Doğu Türkistan

Ocak 2019 - Yıl 108 - Sayı 377



        Kıymetli hocalarım, sivil toplum kuruluşlarının saygıdeğer yöneticileri ve üyeleri, aziz Türk Ocağı’nın değerli yöneticileri ve kıymetli Türk Ocaklılar ve siz, sevgili konuklarımız, hepinizi en içten hürmet ve sevgi duygularımla selamlıyorum. Hepiniz hoşgeldiniz.

        Değerli Erkin Hocam, Doğu Türkistan coğrafyasında Türk Ve Müslüman olmanın zorluğundan sizlere anlaşılacak kadar bahsetmişti. Uygur Türklerinin yaşadığı coğrafyanın, ata topraklarımızın, Çin hükûmeti tarafından dünyanın gözü önünde açık bir cezaevine dönüştürülmesi hepimizi perişan eden bir gerçek. Hayatlarının geri kalan kısmını ise cehennemde yaşamaktan farksız bir şekilde geçirmek zorunda bırakılanların ahvali de hepsinden daha kahredici. İşte benim sizlere bahsedeceğim konu tam olarak bu. Sizlere Doğu Türkistan coğrafyasında bir Türk genci olmanın zorluklarından biraz bahsetmek isterim öncelikle.

        Bağımsız bir ülkenin gençlerinin gelecekten beklentileri arasında genel olarakiyi olduğunu düşündükleri bir meslekte kariyer yapma veya eğitim, sanat, spor, siyaset vs.diğer alanlarda yükselme gibi hedefler bulunur. Kimisi ailesinin, çevresinin ya da eğitmenlerinin yol göstericiliğinde rotasını belirler. Kimisi de dik başlıdır, dediğim dediktir. Kendi bildiğimi okurum, ederim diyerek sadece kendi isteği doğrultusunda geleceğini şekillendirme ihtiyacı duyar. Bahsettiğim iki durum da elbette ki güzel ve umut vaat edici. Ama Doğu Türkistan coğrafyasında yaşayan Türk gençlerinin, böyle umut verici hayalleri kafalarında senaryo olarak kurgulamaları dahi gün geçtikçe imkansızlaşmaya başlıyor. Yarına çıkmayı kendileri için bir muamma olarak görmelerini bu durumun başlıca sebebi olarak sayabiliriz. 

        Düşünün, ebeveynleriniz, yetişkin aile fertleriniz, çevrenizde tanıdığınız, sevip saydığınız büyükleriniz haksız yere çinin Nazi kamplarına esir olarak götürülüyorlar. Böyle nahoş hadiselerin yaşandığı bir ortamda sağlıklı bir gelecekten, idealist hareketlerden ve güçlü temellere dayatılmış faydalı bir eğitim sisteminden bahsetmek epey gülünç olurdu. Zaten böyle bir durumun varlığı, Çin’in dünyaya kurgusunu pazarlamakta usta olduğu, bir asırdan uzun süren Doğu Türkistan filminden bizlere gösterilen kısa bir kesit.

        Eğitim dilinin son yıllarda tamamen Çinceleştirilmesi ile birlikte Doğu Türkistan Türkleri için millî bir eğitim ihtimali tamamen ortadan kaldırıldı. Dil, kültürün ve millî değerlerin geleceğe taşınmasında, bildiğiniz üzere, en güçlü araçtır. Meşhur Çinli filozof Konfüçyüs’ün, zamanında kendisine yöneltilen “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsanız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” sorusuna “En başta dili gözden geçirmekle başlardım.” sözüyle yanıt verdiği söylenir. Çin yöneticileri, bu sözü akıllarına iyi kazımış olmalılar ki Doğu Türkistan’daki asimilasyon politikalarında dilin değişimine azami derecede önem gösteriyorlar. İşin üzen tarafı, Konfüçyüs sözlerinin devamında adalet, insan ilişkileri, hak ve düşünce gelişimi, kültür sürekliliği gibi can alıcı hususlara dikkat çekerken faşist Çin yönetimi, bu düşünceye tamamen aykırı olarak kendi ırkçı ideallerini uygulama adına dille alakalı uygulamalarını bu denli ön safhada tutuyor.

