Genel Çizgileriyle “Millî Mücadele” Sineması

Mayıs 2019 - Yıl 108 - Sayı 381



        Uzak yakın demeden geçmiş, gelecek ve dahi güne dair her türlü anlatıda hikayeleştirmeye yer verilir, özel, tüzel veya genel bir anlatım dili kullanılır. Bu dil, konuyu olduğundan farklı gösterebilir, farklı mecralara sürükleyebilir veya farklı anlamlar yükleyebilir.

        Bu durum politika dahil her alana birebir uygulanabilir ve görülen odur ki, konunun gerçek anlamda gerçekle bir bağı yoktur. Gördüğümüz, görmek istediğimiz, inandığımız, inanmak istediğimiz hatta bazen inanmamız gerektiğini düşündüğümüz bir gerçeğimiz vardır. Bir tür sanal gerçeklik denilebilir buna.. Ya da bir tür sanat gerçekliği…

        Nerede olduğumuz, nereden baktığımız, ne amaçladığımız, kime veya neye inandığımız bizi başlangıçta öyle düşünmesek de taraf yapar. Yazı geleneği yerine sözlü anlatımı tercih eden bir kültüre mensup iseniz başka bir yere, yazılı kültüre sahip ama kendine yontan bir geçmişe sahip iseniz farklı bir yere varırsınız.

        Olay öncelikle hangi dili, ne amaçla, nerede ve nasıl kullanacağınızla alakalıdır. Edebiyat dili kullanacaksanız onun kurallarını, sinema dili kullanacaksanız onun izlerini takip etmek durumundasınız. Kendinize ait yolunuz olsa da bir yerden sonra size verilen, kodlanmış kurallar silsilesine uymak zorunda kalırsınız.

        -Millî Mücadele… İstiklal Harbi… Kurtuluş Savaşı… / -Sinema…

        Bu iki kavram kendi başlarına çok derin anlamlar taşır. Yapmanız ya da anlatmanız gereken bu ikisini bir araya getirmek ise nerede duracağınızı, nereye bakacağınızı iyi ölçüp biçmeniz gerekir. İlki gerçektir ve vardır. Farklı yönleri olan tarihi bir gerçektir. Kurallarını bir milletin koyduğu yaşanmış bir süreçtir.

        Sinema ise yoktur ve var edilecekse bunun kendi kuralları içinde olması gerekir. Yani gerçek değildir, gerçeğin peşinde görünse de gerçeğin ta kendisi olması hiçbir şekilde mümkün değildir. Gerçek, olandır. Sinema ise olanı en iyimser bakışla bin tane farklı unsur kullanarak ve sayısı belirlenemeyecek kadar çok bakış açısıyla anlatacak olandır. Ve sinema bunu, olup biteni görmemiş bir şahit sıfatıyla yapacaktır.

        Çatışma… Çatışma olmadan sinema yapılmaz.. Aynı edebiyat gibi.. Aynı diğer sanat dalları gibi..  Aynı yaygın ve yaygın olmayan diğer anlatım/anlatma yollarında olduğu gibi.. 

        Suçlu, masum, gurur, kibir, ihanet, masumiyet, her şeyi olan, hiçbir şeyi olmayan, hain, fırsatçı, inanan, inanmayan, farklı düşünen, kendini arayan, zafer, yenilgi, aşk, aldanma, aldatma, tarih, gün, gelecek ve daha yüzlercesi…

        Vatan, millet, gelenek, görenek, örf, adet, tabular, resmi düşünce, halk, gerçek, bilinen gerçek, bilinmeyen gerçek, söylenen gerçek, anlatılan gerçek, halkın nabzı, değişim, inanç, iman, ideoloji, fikirler, çağ ve çağın neresinde olduğunuz, dünya ve dünyanın neresinde olduğunuz ve yüzlercesi..

        Konu, yapımcı, sermaye sahibi, fikir sahibi, senaryo, senarist, uyarlamaysa eser sahibinin bakış açısı, yönetmen, ışık, ışıkçı, ses, sesçi, bütçe, izinler, imkanlar, hava, oyuncu, figüranlar, kılık kıyafet, yer, renk, renkçi, yapım sonrası, pazarlama, dağıtım, sinema salonları, seyirci, reklam, tanıtım ve yüzlercesi..

