Şehirlerimizin Yeni Çehresi: Gökdelenler

Aralık 2018 - Yıl 107 - Sayı 376



        Özet

        Sanayileşme ve kentleşme sürecinde çimentonun bulunması, çeliğin inşaatlarda kullanılması ve asansörün icadı ile birlikte öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek yapılar inşa edilmeye başlandı. Daha sonra Avrupa ve dünyanın diğer ülkelerinde yaygınlaşan yüksek yapı ve gökdelenler çeşitli yönleriyle tartışma alanına girdiler. Günümüz dünyasında en yüksek binalar Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde bulunmaktadır. 

        Yüksek yapı ve gökdelenler büyükşehir ve metropollerin artışına koşut olarak yaygınlaşmaktadır. Kent merkezlerinde artan arsa fiyatları, iktisadi büyüme, büyük şirketlerin bütün birimlerini bir araya toplamaları, rekabet, meydan okuma güç gösterileri gökdelenlerin artışını etkilemektedir.

        Gökdelenler, insan ilişkilerine, şehirlerin tarihî doku ve görünüşlerine verdikleri zararlar, hava trafiği, rüzgâr akımları ile kuşların uçuş koridorlarına engel teşkil etmeleri, kentlerin altyapılarını zorlamaları bakımlarından eleştirilmektedirler.

        Türkiye’de nüfusun hızla artışı, nüfusu milyonun üzerinde yirmiden fazla büyükşehrin varlığı, bu tarz yapıların inşasına zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de tarihî dokuya uygunluk, şehirlerin görünüşlerine verdikleri zararlar bakımından gökdelenlerin varlığı ciddi korku ve endişelere yol açmaktadır. Belediyelerin imar yasalarında kâğıt üzerinde bütün bu zararları engelleyecek maddeler bulunmakla birlikte, tam tersi uygulamalar dikkati çekmektedir. 

        Anahtar Kelimeler: kentleşme, çok katlı bina, yüksek yapı, gökdelen, şehirlerin tarihî dokusu

         

        Giriş

        Batı Avrupa’da feodalitenin çöküşü ve kırlardan kentlere doğru yönelen hızlı kentleşme süreci, Fransız İhtilali ile hanedanların devrilmesi ve babadan oğula geçen yönetimlerin sona ermesi, modern bilimlerin doğuşu ile bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler, burjuvazinin doğuşu ve orta sınıfların güçlenmesi, fabrikaların yaygınlaşması ile işçi sınıfının ortaya çıkışı ve ulus devletlerin oluşması gibi birçok hadise iç içe geçen bir süreçte şekillenmiştir.

        Sanayileşme ve kentleşme süreci ilk defa “sanayi kenti” denilecek yeni şehir yapılarını ortaya çıkarmıştır. Bu süreçte ilk sanayi kenti olarak nitelendirilebilecek olan Londra’nın nüfusu 1800 yılında bir milyonu bulmuştur. Onu takip eden senelerde de birçok Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri şehrinin nüfusu hızla artarak birkaç milyonluk bir kalabalığı içlerinde barındırmaya başlamıştır.

        Uzun tarih dönemlerinde yüksek bina ve anıtların varlığı bir vakıadır. Özellikle ibadethaneler, saraylar ve resmî binalar taş veya mermer yahut o günün teknolojik imkânları ile yörelerin civarındaki mevcut malzemeler kullanılarak inşa edilmişlerdir. Bunların haricindeki ahşap, kerpiç yahut farklı tekniklerle yapılan halkın ikamet ettiği konutların yüksekliği bir iki katı geçememiştir. 

        1826 yılında çimentonun icat edilmesi, 1844’te Almanya’da ilk çimento fabrikasının kurulmasının ve yaygınlaşmasının, yapılarda çeliğin ve çelik iskeletin kullanılmaya başlamasının ardından çok katlı binaların inşası mümkün olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında da çimento şehirlerin çehresini değiştirmiş ve ancak bir iki kata ulaşabilen binalar hızla göğe doğru uzanmaya başlamışlardır.

