İkinci Yeni Türkiye’nin Yakalandığı Düşünememe Hastalığından Kurtuluş Yolu -Düşünmeyi Düşünerek Düşünmek-

Şubat 2019 - Yıl 108 - Sayı 378



         “Bir ben var benden içeru.” (Yunus Emre)

         

        I. Düşünmek, kanaatimce hâlâ insan adı verilen canlı varlığı diğer yaşam sahibi olan varlıklardan ayıran önemli bir meziyet. Elbet insanca düşünmek becerilebilirse… Burada “düşünmek” kavramını “tefekkür yolu ile fikir üretilme becerisi” anlamında kullanıyorum.

        Öte yandan genel anlamda “düşünmek”, acaba sadece insana mahsus bir yeti midir? İnsanın dışında kalan diğer canlılar –mesela hayvanlar- gerçekten insan gibi düşünemezler mi? Bu yazıda üzerinde durmak istediğimiz ana mevzu bu değil. Öyleyse ne diye insanı diğer canlılardan özelleşerek ayıran bir “düşünme” biçiminden söz ederek yazmaya başladık? Dahası, insanı diğer canlılarla karşılaştırarak onlardan ayırmaya yönelen sualler tevcih ettik?

        Evvela altını bir kez daha çizelim: Bizim Türk Yurdu dergisindeki yazılarımızı okuyan herkesçe malumdur ki, son zamanlarda sürekli dile getirdiğimiz acıtan bir yaramız var: Türkiye’nin ahvali ve geleceği; bu çerçevede Türk insanın hâli.

        Bu ahvalde yapmak istediğimiz, ‘insanı diğer canlılardan ayıran temel hususun “düşünme” kabiliyeti olduğu ya da olmadığı sorunu’ ekseninde bir söz dalaşına girmek olamaz. Bu nedenle derdimiz çok daha başka.

        Bize öyle geliyor ki, Türkiye ve Türk insanı, artık gittikçe yaygınlaşan ciddi bir kafa sorunuyla karşı karşıya. Korkarım ki, bu sorunun mahiyeti ve kaynağı biran önce teşhis edilip gereği düşünülmezse, Türk milleti ve Türkiye külli bir çöküşe yönelecek. “Nedir o kafa sorunu” derseniz. Bizim teşhisimiz kesin: İnsanca düşünememek. 

        Bizce “düşünmek”, özellikle “tefekkür etmek” ve “fikretmek” babında özelleştiğinde insan olmanın kaydıdır. Mevzuyu mantık dili ile ifade edelim: “Düşünmek” insanın faslıdır. Onu diğer canlılardan ayıran kısmıdır. Bu nedenle “düşünememe” “düşünmeme”den ayrı bir hâldir. Birbirine karıştırılmamalıdır. Ne demeye çalışıyoruz? Açalım:

        İnsan düşünmeden durabilir mi? İnsan denen varlık, muhtemelen düşünmeden duramamaktadır. Sanki o, farkında ya da değil, hep bir “düşünme” hâli yaşamakta. Zihin hep aktif. Derdimiz ve asıl meselemiz insanın her daim yaşadığı bu hâl değil. Bizi asıl endişelendiren, insanın sürekli “düşünen bir zihni” olduğu hâlde “düşünememe”sidir. Bu da ne demek? Burada apaçık bir çelişki açığa çıkmıyor mu? Sürekli bir düşünme hâli yaşayan insan, nasıl oluyor da “düşünememe” ile malul olabiliyor?