        İşte bu son üç paragrafta dile getirilenler öz itibariyle sinemanın temel ihtiyaçları.. İşte bu yüzden sinema yedinci sanattır. Olağan üstü zorlukları bünyesinde barındırır. Aşağıdaki örnek bunu açıklar niteliktedir:

        GERÇEK: Atlılar, hücuma geçerler.

        ROMAN: Atlılar, düşmanı yok etmek için bütün güçleriyle saldırıya geçerler.

        SENARYO: Atlılar, harekete geçerler.

        SİNEMA: Atlar geldi mi, biniciler nerede ?

        Sinemamızda Millî Mücadele

        Bilinen on bin yılı aşkın tarihi boyunca hep millî mücadele içinde olmuş bir milletiz.. Vatanını atının terkisinde taşıyan bir millet olmamızla ilgili bu… Günümüzde ise olup bitene baktığımızda halen devam ettiği anlaşılan “Millî Mücadele” kavramından söz ettiğimizde, İstiklal Harbimizi, Kurtuluş Savaşımızı anlıyoruz. 

        Süreci ifade etmek için “Millî Mücadele”, “Kurtuluş Savaşı” veya “İstiklal Harbi” tabirlerini kullanmamız bile toplumsal ayrışmalarımızdan dolayı bazen aynı yere götüremiyor bizi. Ne yazık ki seçilen kelimeler biz ele veriyor ve diğer yaklaşımlara tavrı olan bir konuma taşıyor. Yani henüz isim aşamasındayken bile ortak bir zemine gelmekte güçlük yaşıyoruz.

        Sinema, Osmanlı’nın son yıllarında ulaşır bize. Bugünkü Makedonya’da Manaki Kardeşlerin çalışmasını ilk Osmanlı Sineması örneği olarak kabul edersek, İlk Türk Sineması örneği olarak Fuat Uzkınay’ın 1914 ‘te çektiği “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” adlı çalışmayı görebiliriz. Bilindiği üzere Osmanlı Rus Harbi’nin neticesinde Ruslar Yeşilköy’e kadar gelirler ve burada bir anıt dikerler. Uzkınay’ın filmi bu anıtın yıkılışını anlatır. Filmin bir örneği ne yazık ki elimizde yoktur ve üzerinde konuşulmaya devam edilmektedir.

        Fuat Uzkınay daha sonra da bu alanda çalışır ve İstiklal Harbi’nin pek çok cephedeki mücadelelerini ordu destekli yapımlarla belgeler. Çok ciddi emek isteyen bu çalışmalarda savaş sahneleri canlandırılır. Bugün elimizdeki görüntülerin önemli bir kısmı onun çalışmalarından alınan kesitlerdir.

        Çanakkale’ye Dair

        Çanakkale’den mi başlar bizim Kurtuluş Savaşımız ? Bu soruya verilecek “Hayır” ya da “Evet” cevabı aynı anlama gelir. Halk zaten bu ikisini birleştirmiş durumdadır. Biz de ayrı düşünmesek yerinde olur.

        Çanakkale’yi anlatan filmler arasında yerli yapımlar yanında Avustralya, İngiltere ve herkesin bir araya toplandığı ortak yapımlar da var… Bu filmler arasında sadece Çanakkale Savaşını anlatanlar olduğu gibi, daha sonraki süreci kapsayan filmlere de rastlanıyor.

        Tell England (Anthony Asquitt, Geofrey Barkas 1931), Çanakkale Aslanları (Turgut Demirağ, Nusret Eraslan 1964-1965),  Bir Millet Uyanıyor (Muhsin Ertuğrul 1932), Bir Millet Uyanıyor (Ertem Eğilmez 1966),  Gelibolu-Gallipoli (Peter Weir 1981),  Son Kale: Çanakkale (Ahmet Okur 2004), Çanakkale Savaşı Gerçeği ve Gelibolu (Tolga Örnek 2005), Çanakkale Geçilemedi/Revealing Gallipoli  (Wain Fimeri 2005),  Çanakkale Destanı 1915 (Kürşat Kizbaz 2005), Kınalı Kuzular: Bedeli Çanakkale’de Ödendi (Tunç Davut 2006), Çanakkale Geçilmez (Orhan Bal çizgi sinema 2008), Çanakkale 1915 (Yeşim Sezgin 2012), Çanakkale Çocukları (Sinan Çetin 2012), Çanakkale Yolun Sonu (Kemal Uzun, Serdar Akar 2013), Sarı Siyah (Levent Akçay 2013), Son Umut (Russell Crowe 2014), Son Mektup (Özhan Eren 2015), Deadline Gallipoli (Michael Rymer dizi 2015), Çanakkale Yüzyıllık Mühür (2015),  Queen of the Desert (Werner Herzog 2015), Türk İşi Dondurma (Can Ulkay 2019)