        İlkin Amerika Birleşik Devletleri’nde inşa edilmeye başlayan yüksek binalar daha sonra Avrupa şehirlerine yayılmıştır. Yükseklikleri önceleri beş – altı katı bulan yapılar, asansörün icadı ile birlikte de yeni bir evreye girmiştir. Buharlı makine ile çalışan ilk asansörler, elektrik devriminden sonra yerini elektrikli asansörlere terk etmiştir. Bu süreç adına daha sonra gökdelen adı verilecek olan yüksek binaların ortaya çıkışını sağlamıştır.

        ABD’de şehirlerin nüfuslarının hızla artışı ile şehirlerin nihai sınırlarına ulaşılması, kent içi ulaşımın sıkıntıları, şehir içi arsa fiyatlarının yükselmesi, büyük şirketlerin doğuşu ve yaygınlaşması ile bu şirketlerin bütün birimlerinin bir arada bulundurma talepleri yüksek binaların hızla inşa edilmesinin yolunu açmıştır. Bütün bu sebeplerin yanında inşaat şirketleri ile diğer kuruluşların menfaat, kâr ve rant arzusu da çok katlı binaların yaygınlaşmasındaki sebepler arasındadır. Devletler, kamu kurumları ve diğer kuruluşlar ile büyük şirketlerin güç ve itibar gösterisi ve rekabeti de yine çok katlı binaların inşasında önemli bir yere sahiptir.

        Gökdelen Kavramı ve Gökdelenler

        Gökdelen kelimesi Chicago’da 1855’de ilk çok katlı binanın inşa edilmesinin ardından kullanılmıştır. 1883 yılında da ilk defa John Maser’in “American Architect and Building News” dergisinde yayımlanan bir makalesi ile akademik yazına girmiştir (Duru, 2001: 334).

        Amerika Birleşik Devletleri’nde çok katlı binaların yapılmaya başlamasının ilk senelerinde yaklaşık 10 kata ulaşan binalar “gökdelen” statüsünde değerlendirilirken, sonraki yıllarda bu ad daha yüksek binalar için kullanılmıştır. Yükselen binalarla birlikte daha aşağıda kalanlar normal binalar olarak görülmektedirler. Gökdelen kavramı her geçen yıl daha yükseği ifade etmektedir.

        Günümüzde ise bu ülkede, 150 metrenin üzerindeki binalar “skyscraper” (gökdelen) olarak tanımlanmaktadır. Yine 100 metrenin üzerindeki binalarla, çevresindeki binalara göre yüksek olan binalar da yine gökdelen kabul edilmektedir (Hasol, 2007: 18).

        CTBUH’un (Coinci on Tail Buildings and Urban Habitat) ölçütlerine göre, yüksekliği 300 metreyi aşan binalar “çok yüksek yapılar”, 600 metreyi aşan binalar “mega yüksek binalar” olarak tanımlanmışlardır (Sağlam, 2016: 4).

        Altan Öke, “İstanbul’un geleceği ve Gökdelenler panelinde yaptığı konuşmada yüksek yapıları şöyle sınıflandırmaktadır: 

        1. Birinci kategori: Yüksek olmayan 8-12 kat arası binalardır. 

        2. İkinci kategori:12-25 kat arası binalardır. 

        3. Üçüncü kategori: 25 ile 50-55 kat sınırı arasındaki binalardır. 

        4. Dördüncü kategorideki binalar 55-75 kat sınırı arasındaki binalardır. 

        5. 75 katın üzerindeki binalar, “süper gökdelen” olarak adlandırılırlar (Şencan, 1991: 138).

        Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Dünyada Yüksek Yapı ve Gökdelenler

        İlk gökdelenler 1870’li yıllarda yapılan, yedi katlı “Equitable Building”, on katlı “Tribune Building” ve “Western Union Building” adlı binalardır. 1884-1885 yılları arasında Chicago’da yapılan “The Home Insurance Building”, destekleyici yapı malzemesi olarak çelik iskeletlerin kullanıldığı ilk yapıdır (Samsunlu, Akca, Eroğlu, 1989: 15).

        Özellikle 1990’lı yıllardan sonra dünyada yüksek binaların gelişmiş ülkelerden diğer ülkelere doğru hızla kaymasının ardından yükseklik bütün dünya ülkelerinin gerçeği olmaya devam etmiştir. Etraflarındaki binalardan bariz bir şekilde yüksek olan binalar diğerlerini geride bırakırken yüksek yapı ve gökdelen tanımları da değişikliğe uğramıştır. 