        “Düşünememe”, zihnin işleyişi ve üretilen mantıklarla –düşünme biçimleriyle- alakalı bir sıkıntıdır. Daha açık bir ifadeyle, zihnin bilinç düzeyinde tamamen yanlış bağlantılar kurarak işlemesidir. Bu nedenle insan belki de “düşünürken düşünemeyen” tek varlıktır. Çünkü o, diğer birçok canlı gibi kendini zihnini beyninin doğal işleyişine bıraksa, belki de, çok daha az yanlış yapacaktır. Ama o, diğer canlılardan farklı olduğundan bunu yapmamakta ya da yapamamaktadır. İnsan olmanın kaydıyla işin içine “bilinç” ve “idrak” farklı bir boyutta girmekte ve bu işleyişte etkin olmayan veya olamayan insan da hata yapmaktadır. (Hatasız kul olmaz. İnsan beşerdir şaşar). İnsanın yanlış yapması gayet doğaldır. Asıl sıkıntı, hatayı fark edemez hâle gelmesi ve yanlış üzerine yanlışlar yapmak suretiyle dipsiz uçurumlara doğru koşmaktan imtina etmemesidir. İşte bu hâl, bizim “düşünememe” dediğimiz illettir. Hastalıklı kafadır.

        Hâsılı ikinci yeni Türkiye’nin geleceğini kuracak Türk insanı adına bizi çıkmaz sokaklara sürükleyen tablo budur. İkinci yeni Türkiye’de iyice zahir olan bu tabloda gördüğümüz şudur: Türkiye’de Türk insanına yön vermesi gereken kesimlerde artık zihinler pek sağlıklı işlemiyor. Çırpınan, bu gidişi durdurmaya çalışan sanki az sayıda insan var. Sayıları çoksa bile sesleri yeterince duyulmuyor, duyurulmuyor. Yaygın basın yayın onlara kapıları kapatmış. Öyle ki, istisnalar da –bilindiği üzere- kaideyi bozmuyor. Malum sona, çöküşe beraberce koşuyoruz. Akademisyenimizden siyasetçimize, gazetecimizden sanatçımıza “düşünememe hastalığı”na yakalanmış gibiyiz…

        Düşünememe hastalığı, aklıselimin devreden çıkmasıdır. Aklıselim işbaşında olmayınca fikriselim doğmuyor. Fikriselimin olmadığı bir zihin dünyasında ise zevkiselim lüks kalıyor. Ya kalbiselim? O, çoktan Türkiye’yi ve Türk insanını terk etmiş görünüyor.

        Kalbiselimi Türk insanının gönlünde yeniden inşa edecek olan insanca düşünebilmeye nasıl yöneleceğiz? Kaybedileni tekrar bulmak olası mı? Elbet çıkmayan candan umut kesilmez. Öyleyse insanca düşünmeyi acilen öğrenmek ve öğretmek zorundayız. Bu nasıl olacak, işe nerden başlayacağız?

        Çıkış yapacağımız nokta açık: Düşünme üzerine düşünmek. Düşünmeyi düşünmek. Düşünmeyi düşünerek düşünmek.

        II. İnsan denen varlık sınırlı bir ömre sahiptir. Doğuyoruz ve ölüyoruz. Doğum ile ölüm arasındaki mesafeye ömür dedik. Ve ömrün akıp gittiğine kani olduk. Ömür hızla akıp gidiyor. Akan ömürse bu nasıl bir akış? Ömre bitişik bir akış mı var, yoksa ömrü akıtan, ömrün içinde aktığı bir akma/akış mı var?

        Zor sorularla zihinleri çok fazla yormak istemiyorum. Dalmak istediğim mevzu, düşünememe hastalığından kurtuluş reçetesi olacak düşünmeye sevk edecek olan zemini oluşturabilmek.

        Ortada bir akışın olduğu zahirdir. Ömrün, ömür sürerken duyulanın, bir akışın içinde olduğu kavranması zor bir durum değil. Deme ki, Yunan filozofu Heraklit ve akışa kapılan niceleri bu basit tecrübeyi duyan insanlar. Bize de öyle geliyor, sanki her şey akıyor. Ya akmayan bir şey var mı? Bu soruya düşünce tarihine yön verici olan bir başka filozof cevap arıyor. Elea Okulu’nun kurucusu kabul edilen Parmenides.