        Girişte sözünü ettiğimiz bakış açılarının ve konumlarımızın bizi nerelere götürebildiğinin örneklerini bu filmlerde de fazlasıyla görebiliriz. Nazilerle savaşmaya gelen, kendilerine kimlik arama ve tarih yazma sevdasıyla yola çıkmış  Avustralyalı, Yeni Zelandalı, niye getirildiğini bilmeyen Pakistanlı, Hintli Müslüman askerler, İngilizler, Fransızlar…  Ve Almanya ile birlikte aynı safta yer alan Osmanlı… Tabii bu arada kendilerini bilinen Çanakkale tarihimizden akıllarınca silen, bunda da kısmen başarılı olan Amerikalılar.. Pek azımız bilir ABD’nin savaşa çok ciddi lojistik destek verdiğini..

        Bu hengame nasıl olur da tek bakış açısıyla anlatılabilir ki ? Tabii ki anlatılamıyor ve farklı yerlere giden, farklı amaçlara hizmet eden eserler ortaya çıkıyor.

        Uyarlamalara Dair

        Başlangıçtan günümüze çekilen Millî Mücadele’yi anlatan filmlerin büyük bir çoğunluğu uyarlamadır. Edebiyatın sinemadan evvel bu konuya yönelmesi çoğu önemli sayılabilecek eserler vermiş olması, ülkemizin şartları ve sinemanın gelişim evreleri düşünüldüğünde anlaşılır bir durumdur. Dünya genelinde de seyirler benzer şekilde olmuştur.

        İlk filmimiz “Ateşten Gömlek” bir Halide Edip uyarlamasıdır (Muhsin Ertuğrul 1923). İkinci Kurtuluş Savaşı filmimiz olan “Bir Milet Uyanıyor” (Muhsin Ertuğrul 1932) da bir uyarlamadır ve senaryo Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu tarafından yazılmış, daha sonra eser kitap haline getirilmiştir. 

        Diğer uyarlamalar: Refik Halit Karay’ın “Çete” adlı eseri 1950’de, Esat Mahmut Karakurt’un “Allahaısmarladık” adlı eseri aynı isimle 1950 ve 1966’da uyarlanır. ihsan Koza İpekçi -İstiklal Madalyası, Şükufe Nihal Başar -Domaniç Dağlarının Yolcusu, Cevdet Perin -Hürriyet Şarkısı, Aka Gündüz -İki Süngü Arasında, Ziya Şakir -İstiklal Harbi, Samim Kocagöz -Kalpaklılar, Mükerrem Kamil Su -Ateşten Damla, Oğuz Özdeş -Dağ Başını Duman Almış, Fahri Celal Göktulga -Keloğlan Çanakkale Savaşı, ……..

        Bu liste uzayarak devam ediyor. Bu filmlerin içinde uyarlama sınıfına girmeyenlerin de çoğu bir şekilde tekrar filmleri, izinsiz konu kullanımı ve ortak tarihi değerlerin anlatılıyor olması gibi vesilelerle dolaylı birer uyarlama özelliği taşımaktadır.

        Halide Edip deyince, millî mücadelenin önemli bir figürü canlanır gözümüzde. Adıvar’ı Millî Mücadele’nin sembol isimlerinden biri, kadın kahramanlarımızın en tanınanı, Sultanahmet mitinginin ateşli konuşmacısı olarak algılayabiliriz. Türk edebiyatının en bilinen simalarından biri olarak değerlendirip cumhuriyet sürecine katkılarıyla da anabiliriz. Amerikan mandası emellerinden bahsettiğimizde, Vurun Kahpeye adlı eserinin bir bölümündeki tartışılır düşüncelerine baktığımızda ise açık konuşmak gerekirse nereye varacağımızı anlamamız zorlaşır. 

        Vurun Kahpeye üç defa sinemaya uyarlanmıştır. (1949’da Lütfi Akad, 1964’te Orhan Aksoy, 1973’te Halit Refiğ.) Filmde yer alan taşlanma, sahneleri sanki buna benzer örnekler yüzlerce defa yaşanmış, bu film de onları temsilen yapılmış gibi yanlış bir algı oluşturmuştur.

