Determinizm ve Eşzamanlılık Üzerine

Mayıs 2019 - Yıl 108 - Sayı 381



        Bilindiği gibi bilimin temel varsayımlarından biri determinizm veya belirlenimciliktir. Bunun anlamı evrendeki her şeyin belirli olduğu ve dolayısıyla bilim yoluyla bizim onu belirleyebileceğimizdir. Bu noktada belirleyebilmek en azından anlayabilmeyi ifade eder. Evreni anlayabiliriz, çünkü o belirlidir. Belirsiz bir evrende olduğumuzu kabul etmek onu bilemeyeceğimiz anlamına gelir. Belirsiz, yani neyin ne olacağı veya nasıl olacağı belli değilse, neyi nasıl bilebiliriz ki! Psikolojik açıdan baktığımızda da bu oldukça aşikardır. Dış dünyayı belirsiz kabul eden bir kişi ne yapacağını bilemez, plan yapamaz, anlayamaz, yorumlayamaz. Hatta bu durumda başka insanlar onun dış gerçeklikle bağının koptuğunu ve psikotik bir dünyada yaşadığını düşünürler ve mümkünse akıl hastanesine kapatırlar. 

        Determinizmi bir ileri noktaya taşıdığımızda neden-sonuç ilkesiyle (nedensellik) karşılaşırız. Dış dünya belirlidir ve birtakım olaylar diğerlerine neden olmaktadır. Bir bardağı yere çarparsınız ve bu da onun kırılmasına neden olur. Arabanın kontağını açarsınız, bu da arabanın motorunu çalıştırır. Bu ilke de oldukça mantıklı gelir. Gene dış dünya ile ilgili beklentimiz bu yöndedir ve gündelik hayatımızı bu şekilde yürütürüz. 

        Gündelik olaylarla ilgili olarak ele aldığımızda bilimin bu temel varsayımı geçerli görünmektedir. Bilimin var olmasının ve kalmasının temelinde de bu vardır. Bilimsel araştırmalar dış dünyanın belli kurallarının olduğunu varsayar ve bunlara ulaşmaya çalışır. Aynı şekilde dış dünyadaki olayların rastgele olmadığını ve bir şeylerin başka bir şeylere yol açtığını, neden olduğunu ve bu nedenlerin de belirlenebileceğini varsayar. 

        Bu noktada eklenmesi gereken bir husus da, bu düşünce biçiminin Batıda oluşması ve gelişmesidir. Bu durum diğer kültürlerin nedenselliği bilmemesi veya önemsememesi değil, onu temel olarak alması demektir. Basit bir ifadeyle, bir İslam alimi tabiatı inceler ve onunla ilgili çıkarsamalarda bulunur, bunu da kitabında yazar. Buraya kadar Batı bilimiyle aynı mantığı kullanır. Ama Müslüman alim bir adım daha ileri gider ve kitabını “vallahu a’lem bis-savab” (doğrusunu Allah bilir) diyerek bitirir. Daha Doğuya gittiğimizde ise Hint veya Çin düşüncesinin dünyayı algılamaktan çok onu yaşamaya yönelik bir tavır sergilediğini söylemek yeterlidir. 

        Nedenselliğin Batıda gelişmesi onun bu düşünce için daha uygun bir ortam oluşturmasıdır. Batı dünyasında sürekli olarak hiyerarşi ön planda tutulurken, doğal olarak birileri birilerinden üstün durumdadır. Bu da birilerinin etken, diğerlerinin edilgen olmalarının doğal olduğunu düşündürür. Batının güç mücadelesinin arkasında da bu vardır. Başka bir ifadeyle bireycilik güç kazanma mücadelesidir. Buna karşılık Doğu toplumları ortaklaşacıdır (kollektivist). Bu da onların bireysel kazanımlardan çok, toplumsal kazanımlara ağırlık vermeleri ve hatta zaman zaman bireysel kazanımları aşağılamasını doğurur. Kendisini başkasına tanıtırken “bendeniz” (kulunuz) diyen bir kültürde insanların ben-ben demeleri ayıptır. Dolayısıyla nedenselliğin Batıda gelişmesi, onun gelişmesi için uygun bir ortam olması nedeniyledir (bu da nedensel bir çıkarımdır). 