        Bir binanın çevresine göre yüksekliği önemli bir unsurdur. Yirmi katlı bir bina Chicago yahut New York’ta gökdelen olarak tanımlanmayabilir ama İzmir veya daha az katlı binaların olduğu yerde yüksek yapı sınıfına girer (Sağlam, 2016: 3).

        1900-1940 yıllara arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde bina yükseklikleri hızla artmıştı. New York ile Chicago arasında bina yükseklikleri yarıştırılmıştı. Bu yarışı 1930 yılında inşa edilen “Empire State” binası kazanmıştı (Hürol, 1994: 39).

        Avrupa’nın ilk sanayileşen ülkelerinde yüksek yapılara pek sıcak bakılmamıştır. Bu bakımdan Avrupa’da ancak 1950’lerden sonra bu tarz binalar inşa edilmeye başlanmıştır. 1960’lı yıllardan sonra da kırk kata kadar çıkan çok katlı binalar yapılmıştır. Bugün Avrupa’da dünya yükseklik sıralamasında yer alan yüksek yapı ve gökdelenler bulunmamaktadır.

        ABD’de başlayan, kısmen Avrupa ülkelerine uzanan yüksek yapı ve gökdelenler dünyanın diğer ülkelerine doğru hızla yayılmaktadır. Günümüzde bu konuda başı çeken binalar özellikle Orta Doğu ve Uzak Doğu şehirlerindedir.

        2015 yılında dünyanın en yüksek otuz binası listesinde ilk sıraları da Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkeleri almaktadır. Bu listenin ilk sırasında 828 metre yükseklik ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin önemli şehirlerinden olan Dubai’deki “Burj Khalifa” yer almaktadır. İkinci sırada ise 601 metre yükseklik ile Suudi Arabistan’ın Mekke şehrinde, Kâbe’nin hemen yanında inşa edilmiş olan “Mekkah Royal Clock Tower Hotel” bulunmaktadır.

        Bu listedeki gökdelenlerden sekiz tanesi Dubai’de, beşi New York’tadır ve diğerleri de farklı ülke ve şehirlere dağılmış durumdadır (Sağlam, 2016: 366).

        Türkiye’de Çok Katlılık ve Yapı Yüksekliklerine İlişkin Kanunlar ve Yönetmelikler

        Türkiye’de günlük dilde ve akademik yazında gökdelen tabiri yüksek binalar için kullanılırken, bu kelime yasalarda yer almamaktadır. İmar yasaları ile belediyelerin imar yönetmeliklerinde “yüksek yapılar” ifadesi bulunmaktadır.

        Eski çağların teknolojik imkânları devlet binaları, anıtlar, kuleler ve ibadethane tarzı yapıların dışında birkaç kata ancak ulaşabiliyordu. Osmanlı Devleti’nde 1864 tarihinde çıkarılan “Ebniyye Kanunu” çerçevesindeki “Turûk Ebniye Nizamnamesi”ne göre, İrtifa-ı Ebniyye (Binaların Yükseklikleri) kısmında şu maddeler yer almaktadır:

        Bir binanın her bir tarafının yüksekliği,  “kârgir” (taş ve harçla yapılan bina) için 20 (13.6 metre), ahşap için 14 arşın (9.52 metre) (1 arşın 68 santimetre) olacaktır. 

        Yokuşlu arsa üzerindeki bulunan binanın yüksek tarafının yüksekliği kârgir için 26 (17.68 metre) ve ahşap için 20 (13.6 metre) arşını geçmeyecektir. 

        Üzerinde kat olmayan kârgir dükkânların yüksekliği 8 (5.44 metre) arşını geçmeyecektir. Ahşap binaların üzerinde oda olmayacak ve yüksekliği 5 (3.4 metre)  arşını geçmeyecektir (Özkaya, 2000: 827)

        1946 yılında yayımlanan “Ankara Şehri İmar Kılavuzu”nda “bina irtifaları hakkında” başlıklı bir kısımda yaygın bina yüksekliği üç metre civarında gösterilmektedir. Bu kılavuzda, tek katlı binaların yüksekliği 3.5 metre, iki katlı binaların 6.5 metre, üç katlı binaların 9.5 metre, dört katlı binaların 12.5 ve beş katlı binaların yükseklikleri de 15.5 metre olarak tespit edilmektedir (Ankara Şehri İmar Kılavuzu, 1946: 128). 