        Adıvar’ın Ateşten Gömlek (Muhsin Ertuğrul 1923) adlı eseri diğer eserlerinden daha ön plana çıkmış, millî mücadele sinemasının sembol filmlerinden olmuş, daha sonra da sinemaya yeniden aktarılmıştır (Vedat Örfi Bengü 1950). Adıvar, “Türkün Ateşle İmtihanı” adlı eserinden 1987’de uyarlanan “Ateşten Günler” adlı eseriyle de Kurtuluş Savaşı sinemasının önemli kaynaklarından biri olmuştur. Pek çok filmde de ondan alıntılar, esinlenmeler olduğundan söz edilebilir.

        Konular ve Yaklaşımlar

        Bu filmlerde ortak konular işlenmesi anlaşılır bir durumdur. Halkın gönlünde Çanakkale ile başlayan Kurtuluş Savaşı, bu filmlerde de bir başlangıç noktası olarak görülür. Bunun da ötesinde önemli sayıda filmin kahramanı bir şekilde Çanakkale gazisi olmuş, savaş tecrübesine sahip kişilerdir.

        Savaş ve kahramanlık olguları genelde erkeklerin dünyasının bir parçası olarak algılanır. Kurtuluş Savaşının anlatıldığı eserlerde beklenenin aksine kadın kahramanlara özel önem verildiği görülür. Bu, savaş boyunca ciddi oranda kadın kahramanımızın olmasıyla alakalıdır. Bu durum aynı zamanda sinemaya temellik eden konulardan biri olan “Aşk” kavramının işlenebilmesine de vesile olur. 

        60’lı yıllara kadarki filmler siyah beyaz olduğu gibi konular da siyah ve beyazdır. Konu iyilerle kötülerin mücadelesi üzerinden yürütülür. Ana konu yer yer işgal güçleri ile mücadeleden kopar ve İstanbul hükümetiyle savaşa dönüşür. Bazen de düşman güçler bir kenara bırakılarak yerel çetelere yönelinir. Öyle ki genel film haritalarına bakıldığında çoğu filmde ana düşmanla ve azınlık çeteleriyle mücadele filmin yarısını oluşturuyorsa diğer yarısını filmdeki tabirle padişahla, padişah taraftarlarıyla mücadele oluşturur. Kimileri bunu “Resmi ideoloji bu şekildeydi.” şeklinde açıklamaktadır ama pek çoğu bireysel bakış açılarına dayanmaktadır.

        Resmi ideoloji millet kavramını, “Türk” kimliğini öne çıkarmıştır. Mevcut şartlar göz önünde bulundurulduğunda bu bir ihtiyaç ve dahi gerekliliktir. Edebiyata ve sinemaya bu konunun yansımalarında ise resmi ideolojinin ötesinde daha keskin bir yaklaşım sergilendiği görülmektedir. 

        “Dini” kimlikten “Milli” kimliğe geçiş süreci hiçbir şekilde din düşmanlığı, dine karşı olma yahut yok sayma gibi bir kararla hareket etmemişken edebiyat ve sinema sahasındaki eserlerde bu konunun sivriltildiği, maksadını aşan örneklere yer verildiği görülmektedir.

        Millî Mücadele Filmleri

        Millî Mücadele dönemini anlatan filmlerin belirli aralıklarla artması yaşadığımız süreçle ilgilidir. Savaş yıllarında ve ardından bu konuda bir hareketlilik görülür (Özellikle edebiyat sahasında). Daha sonra henüz neden katıldığımızı tam olarak bilemediğimiz Kore Harbi, Kıbrıs’ta birkaç ayrı dönemde yaşananlar ve yıl dönümleri filmlerin sayısını artıran unsurlar arasındadır.

        Ateşten Gömlek (Muhsin Ertuğrul 1923), Bir Millet Uyanıyor (Muhsin Ertuğrul 1932), 

        İstiklal Madalyası (Ferdi Tayfur 1948), Vurun Kahpeye (Lütfi Akad 1949), Ateşten Gömlek (Vedat Örfi Bengü 1950), Çete (Çetin Karamanbey 1950), Vatan İçin (Aydın Arakon 1951), Süngü (Orhon Murat Arıburnu 1951), Yüzbaşı Tahsin (Orhon Murat Arıburnu 1951), İstanbul Kan Ağlarken (Kani Kıpçak 1951), Fato - Ya İstiklal Ya Ölüm (Turgut Demirağ 1951), Allahaısmarladık (Sami Ayanoğlu 1950-51), Hürriyet Şarkısı (Faruk Kenç 1951), İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı (Lütfi Akad 1952), Hürriyet İçin Şahlanan Belde (Mümtaz Ener 1952), Destan Destan İçinde (Seyfi Havaeri 1952), İki Süngü Arasında (Şadan Kamil 1952),  İstiklal Harbi-Ruhların Mucizesi (Hayri Esen 1954), 