        Nedensellik gündelik hayat düzeyinde doğrulanabilen bir düşüncedir de. Gündelik hayat bu şekilde sürer. Bilim de insanlar arasında böylelikle güç kazanır. İnsanlar birbirlerine bir düşüncelerini veya bilgilerini aktarırken, “bu bilimsel” dediklerinde akan sular durur. Bu yüzden (genellikle bilimsel konuşmayanlar) bilimsel konuştuklarını söyleyerek karşıdakini susturmaya ve karşıt görüşleri çürütmeye çalışırlar. Bunu genellikle bilimsel olmayanlar yapar, çünkü bilimin özelliklerinden biri de mütevazılığıdır. Bilim sınırlarını bildiğini düşünür ve bilgisinin sınırlarını bilir. Bu yüzden her zaman olasılıklara açık kapı bırakır, çünkü bilim hatasını bilen bilgidir. Eğer birileri bildiklerinin kesin doğru olduğunu düşünüyorlarsa, bu bilimin doğasına aykırıdır; sınırlarını bilmiyor demektir. Bunu da bazılarınca şaka yollu İslam’ın altıncı şartı olarak söylenen “haddini bilmek” ile ilişkilendirmek mümkündür. 

        Determinizm bir şeyin başka bir şeye neden olduğunu söyler ama niçin olduğunu belirtmekte yetersizdir. Elinizden bıraktığınız bardak yere düşer ve kırılır. Niçin? Bilim bu noktada yerçekimi kanunu diye bir kanun olduğunu söyler. İnsanlar bunu bildiklerinde olayı çözdüklerini zannederler. Ama bu gördükleri şeyin UFO olduğunu söyleyip rahatlayan insanların durumuna benzer. Bilindiği gibi UFO “bilinmeyen uçan nesne” demektir. Yani insanlar gördüklerinin bilinmeyen bir şey olduğunu söyleyerek bildiklerini düşünebilirler. Bu noktada çoğu zaman bilimin yaptığı iş kavramsallaştırmaktan ibarettir. Bu kavramsallaştırma çoğu zaman “doğa kanunu” olarak isimlendirilir. 

        Doğa kanunu inananlar için sorunlu bir kavramdır. Çünkü arkasında Tanrı’nın ne iş yaptığı ile ilgili varsayım barındırır. Başka bir ifadeyle sürekli olarak evrene içkin olan bir Tanrı düşüncesi ile doğa kanunu anlayışı çelişiktir. Eğer doğa kanunu varsa Tanrı ne iş yapmaktadır? Bir zamanlar düşünüldüğü gibi dünya denen makineyi kurup çalışmasını seyretmekte midir? (Deistlerin Tanrı düşüncesi böyledir). Oysa İslam “Allah’ın her an bir işte” olduğunu, Allah’ın dünyayı “her an yeniden yarattığını” kabul eder. Dünyadaki her şey Allah’ın iradesine göre hareket etmektedir. Eğer böyleyse, doğa kanunu ne anlama gelir? Veya başka türlü sormak gerekirse, Allah doğa kanunlarına tabi midir? Bu soru İslam alimleri tarafından Allah “öyle dilediği için her şeyin olduğu” şeklinde cevaplandırılır. (Felsefeciler ve ilahiyatçılar bu konuyu derinlemesine tartışmışlardır.) 

        Bir yandan dini tartışmalar bir yandan nedenselliğe aykırı birtakım olaylar (tesadüf, tevafuk, telepati, vb) nedenselliğe karşı dindarların tedbirli durmalarına yol açmıştır. Nedenselliğe aykırı olaylar bilimsel açıdan bakıldığında bilimin henüz nasıl olduğunu açıklayamadığını düşündüğü olaylardır, bunu da not etmek gerekir. 

        Dini sıkıntıları ilahiyatçılara bırakarak bilim insanları nedenselliğe aykırı olayları açıklamanın bir yolu olması gerektiğini düşünmüşlerdir. Bu noktada bir kısmı özellikle atomaltı parçacıklara inildiğinde kuantum fiziğinin geçerli olduğu yönünde ilerlerken, diğer bir kısmı da eşzamanlılık üzerinde yoğunlaşmıştır. Kuantum fiziği ile ilgilenenler daha fiziksel, eşzamanlılık ile ilgilenenler daha metafiziksel yaklaşım içindedirler. Kuantum fiziği ile ilgilenenler bilimsel çizgi içinde telakki edilirken, eşzamanlılık ile ilgilenenler henüz bilimsel hüviyete bürünememişlerdir. Burada psikolojik bir yaklaşımla kuantum fiziğini fizikçilere bırakıp, eşzamanlılık üzerinde durmak daha uygun olacaktır. 

        Eşzamanlılık determinizmin (iki ilkesine de aykırı ise de,) belirlenimcilik ilkesinden ziyade nedensellik ilkesine alternatif olarak düşünülebilir. Alternatiftir, çünkü olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi olmayabileceğini öngörmektedir. Tanımlamak gerekirse, eşzamanlılık “iki şeyin aynı anda hareket etmesi”, “iki ayrı olayın birbiriyle bağlantılı bir şekilde aynı anda gerçekleşmesi” olarak tanımlanabilir. Yani eşzamanlılıkta biri diğerinin nedeni olması gerekmez, ama aynı anda gerçekleşebilirler. Nedensellik açısından bakıldığında iki olay sürekli olarak arka arkaya meydana geliyorsa, önce gelen sonrakinin nedeni olarak görülür. Eşzamanlılık ise zaman zaman olayların birlikte veya arka arkaya gerçekleşmelerine rağmen, aralarında nedensellik kurulamayabileceğini söyler. 

