Suriye’de Değişen Dengeler ve Türkiye

Ocak 2019 - Yıl 108 - Sayı 377



        Türkiye’nin, Fırat’ın doğusunda yuvalanan terör örgütünü etkisiz hâle getirmek maksadıyla planladığı askerî harekâtın başlamasına neredeyse saatler kala, Beyaz Saray’dan “çekileceğiz” açıklaması geldi; harekât beklemeye alındı.

        Başkan Trump, Twitter mesajında “Orada olmamızın tek nedeni DEAŞ’ı yenilgiye uğrattık” diyerek, birliklerinin Suriye’den çekileceğini DEAŞ ile mücadelenin “artık Türkiye gibi bölge ülkelerine kaldığını” söyledi.  Bu kararla birlikte Suriye’de jeopolitik dengeler değişiyor, alandaki aktörler arasında yeni bir dönem başlıyor.

        Trump’ın kararı hem kendi ülkesinde hem de başta Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde tepkiyle karşılandı. Aslında Trump kararını yeni vermiş değil. Seçim kampanyası boyunca Amerikan askerlerinin ülke dışında olmalarının yanlış olduğunu, bütçeye ağır bir yük getirdiğini, ekonomiyi olumsuz etkilediğini, eve dönmeleri gerektiğini çok sık ifade etmişti. Geçen Nisan ayında bunun ilk adımını Suriye’de atmak üzereyken, Pentagon ve dışişlerinden gelen baskılar sonucu kararını uygulamamıştı. Bu defa aynı durumu yaşamamak için, açıklamasını yapmadan önce ulusal güvenlik birimleriyle konuyu müzakere etmedi. Dolayısıyla açıklaması Washington’da siyasetçiler, sivil ve asker yöneticiler için sürpriz oldu.

        Çok sayıda kongre üyesiyle birlikte Trump’ı en fazla destekleyen senatörler bile kararı eleştirdiler. Millî Savunma Bakanı Mattis ve Başkan’ın Suriye Özel Temsilcisi McGurk kararı onaylamadıklarını söyleyerek istifa ettiler. CENTOM Komutanı Votel “karnıma yumruk yemiş gibi oldum” diyerek tepkisini gösterdi.

        Öte yandan ABD siyasetinin etkili unsurlarının başında gelen Musevi lobisi, medya ve finans sektörlerindeki gücünü kullanarak, karar aleyhinde kamuoyu oluşturmak için kampanya başlattı. Ancak Trump çekilmenin mali yönden sağlayacağı avantajları anlatarak tepkilerin genişlemesini engellemiş görünüyor.

        Trump’ın kararını verişindeki tarz ve kullandığı yöntem, ABD’nin ulusal politikalarının belirlenmesinde büyük etkisi olan Pentagon ve dışişlerine karşı “meydan okuma” olarak da değerlendirilebilir.

        Böyle yaparak, gücün kendi elinde bulunduğunu, iktidarı kimseyle paylaşmak niyetinde olmadığını göstermiş oluyor. Bu arada istifa edenlerin yerine güvendiği isimleri getirerek dizginleri elinde toplamak istiyor. Konulara ticari mantaliteyle, kâr-zarar açısından bakıyor. Amerika’nın diğer ülkelerle ticaretini liberal esaslarla düzenlemiş olmasının, ülke ekonomisini olumsuz etkilediğine inandığından, üreticisini, sanayicisini koruma amaçlı önlemler alıyor. Dünyaya “ticaret savaşları” başlattığını duyuruyor. Avrupa’ya, NATO’ya “70 yıldır kendi savunma harcamalarınızı bana ödettiniz, artık yokum” diyerek askerî harcamalarını kendilerinin yapmalarını söylüyor.

        AMERİKAN EMPERYALİZMİNİN SONU MU?

        Trump’ın tarzının, uluslararası politikada Neo-Con’lardan farklı olması, Pentagon’la yaşadığı sıkıntılar, ABD’nin hegemonyacı (emperyalist) politikalarını değiştireceği anlamına gelmez. İstese de bunu yapamaz. Washington’da kendisinden önceki dönemlerde de tartışılan Çin’in küresel rekabetteki pozisyonu üzerine stratejik bir tercih yaparak, askerî ve ekonomik alanlarda önceliği Pasifik havzasına vermek istiyor.

