45. Olağan Büyük Kurultay Konuşması

Mayıs 2019 - Yıl 108 - Sayı 381



        Aziz Türk Ocaklılar, değerli basın mensupları, kıymetli misafirler,

        Türklüğün kutlu Ocağının 107. Yıldönümünde gerçekleştirilen 45 Olağan Genel Kurul toplantısına hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz.

        190 Tıbbiyeliyi rahmetle anıyorum, Mehmet Emin Yurdakul’dan Hamdullah Suphi’ye, Osman Turan’dan Orhan Düzgüneş’e, Ziya Gökalp’ten Nevzat Kösoğlu’na, Yusuf Akçura’dan Galip Erdem’e, Ayvaz Gökdemir’e kadar bu Ocağa hizmet eden bütün geçmişlerimizi rahmetle anıyorum; berhayat olan büyüklerimizi saygıyla selamlıyorum. Çağrı Bey’den Osman Gazi’ye, Kutalmış oğlu Süleymanşah’dan Osman Gazi’ye, Büyük Fatih’ten, Enver ve Talat Paşalara ve Millî Mücadelenin Başkumandanı, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bütün devlet büyüklerimizi şükranla, rahmetle ve tazimle anıyorum. Bu vatanı bize emanet eden şehitlerimizi minnetle yad ediyorum.

        Aziz Ocaklılar

        Bir önceki olağan genel kurulumuzda aramızda olan ama aradan geçen süre zarfında ebedî âleme göçen gönüldaşlarımıza, bahusus Kadıköy şubesi başkanımız Prof. Dr. Acar Sevim, Balıkesir şubemizde yıllarca başkanlık yapmış bulunan İsmail Acar’a, Yücel Hacaloğlu ve Necmeddin Sefercioğlu büyüklerimize, Ender Gökdemir arkadaşımıza ve burada ismini anamadıklarıma rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun.

        Aradaki dönemde görev değişimleri de oldu. Ocağımıza hizmet eden eski şube başkan ve yöneticilerimize bilhassa teşekkür ederim. Bu bağlamda Trabzon şubemize yıllarca başkanlık yapan değerli Prof. Dr. Mithat Kerim Aslan’a, Gaziantep şube başkanımız Dr. Mehmet Berk’e ve Adana şubemizin emektar başkanı Hüseyin Kuşçu Beye de şükranlarımız sunuyorum. Hizmetleri unutulmayacaktır. 

        Ülkümüz

        Muhterem katılımcılar,

        Hepinizin çok iyi bildiği üzere, Ocağımızın kuruluş gayesi, Türk milletini yükseltmektir. Bu husus 1912 tarihli nizamnamede; “Akvam-ı İslamiyenin (müslüman milletlerin) bir rükn-i mühimmi (önemli bir unsuru) olan Türklerin millî terbiye ve ilmi, içtimai, iktisadi seviyelerinin terakki ve i’lasıyla (ilerleme ve yükseltilmesiyle) Türk ırk ve dilinin kemaline çalışmak” olarak ifade edilmiştir. Aynı nizamnamede, Türk Ocağının amacına ulaşmağa çalışırken “sırf millî ve içtimai bir vaziyette” kalacağı belirtilmekte, “Asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir vakit siyasi fırkalara hadim bulunmayacaktır” denilmekte idi. Türk Ocakları kuruluşundan bugüne kadar, dönemlerin şartlarını dikkate almak suretiyle, bu esasları gözeterek faaliyetlerini sürdürmektedir.

        Yirmi birinci yüzyılda, Türk milletinin, Türk dünyasının ve İslâm âleminin geleceği açısından Türk Ocaklı aydınların fikrî, kültürel ve ilmî yeni bir hamleyi hayata geçirmek gibi tarihî bir görevlerinin olduğuna inanıyoruz. Türkiye’de ve Türk dünyasında bu manada ciddi bir birikim mevcuttur. Bu birikimi değerlendirmek için bilim, fikir, sanat, ekonomi ve siyaset alanlarında yoğun bir iş birliğine ihtiyaç vardır.