        Meçhul Kahramanlar (Agah Hün 1958), Bu Vatan Bizimdir (Nejat Saydam 1958), Şahinler Diyarı (Rahmi Kafadar 1958), Beklenen Bomba (Muharrem Gürses 1959), Düşman Yolları Kesti (Osman Seden 1959), Kalpaklılar (Nejat Saydam 1959), İzmir Ateşler İçinde (O. Nuri Ergün 1959), Bu Vatanın Çocukları (Atıf Yılmaz 1959), Onun Süvarisi (Nusret Eraslan 1959), Ateşten Damla (Memduh Ün 1960), Aşktan da Üstün (Osman Seden 1960-61), Kocatepe’nin Üç Süvarisi (Yavuz Yalınkılıç 1964), Vurun Kahpeye (Orhan Aksoy 1964), Dağ Başını Duman Almış (Memduh Ün 1964), Bize Türk Derler (Nuri Akıncı 1965), Vatan Kurtaran Aslan (Tunç Başaran 1966), Allahaısmarladık (Nejat Saydam 1966), Bombacı Emine (Nuri Akıncı 1966), İngiliz Kemal (Ertem Eğilmez 1968), İngiliz Kemal’in Oğlu (Osman Seden 1968)

        Vurun Kahpeye (Halit Refiğ 1973), İki Süngü Arasında (Ülkü Erakalın 1973), Yorgun Savaşçı (Halit Refiğ 1979 dizi), İttihat ve Terakki (Ziya Öztan 1980 dizi), Sultanhisar Destanı (Çetin Karamanbey 1982 dizi),  Küçük Ağa (Yücel Çakmaklı 1983 dizi), Üç İstanbul (Feyzi Tuna 1983 dizi), Ateşten Günler (Ziya Öztan 1987), Kurtuluş (Ziya Öztan 1994 dizi), Cumhuriyet (Ziya Öztan 1998), Son Osmanlı: Yandım Ali (Mustafa Şevki Doğan 2007), 120 (Özhan Eren 2008), Veda (Zülfü Livaneli 2010), Dersimiz Atatürk (Hamdi Alkan 2010)

        Bu filmlerin pek çoğu edebiyat uyarlamaları alt grubunda yer almaktadır. Halide Edip’ten başlayarak Millî Mücadele yıllarını anlatan pek çok eser ya sinemaya uyarlanmış ya da esin kaynağı olmuştur. Bir kısmının da doğrudan ticari kaygı, standart şablon ve sürece katılma telaşıyla yapılmış filmler olduğu söylenebilir. 

        Millî Mücadele dönemini anlatan gerek roman ve hikaye, gerekse filmlerde en kritik noktalar bu dönemde bir iç savaş manzarasının olması ve halen mevcudiyetini sürdüren devletin (Osmanlı Devleti) de taraflar arasında bulunmasıdır. Bu durum halen tam anlatılmış, anlaşılmış, gereği gibi ele alınmış ve sanat eserlerine yansımış değildir. Seyrin sadece siyah ve beyaz renklerle ifade edilemediği ve edilemeyeceği açıktır. 

        Bu dönemde başı bozukların ve yerel kahramanların kurduğu çetelerin, bir kısmının süreç içinde yeniyi ve eskiyi destekleyenler olarak ayrılması ve ayrışması, azınlık çetelerinin sistematik çabaları ve daha onlarca benzeri durum söz konusudur. Bu dönemin anlaşıldığını ve anlatıldığını söylemek zordur. Daha da önemli bir soru ise şudur: Bu hengame içinde topyekun bir millî mücadelenin başlayabilmiş olması, yeni bir devletin doğması nasıl söz konusu olabilmiştir ? 

        Bu dönemin anlaşılması ve anlatılması bu kadar zorken, yaşananların sanata yansımasını, olduğu gibi anlatılmasını beklemek ne derece doğrudur ? Bugünden bakıldığında bile sis perdesiyle kaplı bir dönemin sanata yansıtılması konusunda ne dereceye kadar başarı beklenebilir ? Değişen, değiştirilen, gelişen, geliştirilen, oluşan, oluşturulan şartlar olarak adlandırılabilecek hızlı ve kontrol dışı sürecin yaşandığı bir ortamda gerçeğe ne kadar yaklaşılabilir ?