        Parmenides bir taş attı kuyuya. O gün bugündür o kuyudan o taşı çıkma peşindeyiz. Parmenides akışın gerçek olmadığını iddia etti. Onun nazarında tek bir gerçek vardı: “Değişmeme.” 

        Evreni bir tarafa bırakalım. Dünyamızda gerçekten değişmeyen, akmayan bir yan var mı? Zamanın tüketmediği, eritip yok etmediği bir “şey.” Çetin bir sualdir bu. Değişenin ve akıp gidenin dışında değişmeyen ve baki kalan bir “hakikat” arayışı. İşte düşünmeyi düşünmenin başladığı yer burası…

        Gerçekte değişim ve akış yok ise, değişim ve akma olarak görülen gerçek değilse, bir yanılsama ise, yola bu inanıştan çıkıldığında; düşünce, akışın ve değişimin ötesinde ya da dışında bir değişmeyeni ve akmayanı aramaya başlıyor. Belki de akan ve değişen, akmayanı ve değişmeyeni düşündürüyor. Artık düşünmeyi düşünmenin içine girmeye başladık.

        Değişim ve akış, ilk planda ürkütüyor insanı. Hele akışın, değişimin ucu açıksa, ibre bir meçhulü gösteriyorsa… Yüzleştiğiyle endişeye kapılan insan, biraz daha akıllıca davranmaya yönelerek akışı ve değişimi lehine çevirerek korktuğunun başına gelmesini engellemeye çalışıyor. Bunu beceremezse, değişimi ve akışı inkâr ederek akışın yokluğunu ve değişmemenin varlığını temellendirebilme yoluna giriyor. Düşünmeyi düşünerek “düşünememeye dalma” yolculuğu da böylece başlamış oluyor. Bir çıkış yolu bulmalıyım. En iyi bildiğimi sandığımdan hareket etmek kurtarıcı olabilir. Beni düşünememe açmazından kurtarabilir. Düşünememeyi düşünmeme bir kapı olabilir. “Nedir o” diyorsanız, cevap net:  “Ben.” “Kendim.”

        Düşüncenin ve düşünmenin oklarını kendime çevirerek bende değişmeyen bir şeyin olup olmadığını aramaya başlıyorum. Acaba bende değişmeyen bir “şey” var mı? Vücudumdaki, düşüncemdeki akışı ve değişimi kolaylıkla fark edebiliyorum. Değişiyorum. Az ya da çok. Hızlı yahut yavaş. Değişimden ve akmaktan kaçamıyorum. Ya ben, “ben” dediğim “o ben” de değişiyor mu? Kırk yıl önceki “ben” ile şimdiki “ben” aynı “ben” mi? Düşünmeyi “ben” üzerinden düşünerek düşünmeye başladım. Şimdi düşünememeden çıkışın kapısındayım.

        III. Vazgeçemediğim bir “ben” var. Değiştiğimi, aktığımı apaçık görsem de değişmek ve akıp gitmek istemeyen tarafım o “ben.” İyi de nedir o “ben”? “Ben kimim” ya da “neyim”?

        Hz. Musa Rabbine “sen kimsin” diye sorduğunda, Rabbi, “ben benim” diye bir cevap vermişti. Öyle yazıyor Tevrat’ta. İçine sıkıştığım hâl, Musa’nın Rabbinden gelen yanıtla benzerlik mi arz ediyor? Bana sorulduğunda veya kendimi kendime sorduğumda verebildiğim tek cevap “ben benim” mi?

        Ben üzerinden “düşünmeyi düşünmeye” başladığımda dün “ben” olarak “ne” ve “kim” isem, bugün de “o ben” imişim, belki yarında “o ben” olacakmışım gibi görünüyor. “Ben” esasında bir değişim ve akış, yokmuş gibi geliyor. Ama durum, gerçekten öyle mi? Bugünkü “ben”, dünkü “ben” miyim ve yarın yine aynı “ben” mi olacağım?