        -Bir kültür (hars) ve bilim mektebi olarak, Türk milletinin birliğinin, Türk devletinin bekasının teminatı olmaya devam edeceğiz. Milletleri yükselten, medeniyetleri ihya edip güçlendiren seçkin bilim, sanat ve siyaset adamlarıdır. Milletin geleceğinin teminatı ise, millî şuur sahibi, iyi yetişmiş, mefkûresi yani ülküsü olan bir gençliktir. Türklüğün geleceği için gençlerimizin, geleceğin bilim, sanat ve devlet adamları olmalarına ve en iyi şekilde geleceğe hazırlanmalarına yönelik çabalar önceliğimiz olmaya devam etmelidir. Birkaç yıldır Türk Ocakları Akademisi ve Millî Mefkûre Mektebi adları altında yürüttüğümüz faaliyeti hem daha sistemli hale getirmek hem de mümkün olan en fazla sayıda şubeye yaygınlaştırmak bu istikamette önümüzdeki dönemde yapacağımız en önemli somut çalışmalardan biri olacaktır. Bilge Türk Yusuf Has Hacib’in dediği gibi, “Akıl karanlık gecede bir meş’ale gibidir; bilgi seni aydınlatan bir ışıktır.” Aklımızı kullanacağız ve var olan bilgiyi edineceğiz ve yeni bilgi üreterek önümüzü aydınlatacağız.

        Milliyetçilik Anlayışımız

        Türk Ocaklarının millet ve milliyetçilik anlayışı dışlayıcı, ötekileştirici, başka kavimleri aşağılayıcı değil ortak tarih, kültür ve terbiye ve ortak gelecek tasavvuruna dayalı, başka milletlere saygıyı esas alan kapsayıcı bir anlayıştır. Millet anlayışımızı Ziya Gökalp’in ifadesiyle söyleyecek olursak, “Millet ne ırkî ne kavmî ne coğrafî ne siyasî ne de iradî bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yâni aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.”

        Millet, tarih içinde yoğrulan ve ortak tarih, inanç, kültür ve dile dayalı sosyo-kültürel bir yapıyı ifade eder. Bu varlığın oluşumunda hangi unsurların ve ne derecede etkili olduğunu tarihî arka plan, bulunulan coğrafyanın stratejik konumu, uluslararası konjonktür vb. faktörler belirler. Bu kapsayıcı anlayışı yeterince temellük edemediğimiz yani özümseyip benimseyemediğimiz ortadadır.

        Aziz Ocaklılar,

        Şunu bilhassa vurgulamak isterim: Bizim milliyetçiliğimiz dar kalıplara sığmaz. Cihanşümul düşünen ve tarihte cihan nizamı iddiasıyla büyük devletler kuran bir milletiz. Onun içindir ki bizim milliyetçiliğimiz, merhum Erol Güngör’ün isabetle vurguladığı gibi “medeniyetçi”dir. Güngör der ki;

        “Manâsını ve fonksiyonunu büyük ölçüde kaybetmiş şeylerin medeniyet adına empoze edilmesi medeniyete karşı en büyük kötülüğü teşkil eder. Milliyetçilerin millî kültür davası işte bu soysuzlaşmayı hedef tutmaktadır. Milliyetçilik, millî kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarmak hareketidir. Binaenaleyh milliyetçilik aynı zamanda bir medeniyet dâvasıdır.”

        Türkiye’nin Beka Meselesi

        Muhterem hazırun,

        1990’lardan bu yana devam eden ve özellikle de 11 Eylül 2001’den sonra İslam düşmanlığının yükselmesiyle birlikte büyük ölçüde Müslüman ülkeler üzerinden yürütülen, “Büyük Bilek Güreşi” veya yeniden tanzim operasyonları devam ediyor. Irak’tan sonra Libya, Yemen ve Suriye paramparça edildi. ABD-İsrail ortaklığının “Büyük Ortadoğu” adı altında yürüttüğü “Büyük İsrail Projesi”nin mahallî taşeronluğuna bu defa PKK (PYD ve YPG olarak) atandı. Öte yandan da, “kötü oğlan” IŞİD/DAEŞ sopası kullanılarak bu coğrafya tanzim edilmek istendi. Bunun yanında Asya ve Afrika’da da etnik, dinî, mezhebi fay hatlarıyla oynanarak kaos ortamı yaygınlaştırılmakta ve böylece dünya egemenliği ve dünyanın kaynaklarına hakim olma politikaları sürdürülmektedir.

        Doğal olarak Çin ve Rusya, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerindeki gerilimleri kendi lehlerine çevirmeye çalışmaktadır. Türkiye ise çok taraflı bir siyaset ile ABD’nin kendi güvenliğine ve bütünlüğüne yönelik politikalarını, özellikle Rusya ile ama belirli ölçüde Çin, İran ve Almanya ile olan ilişkilerini geliştirerek dengelemeye çalışmaktadır. ABD-İsrail ikilisinin Kürtleri bir “kart” olarak kullanma stratejilerinin Türkiye açısından olduğu kadar genelde bölge politikası açısından da kilit bir rol oynadığı açıktır.