        Eşzamanlılık düşüncesi Carl G. Jung’a dayanır. Onun Freud’la ve Einstein’la konuşmalarında ortaya çıktığı rivayetleri vardır. Kendisi eşzamanlılık düşüncesinin “vaftiz babası”nın Schopenhauer olduğunu söylediği de rivayet edilir. 

        Eşzamanlılık gündelik hayatta “tam da onu düşünüyordum, nasıl bildin”, “iyi adam lafının üstüne gelirmiş” gibi sözlerle ifade edilen durumun rastgele olmadığını öne sürer. Rüyasını görmek, korktuğu başına gelmek eşzamanlılığın işaretleridir. Eşzamanlılık düşünce dünyası ile fiziksel dünya arasında nedensel olmayan bir bağın olduğu şeklinde yorumlanır. Bu açıdan bakıldığında kuantum fiziğiyle ilişkilendirilebilir. Bilindiği gibi çift yarık deneylerinde ışık izleyen varsa başka türlü, izleyen yoksa başka türlü yayılmaktadır. Bu ve benzeri çalışmalar düşüncenin fizikle kesiştiği noktalara işaret eder. 

        Belki işaret edilebilecek diğer bir bağlantı Oscar Ichazo tarafından öne sürülen Trialektik mantıkla kurulabilir. Trialektik mantık yirminci yüzyılda zihin ekolojisi, birleştirici düşünce, genel sistemler teorisi, sibernetik gibi isimlerle ortaya çıkan düşünce biçimlerinin bir sentezi olarak kabul edilir. Fritjof Kapra’nın bir zamanlar çok ses getiren Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası kitabı bu bağlamda hatırlanabilir. Ardından gelen holistik düşünce ile ilgili kitaplar da aslında bu mantığın işaretleridir. Trialektik Aristo’nun formel mantığı ve Hegel’in diyalektik mantığından evrilmiştir. Üç temel kanununun ikincisinin üçüncü varsayımı “tabiatta kaza yoktur” der. Buna dayanılırsa, eğer adını andığınız kişi “lafının üstüne” geliyorsa, bu kaza değildir. Eşzamanlılık bu gibi durumları açıklamaya çalışırken, bir anlamda tabiatın kaza kabul etmediğini açıklamaya çalışıyor demektir. Trialektik ile eşzamanlılığın bu bağlantısı, eşzamanlılığı belirlenimciliğin bir parçası haline getirmeye aday görünmektedir. Eğer iki şey eşzamanlı olarak ortaya çıkıyorsa, şöyle bir çıkarımda bulunulabilir: bazı şeyler nedensel olarak, bazı şeyler de eşzamanlı olarak birlikte var olurlar. Bu durumda eşzamanlılık belirlenimciliğin (belki de şimdilik) iki şeklinden biri olarak yorumlanabilir. 

        Bizim gündelik hayatta “şans eseri kurtulmak” veya “kıl payı kaçırmak” gibi sözlerle ifade ettiğimiz durumların aktarıldığı çeşitli örnekler eşzamanlılığın kanıtı olarak öne sürülmektedir. İlgili kaynaklara bakıldığında çeşitli kişilerin başından geçen olaylar eşzamanlılığın kanıtı olarak yoğun bir şekilde aktarılmaktadır. 

        Jung’a göre eşzamanlılığın üç türünden söz edilebilir. Bunlardan biri insanın bir şeyi düşünmesi ve ardından onun gerçekleşmesidir. Durup dururken aklınıza geldiği, gördüğünüz bir şey veya kişi aniden karşınıza çıktığında oluşan durum budur. Yukarıdaki örnekte lafını andığınızın oraya geldiği durum da böyledir. İkinci tür eşzamanlılık ise gelecek veya o andaki bir durumu rüyada görmek veya aniden hissetmektir. Aniden içiniz sıkıldığı zaman veya bir olayın olacağını rüyanızda gördüğünüz zaman başınıza gelen durum böyle bir eşzamanlılık olarak yorumlanır. Üçüncü tür eşzamanlılık ise insanların gelecekle ilgili öngörüleri, sezgileri veya hissedişleridir. Bunlar genelde bireyseldirler. 