        Öyle görünüyor ki, “ben olma” ve “ben kalma” hususunda kaçamadığım bir akışın içinde de olsam, her türlü değişimin ve değişenin ötesinde kalma ya da olma yönünde bir çabam ve ısrarım var. Değişen ve akan kısım, değiştirmek istemediğim taraf. İşte şimdi, düşünememeden kurtuluşun eşiğindeyim.

        Bende değişen bir şeyler var. Bedenim değişiyor. Fikirlerim değişiyor. Ama “kendimi” “kendim” olarak duyuşumda sanki bir sabite var. Her ne kadar dünde kalan “ben” ile şimdiki “ben” arasında bazı farkların var olduğunu inkâr edemesem de “ben olma” bakımından “ben benim.” Belki de Musa’nın Rabbine sorduğu soru, kendisine sorduğu sorudur. Rabbinin dilinden verdiği yanıtta kendi kendine verdiği yanıt… 

        Netice: Bütün akışın, değişimin, bilinenin ya da bilinmeyenin ötesinde, düşünceyi düşünerek düşünceyi kendine, kendi içine döndürdüğümde, kendimi dinlediğimde, galiba kendime bir o kadar yakın olan ama bana çok uzaklardan sesleniyormuş gibi gelen bir “ben” var. İçimde “bir “ben” var ‘ben’den içeri.” İçimdeki “ben”. “Ben”, “o” muyum?  Bana zihnimin derinliklerinden seslenen “o ben”, “ben” miyim? Değişmiyor gibi duran ve diğer olup biteni; değişeni, değişmeyeni, bir bakıma “düşünmemi” sağlayan “o ben.”

        Düşünmeyi düşünerek, düşünmemeden kurtulmak isterken bir tuhaf bilmece ile karşı karşıya kaldım: İçimdeki “ben.” Dışımdaki “ben.” “Ben”, “o” muyum? “o” mu “ben”? Düşünüyorum: “Ben” “o”yum. “O”nu duyuyorum. Evet, “o”, “ben.” Düşününce “o” dediğim, yine düşününce “ben” dediğim, bir bilmece: Ben-o-ben.

        Düşünmenin kapısı “ben” yürümesi zor bir yol. Başında “ben”i aramak var. Arananı bulmak için önce aradığını duymak/işitmek şart. Ardından duyduğunu görebilmek ve nihayet gördüğünü seyredebilmek… Bütün bunlar bana “ben”e bağlı. “Ben”i idrakle mümkün.

        IV. Parmenides değişmeyen bir varlıktan/varolandan söz ederken bu varlıktan / bu varolmadan mı haber vermek istiyordu? Elimizde Parmenides’in fikirlerini eşecek yeterli bilgi ile belge yok. Daha çok onun fikirlerinden haberdar olanların verdikleri bilgilerle yol almaya çalışıyoruz. Bir de elimizde ondan kalan eksik bir epik/duygusal şiir var. Felsefecilerin ekseri, Parmenides’in duygu ve duyum tarafını dikkate almadığını iddia ederler. Ama ondan kalan tek yarım şiir, bir tuhaflık olduğunu fısıldar.

        Parmenides’ten kalan şiir, Parmenides’in duygu ve duyum tarafını ihmal ettiği iddialarını da yeterince açıklamıyor. Daha da garibi, şiir oldukça duygusal bir dille göklere yapılan seyrandan bahsediyor. Muhtemelen Eflatun’un ideaları üzerinden yorumlandığından zihinde duyulan ile bedende duyulan karşı karşıya getirildi. Eflatun da Aristoteles üzerinden okundu. Bu yaklaşım meseleyi izahta ciddi sıkıntılar doğurdu. –Bu mesele uzundur, burada, meselenin bu yönüne temas etmeyeceğiz.-