        Türkiye’nin bir beka meselesinin olup olmadığı bilhassa son mahalli seçimler sürecinde çokça tartışıldı. Biz de beka kavramını yıllardır sık sık telaffuz ediyoruz. Bununla neyi kastettiğimiz de ortadadır. Elbette ki bakî olanın Allah olduğuna, bu âlemde insanların yapıp ettiklerinin bir sonu olduğuna inanırız. Burada beka kelimesiyle mecazî anlamda kast ettiğimiz Türk devletinin ayakta kalması, devamlılığıdır. Bizim beka meselesine yaklaşımımız, gündelik parti siyaseti mülahazalarının ötesinde ve üzerinde; dünyanın, bölgemizin ve ülkemizin 25-30 yıldır içinden geçtiği değişimler, yeniden tanzim operasyonları çerçevesinde şekillenmiştir. Yine, zaman zaman işaret ettiğimiz üzere, içinden geçtiğimiz süreçte mesele sadece Türkiye ile ilgili değildir. Türkiye ile birlikte Türk devletlerinin teşkil edeceği Türk birliğinin gerçekleşmesine karşı girişimleri gözden ırak tutamayız. Kanları ve kaynakları, küresel egemenlik savaşında vahşice harcanan Müslüman coğrafyanın uğradığı, maruz bırakıldığı yıkım da bizim meselemizdir.

        Bu genel çerçeveyi akılda tutmak kaydıyla Türkiye merkezli olarak beka meselesine baktığımızda şunları hatırlatmak ve tebarüz ettirmek gerekir:

        Türk milleti aslında XI. yüzyılda Doğu Roma’dan fethettiği Anadolu’da, yine Doğu Roma ve diğer güçlerden aldığı Balkanlarda, Müslüman Türk devletlerinden aldığı bugün Orta Doğu adı verilen kadim İslam coğrafyasında irili ufaklı siyasi teşekküller kurdu. Bunların içinde Selçuklu ve Osmanlı hanedanları öne çıkmış; önce Anadolu ve Balkanlar merkezli olarak teşekkül eden, XVI. yüzyılda Suriye, Mısır ve Haremeyn’in katılmasıyla cihanşümul bir çehre kazanan Yüce Osmanlı Devleti (Devlet-i Aliyye) ile varlığımız güç kazanmıştır. XI. yüzyıl sonlarında başlayan Haçlı Seferleri, esasında Türklerin İslam âlemindeki üstünlük ve egemenliklerine karşı bir girişimdi. 1176’daki Miryakefalon Zaferi ile Anadolu’daki varlığını pekiştiren Türkler, Osmanlılar ile bunu Balkanlara taşıdı. Türklere karşı hayranlık ve nefret karışımı duygular besleyen Hristiyan Avrupa güçleri, özellikle 1683 İkinci Viyana Seferi’nden sonra Şark Meselesi çerçevesinde Türkleri Balkanlardan ve mümkünse Anadolu’dan atma projelerini hep canlı tuttu.

        Tabii ki tarih, bu gibi konularda tek-çizgili değildir; zaman zaman işbirliği, ittifak yaptığımız devletler sonra hasım, daha sonra tekrar “müttefik” olabiliyordu. Ama özellikle XIX. yüzyılda, Fransız İhtilali’nin yaydığı fikirlerin de etkisiyle başlayan milliyetçilik ve ayrılıkçılık hareketlerinin ve bunlara paralel olarak sömürgeciliğin etkisiyle Osmanlı Devleti bir beka problemiyle karşı karşıya kaldı. Buna karşı, Ocağımızın kurucularından Yusuf Akçura’nın deyimiyle, “üç tarz-ı siyaset” yani Osmanlılık, İslamlık ve Türklük siyasetleri ile çareler arandı. Birinci Cihan Harbi sonunda Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmak istenen Türklük, Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği Millî Mücadele ile bu planının gerçekleştirilmesini önledi. İşte bugün bazılarının beğenmediği Lozan, olumsuz şartlarda kazanılan büyük bir zafer sonunda “Düvel-i Muazzama”ya karşı Türk istiklâlinin tescil belgesi oldu. Bugünden baktığımızda elbette Lozan’da Musul Meselesinin lehimize karara bağlanmaması hepimizi üzüyor ama neticede Lozan Antlaşmasının sadece bizim Yunan işgaline karşı kazandığımız savaşı değil ama aynı zamanda kaybettiğimiz Birinci Cihan Harbi’ni sonlandıran bir barış antlaşması olduğunu unutmamamız gerekir.

        Aynı süreçte Balkanlarda, Kafkaslarda ve Doğu Anadolu’da milyonlarca Müslüman Türk katliamlara ve sürgünlere uğrarken Rusya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Amerika’ya pek çok güç gerek Müslim gerekse gayrimüslim unsurları kışkırttı. Birinci Cihan Harbi sırasında zirveye çıkan bu kışkırtmalara karşı Sevk ve İskân Kanununu çıkarak Osmanlı Devleti hiç olmazsa bugünkü sınırlarımızdaki hâkimiyetimizin devamı açısından hayatî bir iş yapmıştır. Bu vesile ile Enver ve Talat Paşaları rahmetle anıyorum. Millî Mücadele sonunda da, o zaman itibariyle 9 asırlık bir Müslüman Türk yurdu olan bu toprakların kıyamete kadar Türkiye olarak kalmasının temellerini sağlam bir şekilde atan Gazi Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarıdır. Saygı ve rahmetle yad ediyorum.