        Ana dilden farklı bir dilin Uygur çocuklarının zihinlerine zorla kazınmaya çalışılması, sonuçları ağır ve asla göz ardı edilmemesi gereken bir tehlike. Elimize ulaşan haberler, bu asimile harekatının neticelerinin gün geçtikçe geri dönülemez boyutlara erişeceğini gösteriyor. Çin hükûmetinin kan donduran Nazi kamplarını inşası ve her eve bir Çinli projeleri ile Uygur toplumunun aile yapısına onulmaz zararlar verilmekte. Sonuçta oluşan bu başıboş ortam, doğrudan Çin’in asimile harekatına hizmet edecek bir biçimde tasarlanmakta. Uygurların din ve vicdan hürriyetinin baskılanmasının da etkisiyle Doğu Türkistanlı çocuklar, kendi öz benlikleriyle tamamen alakasız bir kültürü benimsemeye zorlanmakta. 

        Bahsettiğimiz medeniyet dışı eylem, Doğu Türkistan’da yaşamakta olan yakınlarımla güçlükle kurabildiğimiz sosyal medya konuşmalarımızda dahi kendini alenen belli ediyor. Yakınlarımın konuşmalarında “Allah, selamunaleyküm, Allah razı olsun, Allah’a emanet olun” gibi, tabiri caizse, dini emareler taşıyan hiçbir cümleye rastlamak mümkün değil. Ek olarak onların can güvenlikleri adına biz de konuşmalarımızda bu hususa hayati derecede önem göstermek zorunda bırakılıyoruz. 

        Aklımdan silemeyeceğim bir olayı müsaadenizle sizlere anlatmak istiyorum. Bundan tam 13 sene evvel, Doğu Türkistan’da bulunduğum günlerde, büyükbabamın yaşadığı evin mescide yakın olması dolayısıyla bir sabah ezanının okunuşuna yakından şahitlik etmiştim. Bu dönemin öncesinde de, Türkiye’de doğup büyümemden ötürü, ezanın okunuşu sırasında bir ayrıntı gözümden kaçmadı. 

        Caminin minaresine çıkan müezzin, tamamını Müslümanların oluşturduğu bölgede ezanı minareye çıkarak bizzat okumuş, ne bir megafon ne de bir hoparlör desteği almıştı. Oysa teknik imkanlar buna el verir suretteydi fakat Çin, ezanın okunmasından tedirgin ve rahatsız olması sebebiyle Müslümanların yaşadığı bölgemizde dahi bu duruma olanak tanımıyordu. Ezanın bitiminden sonra adamcağızın gözyaşlarıyla minareyi terk edişi hâlâ aklımdadır. O yaşlarda, müezzinin döktüğü gözyaşlarına anlam biçemesem bile bugün, o görüntünün zihnime yeniden doluşu, Müslüman bir Türk evladı olarak sinemi kanatmakta, gücüme gitmektedir. Ayriyeten Doğu Türkistan’da, din ve vicdan hürriyetinin baskı altına alınmasına ek olarak Türklük adına hiçbir kavramın kullanılmasına, Türklükle yahut Türkiyeilgisi bulunan alelade bir işaretin ya da armanın bulunmasına dahi Çin hükûmeti tarafından müsaade edilmiyor. Türkiye, Çin tarafından stratejik ortak gösterilirken Türkiye’nin Doğu Türkistan coğrafyasında aykırı hareketlere önder olarak gösterilmeye çalışılması Çin’in ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini kanıtlar nitelikte.