        “Ankara Şehri İmar Kılavuzu”nda en fazla beş kattan söz edilmektedir. Esasen Türkiye’nin o günkü teknik imkânları daha fazlasına müsaade etmemektedir.

        1985 senesinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından hazırlanan “Planlı Alanlar Tip İmar Yönetmeliği”ne göre 10 kat veya daha yüksek olan yapılar “yüksek katlı bina” olarak tanımlanmaktadır (Resmî Gazete Tarihi: 02/11/1985).

        Planlı Alanlar İmar Yönetmeliğinin 4. Maddesin aaaa. Fıkrasında da bina yüksekliği 21.50 metreden veya yapı yüksekliği 30.50 metreden fazla olan binalar “yüksek yapı” olarak adlandırılmaktadır. Bina yüksekliği 51.50 metreden veya yapı yüksekliği 60.50 metreden daha yüksek olan binalar ise çok yüksek yapılardır (Resmi Gazete, 3.7.2017, Sayı: 30113) denilmektedir. Bu yönetmelikte ilk defa “çok yüksek yapı” ifadesi yer almaktadır.

        Yüksek yapı tanımı bütün belediyelerin imar yönetmeliklerde büyük ölçüde hiçbir değişiklik yapılmadan aynen yer almaktadır. Bu tanım şu şekildedir: genel olarak yakın ve uzak çevresini, fiziksel çevre, siluet, kent dokusu ve her türlü kentsel alt yapı yönünden etkileyen bir yapı türüdür. Bina yüksekliği en az 42.50 metre olan veya bodrum kat hariç 13 katı geçen yapılar, yüksek yapılar olarak kabul edilmektedir (Resmî Gazete: Tarih: 23.7.2004 Sayı:25531, Kanun Numarası: 5216, Kabul Tarihi: 10.7.2004) (Düstur: Tertip: 5 Cilt: 43) ifadesi bulunmaktadır.

        Belediyelerin yüksek binalar tanımlarında binaların yükseklikleri ve kat sayıları bakımından farklılıklar bulunmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde “bina yüksekliği en az 60.50 metre olan yapılar bu kapsam (Resmî Gazete, 20.05.2018, İstanbul İmar Yönetmeliği, Sayı: 30426) içerisinde değerlendirilmektedir.

        Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliğinde de bina yüksekliği 20.50 metreden fazla olan binalar yüksek yapı olarak tanımlanmaktadır. Bina yüksekliği 51.50 metreden veya yapı yüksekliği 60.50 metreden daha yüksek olan binalar çok yüksek yapılar (Resmî Gazete, Yönetmelik, 8 Haziran 2018 Cuma, Sayı: 30445) olarak kabul edilmektedir.

         İzmir, Gaziantep ve Konya Büyükşehir Belediyelerinin Yüksek Yapılar ve İmar Yönetmeliklerinde, 30.80 metreyi ve 13 katı aşan binaları yüksek yapı olarak (İzmir Büyükşehir Belediyesi Yüksek Yapılar Yönetmeliği, 9.12.2003- 05/296, değişme) (Gaziantep Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği: 48) (Konya Büyükşehir Belediyesi İmar Ve Şehircilik Daire Başkanlığı İmar Yönetmeliği, 116 Sayılı Belediye Meclis Kararı, Dördüncü Bölüm, Madde 58, 07.03.2008, Merhaba Gazetesi)  değerlendirilmektedir.

         Antalya Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliğinde kat sayısı 10 ve bina yüksekliği 30.50 metre olarak kabul edilirken Bursa Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliğinde en az 42.50 metre olan binalar (Antalya Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği; Bursa Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği) bu kapsam içerisine alınmaktadır.