        Muhterem hanımefendiler ve beyefendiler,

        Türkiye, 1980’lere kadar bazı sıkıntılar (Sovyetlerin İkinci Dünya Savaşı sonundaki tehditleri gibi) yaşasa da giderek güçlendi ve önemli bir bölge gücü hâline geldi. Sovyetler Birliği’nin dağılma emarelerinin ortaya çıktığı bir dönemde “etnik fitne”nin fitilinin ateşlenmesi ve PKK’nın ortaya çıkması, sadece iç, sosyolojik, siyasi sebeplerle izah edilecek bir durum değildir. Uluslararası siyasette Türk dünyasının ve İslam âleminin lideri olabilecek yegâne devlet Türkiye’dir. Türkiye’nin enerjisinin bölücülük ve terörle mücadele, laik-antilaik çatışması, cemaat-tarikat kavgaları, hayat tarzı tartışmaları gibi konularda harcanmasının maliyeti yüksek olmuştur.

        Son 4-5 yıldır yaşadıklarımıza baktığımızda, bütün bu saldırı ve ihanetlere rağmen hendek terörüne karşı verilen mücadelede, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtlarında Türk Devleti’nin direncinin yüksek olduğunu gösterdiğimizi söylemek gerekir.

        Bugün Türkiye’nin ülkesi ve milleti ile “bölünmez bütünlüğü” olarak tanımlanan varlığının bir takım ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğu bir gerçektir. Siyasetin bu meseleyi kendi mecrasında farklı mülahazalarla kullanması, bu gerçeği değiştirmiyor.

        Türk Devleti, NATO’daki büyük müttefikinin bu siyaseti karşısında Rusya Federasyonu ile ilişkilerini geliştiriyor; güçlü tutmaya çalışıyor ama hepimiz, bunun da sınırlarının olduğunun farkındayız. İçinde bulunduğumuz Nisan ayının başında ABD Başkan yardımcısı Mike Pence’in, “Türkiye bir seçim yapmalıdır. Dünya tarihindeki en güçlü askeri ittifakın kritik bir ortağı olarak mı kalmak istiyor yoksa ittifakımızın altını oyan düşüncesiz kararlar alarak bu ortaklığın güvenliğini riske mi atmak istiyor, tercih yapmalıdır.” diyerek S-400’ler konusunda Türkiye’yi tehdit etmesi ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın bunu aynen iade mahiyetindeki “ABD artık karar vermeli. Türkiye’nin müttefiki olarak mı kalmak istiyor yoksa NATO müttefikinin düşmanlarına karşı savunmasını baltalamak için teröristlerle işbirliği yaparak dostluğumuzu riske mi atmak istiyor?” cevabı içinden geçtiğimiz sürecin hassasiyetini bir kez daha gösterdi.

        Türkiye’nin eğitimden ekonomiye, ordudan hukuk devletinin yeniden inşasına kadar çeşitli problemleri var. Hepimiz kendi alanımızda, yolumuzda milletimizin mücadelesine katkı sunmalıyız. Gençliğin eğitimi ve yetişmesi, millî teknolojinin geliştirilmesi, ekonominin yapısal problemlerinin çözülmesi, etnik ve mezhebî farklılıkların husumet sebebi hâline getirilmemesi, din istismarının önlenmesi, millî ve manevi değerlerin asrın idrakine söyletilmesi vb. bir dizi konuda sivil toplum kuruluşlarına görev düşmektedir.

        Uluslararası siyaset ve terör tehdidi bağlamında, öncelikle Suriye’nin kuzeyinde de, tıpkı Irak’ta olduğu gibi İkinci İsrail’in bir başka parçasının inşasına karşı koyduğumuz tavırdan asla vazgeçmemeliyiz. Bu açıdan hem ABD hem de Rusya’dan gelebilecek hamlelere karşı uyanık ve dikkatli olmalıyız. Türkiye’nin kısa ve orta vadede politikası; Suriye’nin kuzeyinde denetimi altında bulundurduğu alanı (Menbiç ve Fırat’ın doğusuna doğru) genişletmek, bu bölgelerin PKK’nın “Rojava projesi”nden önceki demografik yapısına geri dönmesini sağlamak ve Türkiye’deki Suriyelileri de mümkün olduğu ölçüde bu güvenli bölgeye geri göndererek burada örnek bir yönetim kurmak olmalıdır. Nitekim, 31 Mart seçimleri sonrasındaki konuşmasında Sayın Cumhurbaşkanı bu yöndeki niyet ve kararlılığı açıkça ifade etmiştir. İçeride teröre karşı yürütülen kararlı mücadelenin yarattığı ortam çok iyi değerlendirilmeli ve bölücü etnik fitnenin sosyal, kültürel ve siyasi etki ve kalıntılarına karşı kapsamlı bir kültürel, sosyal ve ekonomik siyaset yürütülmelidir.