        Son günlerde karşıma çıkan bir YouTube videosunda, Doğu Türkistan’a giden Türkiyeli arkadaş, bizler gibi yaşananlara canlı canlı şahitlik etmiş, kaldığı otelin resepsiyonunun hemen yanında bulunan afişte sakal bırakmanın, başörtüsü takmanın, Türkiye veya Doğu Türkistan bayraklarının basılı olduğu kıyafetleri giymenin yasak olduğunu, bu tarz davranışların hükûmet tarafından terör sempatizanlığı olarak sayılacağını kamerasıyla anbean kaydetmiştir. Dileyenler, Çin hükûmetinin çağ dışı ve gerici yaklaşımının sergilendiği bu YouTube videosunu sanal ortamda taratıp bulabilirler. Bu videoda izleyeceğiniz Doğu Türkistan, okuyanların aklına George Orwell’ın 1984 adlı romanında bahsedilen ülkeyi getirecektir. Durum bu derece üzücü ve korkutucu boyutlara çoktan erişmiştir.

        Doğu Türkistan’da yaşadıklarım elbette bunlarla sınırlı değil. Şarki Türkistan lafının geçtiği yerde insanların endişeyle etrafı gözetlemesi ve bahsedeni susturmaya çalışması, bu gerçeği duyanları ürpertiyor olabilir. Lakin bir gerçek unutulmamalıdır. O da halk kahramanımız Osman Batur’un söylediği gibi bağımsızlık gelinceye değin bu mücadelenin sürdürüleceğidir. Şehit Osman Batur, “Ben can verebilirim, Ama milletim, dünya durdukça mücadeleye devam edecektir.” diyerek içimizdeki özgürlük ateşini ve umudumuzu daima diri tutmamıza yardımcı olmuştur. Ruhu şad olsun. Doğu Türkistan Türkleri aziz ataları Tun Baga Tarkan’ın, Saltuk Buğra Han’ın, Osman Batur’un izinde yürümekten vazgeçmeyecek, vazgeçirilemeyecektir. Kaşgar vilayetinin Kırgız sınırına yakın bozkırlarından birinde gördüğüm, bütün hünerleri ve asaletleri ile profesyonelce at koşturan, yaşları yediyi sekizi geçmeyen Uygur ve Kırgız çocukları, zalimlere ve zalimin zulmüne sessiz kalan herkese atalarının soyunun asla yeryüzünden silinemeyeceğini, karanlığın baki olmadığını bütün erdemleri ve davranışlarıyla zaten haykırıyorlardı.

        Tüm bunlara rağmen, aziz Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Doğu Türkistanlı Uygurların haklarının savunulması konusunda daima Uygurlar için bir umut ışığı, asil direnişlerinin hamisi, önderi olarak görülmüştür. Türkiye’de yaşayan Türkler, gerekli farkındalıkları kazandıkları takdirde kardeşlerinin sıkıntılarına elbette merhem olacaklardır. Bu hususta soydaşlarınız Uygurlar adına sizlere hem bugüne kadar gösterdiğiniz gayret hem de bundan sonra yapacaklarınız için minnettarlığımızı sunmak istiyorum.

        Doğu Türkistan Türklerinin geleceği zindanlara hapsedilmeye çalışılırken mazlum Uygurlar ve diğer Doğu Türkistan Türklerinin, bu mecliste bulunanlardan ve bizler gibi düşünenlerden en büyük beklentisi geleceklerine sahip çıkılması ve evlatlarının geleceğinin garanti altına alınmasıdır. Bu bağlamda Türkiye’de bulunan yetim muhacir çocuklarının gelişimi için hepimizin üzerine büyük sorumluluklar düşmektedir. Gelecek adına herkesin bir fikri, bir söylevi bulunmakta elbette. Yalnız dikkatinizi çekmek isterim ki tüm bu planlar uygulamaya geçirilmediği sürece havada kalacaktır. Tarih harekete geçenleri daima hatırladığı gibi suskun olanları da hafıza defterine kaydedecektir. En büyük temennimiz bizim harekete geçenlerin yanında, onlarla birlikte omuz omuza olmamız yönünde olacaktır.