        Trump’ın nazarında Rusya küresel rakip olabilecek kapasiteye sahip değil; sadece bölgesel iddiaları olabilir. Onlar da istenirse frenlenir. Oysa Çin farklı; ekonomik, teknolojik ve sanayi alanlarında hızla büyüyor. “Bir Yol, Bir Kuşak” gibi dünya ticaretinde çığır açabilecek nitelikte stratejik projeleri, muazzam insan unsuru, çevre coğrafyalarda giderek artan politik etkisi ve bunların arkasındaki askerî-nükleer gücü, sadece Trump’ı değil, Washington’daki “derin Amerika’yı” da endişelendiriyor. Bu nedenle Brezezinski’nin “ABD gücünü Pasifik’e yığmalı” tavsiyesi güncellenmek isteniyor.

        Buna paralel olarak Trump, DAEŞ faktörünün minimize edildiğini söyleyerek, Suriye’deki askerî ve parasal külfetleri, riskleri diğer ülkelere devrederek, birliklerini gerektiğinde müdahale edecek şekilde Irak’taki üslerine nakletmek istiyor. Çünkü Suriye’de hiç asker bulundurmasa bile, bu toprakların tamamında askerî kontrolü sağlayacak durumda.

        Ancak Trump, askerlerin ve dışişlerinin yoğun baskılarına fazla direnemedi. Irak’taki Amerikan üslerini ziyaretinden dönüşünde, erteleme takviminin değiştiğini, en az dört ayı kapsayacak şekilde zamana yayıldığını duyurdu. Bu politika değişikliğini Trump’a her konuda destek veren ama çekilme kararına itiraz eden senatör Graham etraflı şekilde açıkladı: “Trump bana bilmediğim birçok şey anlattı. Suriye konusunu çok daha iyi hissetmemi sağladı. Irak ziyaretinde komutanların kendisini DEAŞ’ın tamamen bitmediğine ikna ettiklerini, mücadeleyi sürdüreceğini söyledi” dedikten sonra ABD’nin Suriye’de ana hedeflerinin ne olduğunu Başkan’dan naklen şöyle ifade etti:

        DEAŞ tamamen yok edilmiş olacak.

        İran boşalacak yerlere yerleşmeyecek.

        Kürt müttefiklerimiz korunacak.

        Bu açıklamalar, Türkiye ile ABD’nin Suriye politikalarındaki derin farklılığın, hatta zıttiyetin aynen sürdüğünü, Washington’un Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD üzerinden özerk bir Kürt devletinin kurulma projesinin değişmediğini, terör örgütünü korumaya devam edeceğini ortaya koyuyor. Graham önemli bir hususu daha açıkladı; Amerika, Türkiye’nin güvenlik endişelerini karşılama iddiasıyla, sınırda on-on beş km.lik bir tampon bölge oluşturmak, buraya Irak’taki Suriye kökenli 8 bin civarındaki peşmergeyi yerleştirmek teklifini muhtemelen öne sürebilir. Bu konuda zaten McGurk’ın istifasından önce Barzani’yle görüşmeler yaptığı duyulmuştu.

        Türkiye son gelişmeler üzerine, Fırat’ın doğusuna operasyonu ertelerken, Menbiç’i gündeme getirmek istedi. TSK ve ÖSO güçleri kentin çevresinde mevzilendiler.

        Aslında Ankara ve Washington’un geçen Eylül ayında mutabakata vardıkları takvime göre, en geç Aralık ayında YPG’liler buradan çıkarılıp TSK’nın Menbiç’e girmesi gerekiyordu. Ancak Amerikalılar sözlerinde durmadılar, aylarca Ankara’yı oyalayıp operasyon yapmasını engellediler. Bu defa sadece ABD değil, Suriye hükûmeti ve Rusya’da araya girdi. Hep birlikte bir kere daha Türkiye’nin yapmakta kararlı olduğu operasyonu önlediler.

        RUSYA’YA NE KADAR GÜVENEBİLİRİZ?