        Türkiye’de Çok Katlı Bina ve Gökdelenler

        Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda on üç milyon nüfusa sahip ve bu nüfusun da yüzde seksenden fazlasının köy ve kırlık yerleşim birimlerinde yaşadığı bir tarım ülkesiydi. Nüfusun iktisadi hayata tüketim gücüyle katıldığı kısım sadece birkaç milyona tekabül ediyordu. İstanbul başta olmak üzere birkaç şehrin dışında konutların neredeyse tümü kerpiç ve daha geleneksel malzemelerden inşa edilen bir iki katlı binalardan oluşuyordu.

        İstanbul’un belirli semtlerinde dört veya beş kata ulaşabilen apartman tarzı binalar bulunuyordu. Ankara’nın başkent ilan edilmesi ile birlikte yoğun bir nüfusun bu şehre akması ile birlikte ciddi bir konut ihtiyacı baş göstermişti. Özellikle memurlar için bir iki katlı olarak düşünülen konutlar arsa fiyatları ve inşaat masrafları dikkate alınarak birkaç katlı toplu konutlarda karar kılınmıştı.

        1946 yılında memurlar için inşa edilen Saraçoğlu Mahallesi dört katlı konutlardan oluşmaktaydı (Tekin, 2013: 187). 

        Türkiye’de 7-8 katı aşan binaların yapımı 1950’lerde başlamış, 1970’li yıllara kadar yavaş bir seyir izledikten sonra talep artmıştır (Öke, 1993: 18).

        Türkiye’de gökdelenlerin planlanmasına İstanbul öncülük etmesine rağmen ilk gökdelen Ankara’da inşa edilmiştir. Bu binalar: 24 katlı “Kızılay Emek İşhanı”, 18 katlı “Büyük Ankara Oteli”, 13 katlı “Ulus Çarşısı”, 20 katlı “Stad Oteli” ve “Danıştay Başkanlığı binası”dır.

        İstanbul’da ise bu dönemlerde 17 katlı “Hukukçular Sitesi”, 20 katlı “Etap İstanbul Oteli”, 21 katlı “Yapı Kredi Bankası Emekli Sandığı Vakfı Vali Konağı Sitesi”, 23 katlı “Intercontinental” ve “Sheraton” otelleridir (Göçer, 1969: 27-32; Öke, 1993: 20).

        TÜİK’in 2017 yılındaki ADNKS (Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi) sonuçlarına göre Türkiye’nin toplam nüfusu 81.810.525 olarak tespit edilmiştir. Nüfusu bir milyonun üzerinde olan 21 şehri bulunmaktadır. Bunların ilki on beş milyonun üzerindeki nüfusla İstanbul, beş buçuk milyonluk bir nüfusa sahip Ankara ve dört milyonun üzerindeki kişiyi bünyesinde barındıran İzmir gelmektedir. 

        2018’den başlamak üzere 2080’e kadar gerçekleştirilen nüfus tahminlerine göre 2030 senesinde Türkiye’nin nüfusunun 93.milyonu, 2050 senesinde 105 milyonu bulacağı ve 2080’de de 108 milyona ulaşacağı öngörülmektedir  (İstatistiklerle Türkiye – Turkey in Statistics 2017, 2018: 2-6).

        T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yayımlanan “Bina Sayımı 2000” adlı kitabın verilerine göre, 1984 yılında Türkiye’deki toplam bina sayısı 4 387 971’dir. Bu yıl içerisinde Türkiye’de 7-9 kat arasındaki binaların sayısı 22.966, 10 ve daha çok katlı binaların sayısı ise 2363’tür. 2000 yılında ise ülkede toplam 7.838.675 bina vardır ve bu binalardan 103. 683’ü 7-9 kat arası, 17.407 tanesi de 10 kat ve üzerindedir (Bina sayımı 2000, 2001: 13).

        TÜİK’in, “TÜİK 2000 Bina sayımı”ndan sonra hazırladığı yeni bir bina sayımı listesi bulunmuyor. Bu bilgileri “DASK”ın (Zorunlu Deprem Sigortası) 2017 yılı için kendi faaliyet alanında hazırladığı verilerden hareketle izleyebiliriz. Kat sayılarına göre binaların yüzdelik dilimleri şu şekilde tasnif edilmektedir: 1-4, 5-7, 8-19 ile 20 ve üzeri binalar. Buna göre Türkiye’de 20 kat ve üzeri 115.600 bina bulunmaktadır (% 1,32), 8-19 kat arası 1.313.325 (% 15), 1-4 kat arası 4.755.369 ve (% 54.32) 5-7 kat arasındaki bina sayısı da 2.571.212’dir (% 29,37) (https://www.dask.gov.tr/zorunlu-deprem-sigortasi-istatistikler-2.html).