        Doğu Akdeniz’de ABD destekli Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail, Yunanistan ve Mısır ittifakının Türkiye’yi çevreleme stratejisi karşısında da uyanık olmak ve haklarımızı titizlikle korumak zorundayız. Burası sadece enerji kaynakları açısından değil Türkiye’nin KKTC’nin güvenliği açısından da hayatî önemi haizdir.

        Ülkemizin çok önemli sorunları vardır. Ekonomiden eğitime kadar bütün bu meselelerin halli de ciddiyetle değerlendirilmelidir. Zira bir toplumun zaaf ve sıkıntıları elbette onun rakipleri veya dünyada egemen olmaya çalışan güçler açısından “kullanılabilecek” unsurlardır. Bundan şikâyet etmeye, yakınmaya hakkımız yok. Bilge Kağan’ın ihtarını unutmamak, silkinip kendimize dönmek ve uyanık olmak; bu topraklarda kurduğumuz medeniyeti yeni çağda, yeni üslupla, yeniden inşa etme görevimizi gündelik siyasi tartışmaların dışında değerlendirmek mecburiyetindeyiz.

        Bu vesileyle, mahalli seçimler sırasında ve sonrasında yaşanan gerilim ve kutuplaşma iklimi üzerine yayınladığımız sağduyuya ve sorumluluğa çağrı bildirimizdeki iki cümleyi burada tekrarlamak isterim:

        “Yalnız ve sadece Türklüğe hizmet ülküsünün bir araya getirdiği bu kutlu Türk Ocağının sorumlu yöneticileri olarak bu tür tahriklere karşı başta yetkililer, siyasiler, sivil toplum kuruluşları ve basın yayın organları olmak üzere herkesi itidale, sağduyuya, aklıselime ve sorumluluğa çağırıyoruz. Cumhuriyet’imizin kurucu ilkeleri, millî ve tekil (üniter) devlet, demokratik hukuk devleti ve Türk milletinin ortak değerleri etrafında kenetlenmekten başka çıkar yolumuz yoktur.”

        Adalet-Liyakat-İstişare

        Gerek geleneğimizde gerekse günümüz açısından devlet ve toplum idaresinde en çok öne çıkan üç kavram adalet, liyakat ve istişare’dir. Son dönemde yaşadıklarımızdan dolayı bu kavramlar adeta dillerde pelesenk oldu ama acaba gereklerini yerine getiriyor muyuz?

        Dünya küfürle yani kafirlerin yönetmesi yüzünden değil zulüm yüzünden yıkılır şeklindeki darbımeselin kaynağı da budur. Kadim eserlerde, Nizamülmülk’de, Koçi Bey vb.de karşımıza çıkan bu sözün çarpıcı bir versiyonun XIV. asırda yaşamış Şeyhoğlu Mustafa’nın Kenzü’l-Küberâ adlı eserinde karşımıza çıkar: “Padişahlık baki olur küfr ile adl olıcak, illa baki olmaz Müslümanlık ile zulm olıcak”.

        Adaletin ve hukuk devletinin ne kadar hayatî olduğunu son yıllarda yaşadıklarımız bir kez daha tescil etmiştir. Ülkenin birliği ve bekası ancak, keyfiliğin değil kuralların ve hukukun egemen olduğu bir düzenle mümkündür.

        Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmeler dolayısıyla en çok gündeme getirilen konularından birisi de kamuda görevlerin “liyakat” esasına göre verilmesidir. Bu kavram tabii ki kamu görevleriyle sınırlı değildir; ehliyet ile birlikte kullanıldığında bütün işleri ilgilendiren bir kavramdır.

        Tarihimizde kurultay, divan, meclis gibi kurumlarla ete kemiğe bürünen devlet ve toplum işlerini danışarak, fikir teatisinde bulunarak halletme yöntemi çağımızda artık yönetişim kavramına, anlayışına evrilmektedir. Şair, “Meşveretten kimse hüsran bulmadı/Meşveret eden pişman olmadı” diyor.