        Rusya, sadece Menbiç’te değil, Fırat’ın doğusunda da Türkiye’nin operasyon yapmasını istemiyor. Dışişleri Bakanı Lavrov Amerikalıların boşaltacağı yerlere Suriye Hükûmeti’nin girmesi gerektiğini, Suriye’nin toprak bütünlüğünün bu sayede korunacağını çok net ifade etti. Son gelişmeler şu gerçeği bir kere daha ortaya koydu; hem ABD hem de Rusya Türkiye’nin beka ve güvenlik konularını umursamıyorlar. Başka alanlarda yakın siyasi ilişkiler kurup, anlaşmalar yapsalar bile Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yuvalanan PKK/YPG’nin Türkiye’ye yönelik tehdit unsuru olduğunu ısrarla görmezden geliyorlar, hatta destekliyorlar.

        ABD, PYD/YPG’nin PKK uzantısı bir örgüt olduğunu çok iyi bildiği hâlde, Türkiye’yi bunların farklı olduğuna iknaya çalışıyor; “müttefik” im diyerek kanatları altına alırken iki ülkenin NATO şemsiyesi altında 70 yıldır kader birliği yaptığını unutuyor.

        Rusya’nın durumu da ortada; PKK’yı terör örgütü saymamakta ısrarlı. PYD/YPG’nin Moskova ve Petersburg’da büroları var. Temsilcileri zaman zaman Rusya’ya gidip hükûmet yetkilileriyle görüşüyor. Moskova PYD kartını tamamen Washington’a kaptırmamakta kararlı.

        Bu durum PKK/PYD’nin işine geliyor; tümüyle Washington’a bağlı olmaktan kurtulmuş oluyor. Esasen terör örgütü her dönemde birçok emperyalist güçle, istihbarat örgütleriyle ve bölgedeki ülkelerle iş birliği yaparak, desteklerini alarak varlığını sürdürdü. Bu merkezlerin taşeronu olarak Türkiye’ye karşı kullanıldı. Çekilme kararının açıklandığı ilk günlerde telaşlanıp başka “efendi”ler aramaya başladıysa da Pentagon’dan gelen mesajlarla rahatlamış görünüyor. Şu sırada esas sıkıntısı Esad yönetimiyle ilişkilerinin geleceğinden kaynaklanıyor. ABD’nin sahadaki kara gücü ve “müttefiki” olmaktan dolayı, siyasi çözüme geçilirken “statü”sünün tanınacağından emindi. Fakat Esad hükûmetinin son iki yıldır sahadaki kazanımları, muhaliflerini büyük ölçüde ezip, İdlib’de toparlaması Şam’ın çıtayı yükseltmesine yol açtı; Kürtlere özerk bir statü vermemekte kararlı görünüyor.

        ESAD HÜKÛMETİ TEKRAR ARAP LİGİNDE

        Esad’ın başka bir kazanımı yedi yıldır diplomatik ilişkilerini kesmiş olan Arap ülkelerinin Şam’daki elçiliklerini tekrar açmaya başlamaları. Buna ilaveten yakında yapılacak olan Arap ülkeleri zirvesine davet edilerek meşruluğu kabullenilmiş oldu. Suudi’lerin liderliğindeki Arap ülkelerinin bu kararının, kendi tercihleri olduğu kuşkuludur. Orta Doğu’da Washington’un temsilcisi işlevini yapan Suudiler ve MBS, böylesine önemli bir adımı ve “patron”larının izni yahut tavsiyesi olmadan atamazlar. Büyük ihtimalle Washington stratejik bir hamle yapıyor; şimdiye kadar Şii-Sunni karşıtlığı üzerinden bölgede etkili olan, Şam-Bağdat-Tahran ekseninde bir “Şii hildi” oluşturmaya çalışan İran’ı durdurmak için, tarihi bir geçmişi bulunan Arap-Fars düşmanlığını canlandırıp piyasaya sürmek istiyor. Bu girişim İsrail tarafından onaylanır, Bağdat da bu halkaya katılır. Böylelikle ABD askerî güç kullanmadan İran’ı kuşatıp köşeye sıkıştırmış olur.

        ORTA DOĞU BATAKLIĞINDA BOĞULMAMAK İÇİN

        Türkiye, Suriye’deki iç savaşın ve IŞİD teröründen yararlanarak ülkenin kuzeyinde ABD’nin desteğiyle siyasi varlık hâline gelen, kantonlar üzerinden fiilî hâkimiyet sağlayan PKK/PYD’ye karşı son iki yılda ağır darbeler vurdu. Kurulmak üzere olan terör koridoru, Fırat kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla çökertildi. TSK çeşitli riskleri olan bu iki harekâtı Batı’lı itirazlarına fırsat vermeden, tereyağından kıl çeker gibi ustalıkla tamamladı.

