Sinema ve Patlamış Mısır

Nisan 2019 - Yıl 108 - Sayı 380



        Sinema doğrudan paraya mahkûm bir sanat. Yedinci sanat olması, sanatların yedincisi olması, diğer sanatlardan aldıklarının tamamına ilavelerle ayağa kalkması, çoklu ortama ihtiyacı olması onu sermaye sanatı hâline getiriyor. Bu durum tekelleşmeleri tetikliyor ve büyük sermaye dışında hiç kimse büyük ekranda kendisini anlatamaz hâle geliyor.

        İlk yıllarda T. Edison’un başkalarının icatlarının üstüne yatarak olayı tekeline alması, herkesten ve her yerde para kazanmak için Kineteskop’u geliştirmesi, ses ve görüntüyü en başta birleştirebilecekken her birinden ayrı para kazanmak sevdasıyla yıllarca sessiz sinema seyrettir(il)mesi, kendisi dışındaki sinemacıları mafya ve devlet yardımıyla çöle kadar sürüp bugünkü devasa tekelin doğmasına vesile/sebep olması bu işin nereye varacağını ta o zamanlardan göstermiş ama biz zavallı küçük paralılar bunu fark edememişiz. 

        Dünyadaki malum tekellerin yanı sıra bizim de kendi çapında tekellerimiz vardı ve hâlâ var. İlk dönem Muhsin Ertuğrul tekelinin ardından oluşan Yeşilçam tekelimiz vardı mesela. Günümüzde ise adı olmayan ama yine üç beş kişinin elinde dönen bir piyasamız var. Bir sinema endüstrimiz, sanayimiz olduğundan söz edemeyiz ama en azından büyükçe bir sanayi sitemizin olduğu kesin. Özellikle dizi dizi dizilerimizle dünya çapında pek çok eve girmiş durumdayız. Lakin henüz sinema salonlarına dair kayda değer bir gelişme gösterebilmiş değiliz.

        Geçtiğimiz aylarda yaşanan sinema bileti fiyatını artırmak yerine mısır ve kola fiyatlarını artırma operasyonunu herkes duymuştur. Bilet fiyatı artırılırsa herkesin payı artacakken, yiyecek içecek fiyatı artırılınca sadece salon ve salonlara filmleri dağıtan büyük sermayeler pastayı paylaşıyor. Anlaşmalar bilet fiyatı üzerinden yapıldığından yapımcıya patlamış mısır fiyatından pay düşmüyor. Yani temel soru; “Sanat, sanat için mi yoksa halk için mi ?” şeklinde değil, “Sanat, sinema salonu için mi yoksa yapımcı için mi ?” şeklindedir. 

        Tabi bir de patron konumundaki küresel dağıtım şirketleri var. Biz memleket işleri ile ilgilenirken onlar, ”Ne olacak bu milletin cebindeki azıcık para ?” diye dertlenmektedirler. Çünkü bizi bizden daha iyi tanımaktadırlar. 

        Bilet fiyatları artırılsa belli bir süre de olsa seyirci akışında bir aksama olur. Gerçi poşet olayında olduğu gibi ona da kısa sürede alışır, unutur gideriz, balık kadar güçlü hafızalarımızla. Ama bu aksama bile ana çarkları kara kara düşündürür ve patlamış mısırı zamlandırır. Kimse etkilenmez. Millet de zaten mısırın her yere havalandırma vasıtasıyla özenle dağıtıldığı sinema alanında cezbeye en fazla filmin ilk yarısının sonuna kadar dayanabilir. Arada birkaç kolasını, mısırını gizli gizli salona sokan vatan evladı çıksa da onlar da mahalle baskısına boyun eğerler. Ve film başlar.

        Bu arada da bunların hepsi bizim cebimizden çıkan parayla olur. Yani bu olay doğrudan bizi etkiler ama biz sadece onların kendi aralarında kavga ettiklerini düşünürüz. 

        Her şey cebimizdeki parayı nasıl alacaklarına dair hazırlamış strateji ile alakalıdır. En ucuz bilet 15 Lira. Yanında bir şeyler de alıyorsanız, ki alırsınız rakam en az 25 Liraya çıkar. 1,5 saatlik film için geliş gidiş için masrafınız olur, bekleme vs. için de film dâhil toplam dört saat harcarsınız. Filmden sonra da yemek yersiniz. Sinemalar artık müstakil binalar yerine AVM’lerde konuşlandığı için ev alışverişinizi de oradan yaparsınız. Yani bir film size en iyimser tahminle 100 Liraya mal olur.

        Küçük görünen ve görülen cebimizdeki paralar tekellerin her zaman iştahını kabartmıştır. Her şey bizim paramız için, bizim paramızla yapılır. Aslında bize muhtaçlardır ama tezgâh çok iyi tasarlandığı için biz onlara muhtaç gibi görünürüz veya gösteriliriz.

        Daha fazla uzatmayalım, film başlıyor… Daha doğrusu reklamlar… Herkese iyi seyirler.