        Eşzamanlılık birçok örneklerinde sembolik olarak bulunmaktadır. Yani rüyanızda gördüğünüz bir şeyin gerçekle birebir örtüşmesi yerine, ona işaret ettiğini düşündüğünüz veya kabul edilen bir sembolle anlatımı da eşzamanlılık çerçevesinde yorumlanır. Bu semboller bireysel ya da kollektif olabilir. Jung’un kollektif bilinçdışı kavramının içeriğinin büyük bir kısmını da bu semboller oluşturur. Sembolik yorumlar eşzamanlılığı parapsikoloji ile ilişkilendirir. Parapsikoloji ise henüz kabul görmüş bir anlayış değildir. 

        Eşsamanlılıkla ilgili olarak belirtilmesi gereken başka bir husus da onun yaşantıları dayalı oluşudur. Yaşantılara açıklık bireysel bir özelliktir, dolayısıyla bazı kişiler bu tür yaşantılara daha açıktır. Bilgi edinme yolu olarak anlamaktan çok yaşantılamaya değer veriyor olması da önemli bir farklılıktır. Bilindiği gibi bilim genel ve bilişsel ağırlıklıdır; herkes için geçerli olan anlayışlar üretmeye çalışır. Oysa eşzamanlılık bireysel ve yaşantısal gerçeklik öngörür. 

        Son yıllarda eşzamanlılığın yaygınlaşmaya başlaması günümüzde insanların daha manevi bir dünya arayışına yönelmelerinin bir işareti olarak görülebilir. Ayrıca düşünsel olarak fizik kuralarının yanı sıra eşzamanlılığı irdelemek de yaygınlaşmaktadır. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanında kahraman eşzamanlılık çalışmaları yapmaktadır. İnsanların eşzamanlılığa ilgi duyması için tabii ki manevi bir arayışın dışında nedenler de vardır. İnsanların determinist anlayışları o kadar köklüdür ki, anlamsız ve rastgele bir dünya düşünemezler bile. Söz gelimi Alain de Botton Aşk Üzerine romanında sevgilisi ile karşılaşmalarının öyle olasılık analizlerini yapar ki, neredeyse bunun ilahi bir planın bir parçası olduğuna kani olunur. Ona göre sevgilisi ile uçakta karşılaşma olasılığı 5840.821’de 1 ihtimaldir ve olmuştur. Demek ki bu birbirlerini bulmaları için bir işarettir. Hepimiz zaman zaman bunun gibi ihtimallerin gerçekleştiğini bilmek ve duymak isteriz, bu bizi rahatlatır ve doğru davranışta bulunduğumuzu, kaderimize uygun davrandığımızı düşündürür. 

        Bir açıdan bakıldığında, eşzamanlılık günümüzde doğayla ve evrenle bağını yitiren ve gittikçe yalnızlaşan ve bireyselleşen insanlığın doğayla bütünleşme arayışlarını yansıtan bir anlayıştır. İç dünyamızla dış dünyamız arasında böyle bir bağlantının kurulabilmesi, bu bağlantı nedensel değil, eşzamanlı olsa bile, bizi rahatlatır ve kendimizi daha büyük bir evrenin bir parçası olarak görme imkanı sunar. 

        Din açısından baktığımızda iki türlü işe yaradığını söylemek mümkündür. Öncelikle dindarların zihninde doğa kanunu denen şeyin daha tutarlı bir yere oturmasını sağlar (eşzamanlılık doğa kanununu düşünülenden daha aşağı bir düzeye indirir; her şeye şamil değildir, eşzamanlı olaylar için doğa kanunu esner). Dolayısıyla Tanrı’yı doğa kanununun üstüne yerleştirir. İkinci olarak da, insanın iradesine yer açar. Çünkü her şey tabiat kanunları çerçevesinde işliyorsa, yapılacak bir şey yoktur. Ama iç dünya dış dünyayı eşzamanlı olarak etkileyebiliyorsa, insanın istek ve iradesi de dünyaya etkide bulunabilir demektir. Özellikle kuantum fiziğinde nesnelliğin öznellikte kaybolduğu noktaya gelmiş olmak, yani atomaltı parçacıklara indiğimizde düşüncenin önemli hale gelmesi eşzamanlılığı destekliyor olarak yorumlanabilir. Ayrıca telepati ve rüyalar başta olmak üzere, psişik ve parapsişik olayları onun kadar ikna edici bir açıklama da ortada yoktur. 

        Eşzamanlılık günümüzün önemli açılımlarından biridir. Açıklayamadığımız birtakım olayları açıklayabilmektedir. Ayrıca determinizmden sıkılmış olan günümüz insanına bir çıkış yolu gibi görünmektedir. Ancak kuantum fiziğinin gündelik hayatımızı değiştirmeye yetmemesi gibi, eşzamanlılık da gündelik hayatımızı etkilemede (en azından şimdilik) yeterli görünmemektedir. Bazı olaylar için eşzamanlılık açıklamasına başvurabiliriz, ama determinist bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz demektir. Elimizden gelen de, işimize gelen de (en azından şimdilik) budur.