        Çok Katlı Binalar ve Gökdelenlerin Ortaya Çıkmasını Sağlayan Sebepler ve Sakıncaları

        Çok katlı bina ve gökdelenlerin inşası teknolojik gelişmelerle doğrudan ilişkilidir. Ancak sanayileşme ve kentleşme, tıptaki gelişmelerin sağladığı yoğun nüfus artışı ve kentlerdeki artan nüfus yüksek binaların yaygınlaşmasını kaçınılmaz kılan etkenlerdir. Şehirlerde artan arsa fiyatları ile şehirlerin nihai genişlemelerinin sınırları yüksek binaları zaruri hâle getirmektedir. Bu durum yüksek katlı binalar ve özellikle gökdelenlere karşı nostaljik karşı çıkışların haricinde kabullenilmek durumunda kalınan bir vakıadır.

        Çok katlı binalar şehirlerin nüfuslarının artışına koşut bir seyir izlemiştir. Özellikle şehir merkezleri ve yakın muhitlerde arsa bulma sıkıntısının yanında arsa fiyatları ve konut sıkıntısı yüksek yapıları kaçınılmaz hâle getirmiştir. İktisadi büyüme, büyük şirketlerin gelişmesi ve firmaların bütün birimlerini bir arada toplama çabaları ile birlikte rekabet ortamında, meydan okuma ve güç gösterileri de yüksek yapıların yaygınlaşmasında rol oynamışlardır. Aynı zamanda şehrin her tarafından görülebilen yüksek yapı ve gökdelenler şirketler için kendiliğinden göze batma ve reklam yapmalarına zemin hazırlamaktadır.

        Yüksek yapı ve gökdelenler şehirlerin yukarı doğru yükselmesini sağlayarak ulaşımı kolaylaştırır. Birkaç milyon nüfuslu bir şehrin, bir iki katlı binalardan oluşması ulaşım, güvenlik ve yönetim açısından çok ciddi sıkıntılara sebep olacaktır. 

        Yüksek yapı ve gökdelenlerin inşası bir tercih olmanın ötesinde mecbur kalınan bir durumdur da. Ancak bu tarz yapılar insan ilişkileri, yabancılaşma, suç ve uyuşturucu maddeler, gerginlik gibi birçok insani ve toplumsal sorunu da birlikte getirmektedir. Bu durum binaların yüksekliklerinin ötesinde bu ülkelerin kendi iktisadi, siyasi, kültürel ve yapısal sorunlarıyla da doğrudan ilişkilidir. Gelişmiş ve Azgelişmiş ülkelerin kentleri, yüksek yapı ve gökdelenleri ile ona ilişkin sorunları oldukça farklıdır.

        Umberto Eco, 9 Nisan 2013 tarihinde Hürriyet gazetesinde kendisi ile yapılan bir mülakatta şunları söylüyordu: “İstanbul, dünyada gördüğüm en güzel dört şehirden biri, Roma, Rio de Janerio, New York ve İstanbul. Paris ve Londra’da yaşamak isteyebilirim. Ama doğal güzellik derseniz bu dört şehri sayarım sadece. Bu dört şehre derin entelektüel duygular besliyorum” (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=22982651).

        Umberto Eco doğal güzelliklerini dikkate alsa da İstanbul ve Roma dünyanın en eski ve ilk şehirleri olma unvanına sahip olan iki önemli tarih, kültür ve sanayi kentleridir. Rio de Janerio ve New York tarihleri daha yakın zamana dayanan büyük metropollerdir. New York ise doğal güzelliğinin yanında çok katlı binaları ve gökdelenleriyle hatırlanan bir şehirdir.  Umberto Eco’nun onu dünyanın en güzel şehirleri arasında zikretmesi New York gökdelenlerinin gelişigüzel değil, belirli estetik, kültürel ve teknik ölçülerle inşa edilmiş olmasından da kaynaklanmaktadır (Sağlam, 2014: 20-25).