        İstişare ehlinde aranan başlıca özellikler ise anlayışlı ve zeki olmak, güvenilir olmak, doğru sözlü olmak, nefsani çıkarlar peşinde koşmamak, hakkında karar verilecek kişilerle arasında kin ve düşmanlık olmamak, bilgili-kültürlü-tecrübeli olmak vb.dir. Dolayısıyla, devlet işlerinde hem yürütmenin hem de özellikle Meclisin yeni dönemde yasama görevini yürütürken geniş toplum kesimleriyle istişare mekanizmalarını işler hale getirmesi şarttır.

        Gençlik ve Eğitim

        Bir ülkenin, milletin geleceği için yetişmiş insan gücü ve özellikle çağın gerekleriyle donanmış gençlik en önemli unsurlardır. Eğitim siyasetimiz ve zaman içerisinde yaptığımız değişikliklerde, bu temel ile zamanın ruhu arasındaki ahenk ve uyumu tutturmak esas olmalıdır. Partilerin farklı programları bir yana, ülkeyi 15 yıldır yöneten bir siyasi partinin farklı bakanları dahi eğitimi sil baştan ele almaya giriştiler.

        Devlet kurumlarının ve hükûmetlerin müzaheretiyle, diğer bazı alanlar gibi, hatta en başta eğitim alanına “hizmet” ve “altın nesil yetiştirmek” söylemi ile hâkim olan yapılanmanın benzerlerine yol açabilecek özel/vakıf okulları konusuna dikkat gösterilmelidir. Türk milletinin İslam anlayışında merkezî bir yer tutan tasavvuf anlayışını; sorgulamayan, körü körüne itaat eden müritler yetiştirmeyi esas alan bir tarzda istismar eden yapıların eğitim hayatına hükmetmelerinin ne denli vahim sonuçlar doğurabileceğini gördük. Hâl böyle iken benzer yapıların bu yöndeki çabalarına ihtiyatsızlıkla yaklaşılması yanlıştır.

        Orta öğretimde meslek okullarının özendirilmesi, çağımızın gerçekleri ve gelişmelerinin doğal bir gereğidir. Ancak en öncelikli olarak ele almamız gereken işlerin başında, sürekli müfredat yenilemek yerine öğretmen yetiştirme politikamızı sağlam esaslara bağlamak gelmelidir. Bu konuda Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet döneminde çok iyi örnekler var.

        Tabii ki çağ değişiyor, hatta eğitim-öğretimin yapısı hakkında farklı düşünceler neşvünema buluyor. Bilgilerimizin kaynağı, eskisi gibi ağırlıklı olarak okul ve aile olmaktan çıkıyor; medya ve sosyal medya ağırlık kazanıyor. Tam da bu noktada çağın ihtiyacı olan öğretmen tipini iyi belirlemek ve yetiştirmek zorundayız. Öğretmenlik mesleğini cazip kılmalıyız. Millî Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk’un öğretmen meselesini öncelikler sırasında başa koyması doğru bir yaklaşımdır. Eğitimi düzeltecek sihirli değnek yok ama bazı iyi niyetli dokunuşlarla kötü gidişatı durdurup iyileşme dönemine geçebiliriz.

        Yüksek öğretimde, değişen dünyanın ihtiyaçlarına ve gereklerine uygun yeni mesleklerin özendirilmesi, mezuniyetten sonra iş imkânları neredeyse hiç olmayan bölümlerle ilgili yeni projeler geliştirilmesi, bu gibi alanlarda üniversiteye girişten sonraki ilk iki yılda daha genel programlar uygulandıktan sonra öğrencilere sonrası için tercih imkânlarının sunulması, bazı alanların sadece lisansüstü öğrenime yönlendirilmesi vb. tedbirler tartışılmalı ve uygun çözümler bulunmalıdır.

        Eğitimden yeni teknolojiler geliştirmeye, yoksulluk ve işsizlikle mücadeleden insan hayatı için her zaman önemli olan su kaynakları ve tarım alanındaki çalışmalara varıncaya kadar pek çok eksiğimiz var. Dış politika, savaşlar, terörizm vb. daha derindeki problemlerimizin yansıma alanlarından ibaret. Ekonomide, inovasyonda, eğitimde, bilgi teknolojilerinde, sanat ve edebiyatta güçlü bir Türkiye, güçlü İslâm ülkeleri, şu an Türk-İslâm âlemi olarak içinde bulunduğumuz durumdan kurtuluşumuzun gerçek anahtarlarıdır.

        Geleceğe Bakış

        Bütün bu hususlar çok önemli olmakla birlikte meselenin asıl can alıcı noktası devlet yapımızın niteliği ve 21. Yüzyılda Türkiye tasavvurumuzun ne olduğu konusunda düğümlenmektedir. Sistemde değişikliğin yanında, Ortadoğu’da meydana gelen gelişmelerin yansımaları çerçevesinde etnik-bölücülük ile ülkemize sığınan Suriyeliler Türk vatanının, devletinin ve milletinin geleceğine dair haklı kaygılara yol açmaktadır. Bunları, aşırılığa kaçmadan selim akılla düşünmek zorundayız.