        Eflatun Parmenides’e “babamız” der. Ama babanın yolundan gitmez. Bu nedenle bir zamanlar benimde inandığım ‘Eflatun’un Parmenides’e düşülmüş dipnot olduğu fikri’ pek doğru görünmüyor. Aksi takdirde “düşünememe” sorununun içinden çıkmak çok zorlaşıyor. Eflatun’u Eflatun metinlerinden/diyaloglardan okumaya çalışırsak, Eflatun’un Parmenides’e “babamız” demesinin sebebinin Parmenides’in doğru bir çıkış yaptığını göstermek için olduğunu fark ederiz.

        Eflatun Parmenides’in çıktığı noktaya sahip çıkar. Parmenides’in çıkış noktası varlık ya da varolandır. Değişen ve akan değil değişmeyen yakadır.  Muhtemel değişmeyen, değişmesi hoş görülmeyen  “o ben”dir. Lakin Parmenides doğru bir çıkış yapmışta olsa doğru yolda yürüyememiştir. İstikamet üzere kalamamıştır. Eflatun, bu durumun idrakindedir. Bu nedenle Parmenides’in doğru yerden başladığı, ama dolaştırdığı yumağı, aralaştırıp çözmeye çalışır. Zira Parmenides düşünmeyi kilitleyen bir yola girer… 

        Biraz daha açalım: Esasen Parmenides, “var” olanda takılıp kalmıştı. Onun nazarında “var” olanın “var” olmaması ihtimal dâhilinde değildi. Çünkü “yok” olan yoktu. “Yok” olanın yokluğu meselesi, “yokluk” onun için bir anlam ifade etmiyordu. Öyle ki, akışın dışına itilen değişmeyen bir varlıktan çıkılmış olsa da demir atılmak istenen tam da “var” olanın dışarı çıkmasını engelleyen korunaklı bir limandı. Elbet mevzuyu eski Yunan’ın sahip olduğu düşünce imkânları zemininde ele almak gerekiyor. Aksi takdirde anlamak zorlaşır. Öyle ki bu zemin esasında Parmenides’in nazarında sadece “var” olan vardı. “Var” olan da “yok” olamazdı. Öyle ki, “yok” zaten yoktu. Ötesi, “yok” nasıl “var” olabilirdi ki?

        Parmenides’in düşünüş yolu, varlığı kilitlemişti. Varlık düğümlenmişti. Aslında düşünce düğümlenmiş ve kilitlenmişti. İşte ikinci yeni Türkiye’nin düşünmeyi düşünerek düşünememesinin dibinde bu Parmenidesçi açmaz yer almaktadır. –Bu mesele üzerinde daha sonraki yazılarımda nasip olursa, biraz daha duracağız.- Şimdilik bu çıkışın Parmenidesçe sürdürülmesi ne tür sonuçlar doğurduğuna kısaca temas edelim.

        Bir kısım, düğümün çözümünü sadece “var” olanı ve “var” olmayı anlamaya odaklanarak “ben” dâhil onun dışında olanı- her şeyi reddetmede buldu. Bu çözüm denemesinden panteizm doğdu. Panteizm, dinî ve dindışı bir dizi bakış açısı altında ince ayrımlarla dallanıp budaklandı. Bir kısım ise, vazgeçmeyi göze alamadığı içindeki “ben”e tutunarak kendi dışında ne kadar “ben” varsa o kadar çok “kendi içinde” bir ve değişmez olduğunu düşündüğü “ben”lerin esas olduğunu iddia ederek düğümün çözüldüğünü sandı. Buradan da bireysel çokluk fikrine ulaşıldı. Daha başka çözme denemeleri de oldu…

        V. Meseleyi biraz daha açarak düşünmeyi düşünerek düşünmeyi öğrenmenin bizi ne tür idrake taşıdığına giriş yapıp meselenin ardını arkaya bırakıp mevzuya yavaştan hitam çekelim.