        Netice olarak bu dönem, pek çok iç ve dış mihrakın (Unsur, güç veya dinamik de olabilirdi) kol gezdiği, her anlamda iç çatışmaların yaşandığı bir zaman dilimidir ve memleketimiz her anlamda bir millî mücadele gerçekleştirmiştir. Dünyada eşi benzeri görülmeyen bu süreç, söylenilen tarihten daha öncesinden başlamıştır ve görüldüğü kadarıyla halen de devam etmektedir.  Ve sanki hep devam edecekmiş gibi görünmektedir. Artık vatanımızı atımızın terkisinde taşıyıp başka bir diyara taşıyamayacağımıza göre teyakkuzda yaşamaya devam edeceğimiz anlaşılmaktadır.

        Bu dönem için “Sanat, sanat için mi toplum için mi ?” sorusu yanında “Hangi sanat ?, Hangi sanatçı ?, Hangi anlayış ?, Hangi yaklaşım ?” gibi, daha onlarcası eklenebilecek soru sorulması gerekmektedir. Sürecin zorluğu, ikilemleri, ikilikleri, çatışmaları, çakışmaları bilinmektedir ama bunlara nasıl bakıldığı önemlidir. Bulunduğumuz yer, baktığımız yer, ön birikimimiz, söylemek istediklerimizi her dönem söyleyemediğimiz kendimize has süreçlerimiz bizi her zaman aynı yere, ortak sonuca götürememektedir ve sorulara kalıcı cevaplar verilememektedir. Buna bulunan çözüm ise kişiden kişiye değişen cevaplar ve dönemlere göre soru ve cevapları düzenleme şeklinde olmuştur.

        Her zor dönemde, her geçiş döneminde doğrudan hedefe yönelik, kalıpların dışına çıkamayan, yeniyi savunmak adına eskiyi kontrol dışı bir şekilde yerme telaşı görülür. Gözden kaçırılan ise yeninin tamamen yeni olmadığı, bir devam olduğudur. Yeni ideolojinin eski ideolojinin önüne geçmesi ve yerini alması olması gerekendir. Bu sürecin sanata yansımaları ise olması gerektiği gibi değil, yazar yahut filmse senarist ve yönetmenin anladığıyla sınırlı kalmıştır. Bu durum, sadece ilk yıllarda görülmemiş, daha sonrasında da devam etmiştir. Ne yazık ki siyahla beyaz arasındaki binlerce açıklı koyulu gri ton gözden kaçırılmıştır.

        1919-2019… 2019  Mayısındayız… “Bandırma Vapuru” adlı bir filmimiz yok… Apaçık ayıbımız bu.. Bırakalım film yapımını bu konudan bahseden bile yok. Kongreler sürecini anlatan bir filmimiz de yok… Anlaşıldığı kadarıyla da olmayacak… 

        Olması gereken geçtiğimiz birkaç yıl boyunca, 1919 öncesinin hakkıyla beyaz perdedeki yerini almış olması, kongreler sürecinin, yerel teşkilatlar, azınlık teşkilatları sürecinin, işgal süreçlerinin, yerel bağımsızlık süreçlerinin ardından da ”Hattı” değil “Sathı” müdafaa düsturuyla topyekun istiklal yolu anlatılmış olmalıydı… Olmadı, yapılamadı bunlar.. Dolayısıyla daha önceki dönemlerinin eleştirisi yapılırken günümüzün ve yakın geleceğin ön eleştirisini de yapmamız mümkün. Bu çerçevede her ne olursa olsun, her ne hataları olursa olsun geçmiş dönemlerde yapılmış olanlara saygı çerçevesinde yaklaşmak gerekiyor..

        1920-2020… Bu yılın da gereği gibi anlatılacağını söylemek zor… Çok açık, hakkıyla bir iş yapılacak olsaydı bu yıldan ilk haberlerini duyuyor olmamız gerekirdi.

        1923-2023… 2023 öncesi bir hareketliliğin olacağını öngörmek zor değil… Ama neler anlatılacağını hangi yanlışların tekrarlanacağını, yeni nelerin söyleneceğini, herkesi kucaklayan film ya da filmler, dizi ya da diziler yapılıp yapılmayacağını öngörmek zor..