        Kutuplaşma ortamı önemli ölçüde yaşanmışlıkların doğurduğu kaygılardan beslenmektedir. Türkiye’nin demografik yapısı ve dolayısıyla toplumsal dokusu ciddi bir değişim ihtimaliyle karşı karşıyadır. Türk milleti ve Türk devleti elbette bir imparatorluk bakiyesidir ve cihanşümul bakış açısına sahip olmak durumundadır. Ancak bu, daralan imparatorluktan zorunlu olarak çekildiğimiz yeni sınırlarımızı, Türklüğün 20. Yüzyıl başlarındaki Ergenekon’unu kozmopolitleştirmekten geçmez. Burası Türk yurdudur ve şayet öyle kalmazsa sadece Türkiye değil bütün Türk dünyası için büyük sıkıntılar doğacaktır.

        Savaştan kaçtıkları için ülkemize sığınanlara kucak açmamız, yardım etmemiz ne kadar olağan ve gerekliyse, savaşın bitmesini ve onların yurtlarına dönmesini istememiz ve bunun için elimizden geleni yapmamız da o kadar önemlidir. Sığınmacı kardeşlerimizin terk ettiği topraklarda inşa edilmek istenen İkinci İsrail Projesinin buradaki varlığımıza yönelik tehlikesini de hatırdan asla çıkarmamalıyız.

        Türk vatanındaki Türk varlığını güçlendirmek için devletimizin çok ciddi nüfus politikaları geliştirmesi de bir başka hayatî konudur. Türkiye’nin en önemli güç kaynaklarından biri olan nüfusumuz, giderek yaşlanmaktadır. Doğu ve Güneydoğu hariç nüfusta azalma eğilimi ortadadır. Ülkenin genç ve eğitimli nüfusunun yaşanan gelişmelerin de etkisiyle yurt dışında yaşamayı tercih etmesi de bir başka handikaptır. Geçtiğimiz 23 Nisan Bayramında akademik hayali sorulan bir öğrencimizin Almanya’da tıp tahsil etmek ve Alman vatandaşlığına geçmek istediği şeklindeki beyanı ülkemizdeki genç işsizliğinin, gençlerin ülkedeki ekonomik durumun olduğu kadar değerler aşınmasının da bir sonucudur. Bunun üzerinde ciddiyetle durulması icap etmektedir.

        Yetkili ve sorumluların kısa, orta ve uzun vadeli gelecek yansıtmaları yapmak suretiyle alınabilecek tedbirler konusunda öneriler geliştirmeleri ve bunların en kısa zamanda hayata geçirilmesi zaruridir.

        Tarih boyunca, kendi gaflet ve aymazlıklarımız dolayısıyla düşman tuzaklarına düşmüş, çeşitli badireler atlatmış bir milletiz. Yaşadıklarımızda sorumluluğu öncelikle kendimizde aramalıyız. İlahî hüküm de bu yöndedir: “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.(Ra’d Suresi: 11) Yapmamız gereken; suçu dış güçlerin veya hainlerin zaten doğal olarak yapıp ettiklerine yükleyerek kendimizi işin içinden sıyırmak yerine bu tuzaklara, kumpaslara karşı kendi bünyemizi güçlendirmenin yollarını arayıp bulmak ve sonra da hayata geçirmek olmalıdır.

        Bu kapsamda, dinî değerlerimizin muhtevalarını boşaltan kişi, kurum ve yapılara karşı; tarihimizden gelen Yesevî-Maturidî geleneğimizi, XIII-XIV. Yüzyıllar Anadolu’sunu aydınlatan Yunus’ları, Hacı Bektaş’ları referans alarak yeni ve çağın diline uygun bir söylemle geleceğe taşımalıyız. Din konusunda bir yandan Hoca Ahmed Yesevi’den Yunus’a, Hacı Bektaş-ı Veli’ye, Mevlana’ya uzanan tasavvuf geleneğimiz bir yandan da İmam-ı Azam ve İmam Maturidî’den günümüze gelen akla, reye ve hoşgörüye dayalı anlayışımız, günümüz şartlarında yeniden üretilmeli; tekfirci ve katı selefi görüşlerin nesillerimizi etki altına almasının önüne geçilmelidir.

