O sağlam, memleketin mukadderatı her sarpa sardıkça etrafındakilerin gözleri ona hep bu sualle (Ne yapacağız? Akıbetimiz ne olacak?) çevrilmez, dudaklar hep bu suali mırıldanmaz mıydı? Kaç kere, her şeyin kaybolduğu, her ümidin kesildiği anlarda, ondan bu tarda medet istenmez miydi? Tehlikeli bir düşman hücumuna uğrayan kumandan, elindeki idare dizginlerinin gevşediğini hisseden devlet adamı, yolunu şaşıran politikacı, onun irşad ve nasihatine başvurmaz mıydı? Hatta Büyük Millet Meclisi bile, arada bir, büyük karar günlerinde, fırtınaya tutulmuş bir gemi gibi çalkalanmaya başladığı zaman, kaptan mevkiine onu çağırıp dümeni ona teslim etmez miydi? Kaç defa, -iki hafta önce- zor duruma düşmüş tümenler - iki hafta sonra- onun kullandığı bir cebirle harp tarihimizin en şerefli meydan muharebesini kazanmış; kaç defa yurdun dört bir köşesini saran isyan yangınları, onun bulduğu çareyle bastırılmış; kaç defa uçurumun kenarına kadar gelen bu toplum onun kılavuzluğunda selamet yoluna çıkmış değil miydi? 

        Şimdi yine bir uçurumun kenarına geldik. Söyle, selamet yolu nerede?” (s. 464)

        Şeklinde Atatürk heykeline sorular soran Halit Ramiz’in karşısındaki tunçtan Atatürk, küskün bir halde sus