        Türkiye o süreçte “sert gücü” nün yanı sıra “yumuşak gücü”nü, diplomasi kanallarını da başarıyla kullandı. Rusya ve İran ile birlikte oluşturulan Astana zirvesi ve iş birliği ile Rusya ile kurulan diyalog sonucunda, Suriye hava sahası açık tutuldu. Ancak Rusya ve ABD, TSK’nın planladığı hedeflerine ulaşmasını el birliğiyle engellediler. TSK ve ÖSO’nun stratejik önemi büyük olan Tel Rifat ve Menbiç’e girmemesi için her iki bölgede askerlerini konuşlandırdılar. Böylelikle TSK 5 bin km. olarak öngördüğü hedefin yarısına ulaşabildi.

        Son gelişmeler ışığında, bölgede oluşan tablo; Türkiye’nin yeni dönemde askerî harekât yapmasını fevkalade zorlaştırdığını gösteriyor. Çünkü Suriye hava sahasının uçaklarımıza açık tutulmama ihtimali yüksektir. Hava desteği olmadan bir harekât yapılması durumunda, karşımızda sadece YPG değil rejimin askerleri de bulunacak. Yani Türkiye Birleşmiş Milletler’in hukuken meşru saydığı Suriye yönetimine savaş açmış olacak. Bugün Süleyman Şah Türbesi’ni aceleyle taşımış olmanın ne kadar büyük bir yanlış olduğu görülüyor. Uluslararası sözleşmeyle çapı ne olursa olsun bize ait olan alanı kendi kararımızla terk etmiş olduk.

        Türkiye bekası ve güvenliği açısından mecbur olduğu için Suriye’de bulunuyor. Bu ülkenin toprak bütünlüğünün sağlanması siyasetinin temelini oluşturuyor. Buna karşılık diğer bütün taraflar siyasi ve ekonomik çıkarlarından ötürü sahadalar. Hedefler ve beklentiler örtüşmediğinden, Türkiye’nin diğer ülkelerle uzun vadeli, kalıcı ve istikrarlı ilişkiler kurması, iş birliği yapması mümkün olamıyor. Bu nedenle yalnız olduğunun, sadece kendi gücüne güvenebileceğinin bilinci içerisinde olmamız gerekiyor.

        HEDEF SİYASİ ÇÖZÜM OLMALI

        Bölgede rekabet hâlinde olan, iki süper güç ABD ve Rusya arasında tercih zorunda kalmamamız için ilişkileri son derece dikkatli yürütmek zorundayız. Suriye’de nihai çözüm ancak siyasi kanaldan mümkün olacaktır. Cenevre’de bu maksatla başlayan görüşmelerin bundan sonraki aşamalarında, Suriye hükûmetinin tavrı büyük önem taşıyor. “Ben zafer kazandım, dediğim olmalı” havasına girerse, muhalifleri yok saymaya kalkarsa görüşmeler tıkanır. Türkiye’nin bir süredir Şam ile Moskova ve Tahran üzerinden dolaylı görüşmeler yaptığı biliniyor. Ankara’nın bu hususta artık bir karar vermesi gerekiyor. Doğrudan ilişki kurulacak kanalların oluşturulması daha gerçekçi bir yol olacaktır. Şam hükûmetiyle Suriye’nin toprak bütünlüğü gibi son derece önemli ortak bir paydamız bulunuyor. Siyasi çözüm çabaları sürerken, hâlen Türkiye’nin himayesindeki muhaliflerin ve özellikle İdlib’in kaderinin yanı sıra, Türkiye’deki mültecilerin yerlerine dönmeleri konusuna, ancak doğrudan görüşmelerle makul bir çözüm sağlanabilir.

        911 kilometrelik sınırımızda kiminle komşuluk yapacağımıza küresel güçler, emperyalist merkezler değil, kendimiz karar vermeliyiz. Şu veya bu tarzda Türkiye’yi PKK uzantısı bir siyasi oluşumla komşu yapmak isteyenlerin emrivaki yapmalarına asla fırsat vermemeliyiz.