        Türk milleti Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı çizgisinde Türk-İslam medeniyetini bu temeller üzerinde kurup geliştirmiştir. Cumhuriyet döneminde de esasen bu çizgi benimsenmiştir ancak Osmanlı geçmişiyle bağları zayıflatmak kaygısı ve dönemin pozitivist anlayışı, laikliğin “laikçilik” şeklinde uygulanmasına sebebiyet verdiğinden maalesef gelenekte kopukluk meydana gelmiştir. Bu, özellikle 1960’lardan itibaren başka şartların ürünü bir İslamcılık anlayışının toplumumuzda neşvünema bulmasına yol açmıştır.

        Elbette ki her toplumun din anlayışı, her geleneğin dayanakları, kendileri açısından muteberdir ancak zengin bir geçmişe ve kültürel mirasa sahip olan milletimizin köklerine dayanmak yerine ithal anlayışlara itibar edilmesi, günümüzde yaşanan birtakım sıkıntıların da kaynağı olmuştur. Bu açıdan özellikle ilahiyat fakültelerine ve Diyanet teşkilatına önemli görevler düşmektedir. Devlet ise farklı mezhep ve anlayışlar arasında ayırım yapmaksızın bütün yurttaşlarına eşit mesafede, daha doğrusu yakınlıkta olmalı; hepsini kucaklamalıdır.

        Türkiye’nin son dönemde yaşadığı gelişmelerin de etkisiyle din alanında büyük bir kafa karışıklığının yanında vahim sonuçlar doğurabilecek savrulmaların yaşandığına hepimiz tanık oluyoruz. Bu konuların serinkanlı ve ilmî yöntemlerle ele alınıp değerlendirilmesine büyük bir ihtiyaç vardır. Doğru tespit ve teşhis olmazsa atılacak adımların, yapılacak ameliyatın hastalığı ağırlaştıracağı kesindir. Türk Ocakları olarak birkaç vesile ile bu konularda toplantılar yaptık, raporlar hazırladık. Artık çok daha geniş kapsamlı ve disiplinler arası yaklaşımla meseleye eğilmeliyiz. Fıkıhtan, felsefeye, sosyolojiden psikolojiye farklı alanlarda uzmanların verilere dayalı araştırmaları sonucunda konuları masaya yatırmalı, bu tür çalışmalara yeni kuşak çocukların ve gençlerin aktif katılımını sağlamalıyız. Çünkü “asrın idraki” bizden bunu talep ediyor.

        Siyasî ve dünyevî birtakım amaçlar için dinin istismar edilmesinin yeni kuşaklarda, hatta muhafazakâr-mütedeyyin ailelerin çocuklarında doğurduğu tepkileri son derecede ciddiye almak zorundayız. Türk milletinin manevi değerlerinin aşınması, inanç alanında yaşanan bunalımlar ileride çok vahim sosyal ve psikolojik ve neticede siyasî sonuçlar doğuracaktır.

        Özetle, Türkiye, kendine başka yollar aramamalı, özüne yani Türk’e ve Türklüğe dönmeli, “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Çağdaşlaşmak” ilkelerini günümüz şartlarında gerçekleştirmeye odaklanmalıdır. Bu ise sadece kimlik ve kültür konularından değil, çevre sorunlarından enerjiye, küresel adalet arayışından insan haklarına kadar bir dizi konuda yeni, yenilenmiş ve geleceği inşa edecek fikir ve siyasetleri ortaya koymamızı gerektiriyor. Zamanın şartlarına ve geleceğin gereklerine uyum sağlayamayan, akıntıya kürek çeken milletler tarih sahnesinden silinmeye mahkumdur; dünyanın yeniden şekillenişine ve geleceğin tasarımına müdahil olamayan bir milletin medeniyet iddiası olamaz. Biz, tarihin gidişine müdahil olmuş, çağ açıp çağ kapatmış bir ecdadın varisleriyiz. Onlar kendi çağlarını doğru yorumlayarak bunu yaptılar; bize düşen ne geçmişimizi inkâr ne de geçmişimizi körü körüne taklittir. Ondan ders ve ilham alarak yeniyi, geleceği inşa etmektir.

        Türk Ocaklılar olarak bu yolda üzerimize düşeni yapmak hepimizin aslî görevidir. Daha çok çalışacağız, çok daha sistemli, koordinasyon ve yakın ilişki içinde çalışacağız. Değerli büyüğümüz İdris Yamantürk’ün veciz ifadesiyle Türk Milletine borcumuz vardır. O, hayatını milletine adadı, diğer büyüklerimiz gibi bizlere örnek oldu. Bizlerin, nefes aldığımız müddetçe millete hizmet yolunda asla fütur göstermeden çalışmamız farzdır.

        Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi en içten duygularımla ve saygı ile selamlıyor, 45. Olağan Genel Kurulumuzun Türk milletine hizmet yolunda yeni bir şevk ve heyecan dalgası yaratmasını Cenab-ı Allah’dan diliyorum. Hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.