        Parmenides, bize bıraktığı şiirinde kendinden öncekilerin fikirlerinin ortak noktasının “var olmayanın var oluşu düşüncesi” olduğunu iddia eder. Parmenides bu tespitle neyi kastetmiş olabilir? “Var olmayanın varoluşu”  ne demek? Kastı, Herakleitos’un “logosu” mu? Ya da İlk Çağ düşünürlerinin “arkhe”leri mi? Ona göre “var” olmayanın “var” olması zaten mümkün değil. Yani onun bir gölge, oyun, eğlence olması mümkün olamaz. Çünkü o “var.” Bizatihi “var” olmak, “var”da olmak “var” olmayı, “var” olamamayı zorunlu kılar.

        Diyelim bu akıl yürütmeyi kavradık. Soru şu: “Var” olanın “var” olmaması mümkün değil, ama “var” olmayanı, yumuşatırsak “var” olmamayı düşünmek olası mı? Parmenides, bunun olası olmadığı kanaatindedir. Zira “düşünmek” bir nesneye/konuya/”var”a ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle “var” olmayanı da düşünürken “var olmamaya” da bir “varlık” veriyoruz. Ama “o varlık” gerçekte yok. Aksi takdirde düşünce boşluğa bakıyor. Boşluğu, hiçliği duyuyor. Boşluk, hiçlik var mı? Uzun mesele. Lâkin Parmenides, çıkışı aslında düşüncenin kendisinden veriyor. Bu hâliyle de Parmenides oldukça bilgikuramsal (epistemik) bir zemin inşa ediyor. Ancak o, bilgi meselesinden ziyade varlığın ya da var olmanın kendine yöneliyor. “Varlık nedir” diyerek varlığın bilgisinden çok kendisini düşünmek istiyor.

        Parmenides neyin peşinde idi? Onun derdi Işık Ülkesi’ndeki Tanrı’dan “hakikati” elde etmekti. O, yolculuğa gecenin yurdundan başlayıp yeryüzünü dolaşarak yolculuğunu batıdan doğuya doğru; ışığa doğru sürdürmek istedi. Bu yürüyüş güneşin yörüngesidir. Fakat o, dönüşünü ters yönde yapmaktadır.

        Ardında bıraktığı şiir parçasında (fragmanda) yolcunun yolculuk anını, yolculuğa çıkışı, yolculuk hazırlıklarını ve Tanrı’nın evinde karşılanışı tasvir eder. Parmenides’in geçmesi gereken kapı, gecenin yurdudur. Kapı, gökyüzüne doğru açılmaktadır. Bu, karanlıktan kurtulup ışığa kavuşma yolculuğudur. Yolculuk, bir düşünce yolculuğudur. Saf hakikat, ancak bu düşünce yolculuğu ile sadece ışıktan elde edilebilir. 

        Çoğumuz oldukça tanıdık ve sıcak gelen Parmenides’in “hakikat” yolculuğu yolcunun karşısına karanlık ve ışık üzerinden belirginleşen iki karşıt yol çıkartır. Bu iki yoldan sadece biri ışığa götürür. Ve bunun için Tanrı’nın inayeti gereklidir…

        Parmenides’in yolculuğu Eş’arî mantığa da kapı olmuş görünüyor. Işığa, hakikate kavuşabilmek için inayet, lütuf, vahiy zorunlu görünüyor…

        İkinci yeni Türkiye’nin yakalandığı düşünememe hastalığından kurtuluşun yolu, bu nedenle, “düşünmeyi düşünerek, düşünmeye başlamak” ile mümkün olur. Bunun kapısı ise bu düşünüş yolunun idrakinde olan gerçek bir “felsefe ile ilahiyat” eğitimidir. Bu ise, ikinci yeni Türkiye’de birinci yeni Türkiye’den de eski Türkiye’den de daha endişe verici seviyededir, vesselam.