        Yüksek yapılar günümüzde ABD, Avrupa ve dünyanın gelişmiş ülkelerinden diğer ülkelere doğru yayılmaktadır. Kentlerdeki aşırı nüfus artışı ve bunun yarattığı meselelere yüksek yapılar ve gökdelenler de bir boyutuyla katılmışlardır. 

        Sanayileşmenin ve Kentleşmenin İlk Dönemlerinde Şehir Hayatına İlişkin Teoriler

        Avrupa’da sanayileşmenin ve kentleşmenin ilk yıllarında kente ilişkin sorunlar ciddi şekilde tartışılmıştır. Sosyolojinin doğuşu ve bilim haline gelmesinde bu süreç etkilidir. Durkheim’in “dayanışma” ve bunun ikili tasnifi olan “mekanik dayanışma” ve “organik dayanışma” ile Ferdinand Tönnies’in “cemaat ve cemiyet” kavramları doğrudan bu süreçle ilgilidir.

        Durkheim’in sanayileşme ve kentleşmenin ilk yıllarında Batı Avrupa’da kır ve köylerinden kopan insanların yeni hayatlarında geleneklerinin onların hayatlarını tanzim edememesi üzerinde durmuştur. Eski kurallar yıkılmış, ancak onların yerine kurallar oluşturulamamıştır. Durkheim bu durumu “anomi” kavramı ile açıklamıştır.

        Georg Simmel’in çok büyük etki yaratmış olan “Metropol ve Zihinsel Yaşam” adlı makalesi hızlı kentleşmenin yahut yüksek yapıların ilk yıllarına tekabül etmektedir. Bu makalede Simmel, şehirlerdeki insanların yalnızlaşması, yükseliş ve düşüş eksenindeki sürekli rekabet ortamındaki gerginlikleri ile şehrin yarattığı sinirlerdeki tahribat ile suç ilişkisi üzerinde durmaktadır (Simmel, 1996: 81-90).

        Bu eserlerin yazılmasına zemin hazırlayan şehirlerin nüfusu en fazla bir iki milyonu buluyordu. Ancak günümüzde nüfusu kırk milyona yaklaşmış olan Tokyo ve onun altında nüfusu otuz milyona yaklaşan metropoller söz konusudur. 

        Dünyada nüfus artışının, hızlı kentleşmenin, büyüyen ve yeni yeni ortaya çıkan metropollere rağmen,  Durkheim’in “anomi” kavramı ile Simmel’in dönemlerindeki büyük şehirlere karşı duyulan endişe ve korku yoğunluğunu kaybetmiş görünmektedir. 

        Turhan Yörükân da (Yörükân, 2012: 188) “Yüksek Binalarda Yaşanan Sakıncalı Hayat” adlı makalesinde; “Bugün insanlar, yüksek yüksek binalarıyla ünlenen bir şehir olan New York’ta veya benzer yapıda şehirde niye oturuyorlar, oturmak istiyorlar veya oturmak zorunda kalıyorlar? Suçluluk oranlarının, fakirliğin, evsizliğin, aşırı ölçüde kira ödemenin, trafik yoğunluğunun, hava kirliliğinin, yabancılaşmanın ve anonimliğin büyük boyutlara vardığı bu şehirde yaşamak zorunda kalıyorlar?” sorusunu tartışmaktadır. O, bu eserinde yüksek binaların sakınca ve olumsuzlukları üzerinde durmaktadır.

        Türkiye’de ilk yüksek yapılar yahut bir kısmı bugünün ölçülerine göre dahi gökdelen kapsamında değerlendirilebilecek binalar Ankara’da inşa edilmişlerdir. Türkiye’nin başkenti Ankara ve Ankara’nın kalbi de Ulus semtidir. Bu semt âdeta tarihî dokusu tahrip edilmesine rağmen hâlâ bir Cumhuriyet Müzesi vasfını korumaktadır. İlk yüksek yapı ve gökdelen yapımına Ulus semtinden başlanmış olması Türkiye’de şehirlerin tarihî dokusu ve değerleriyle uyumlu bir kentleşme olmadığının göstergesidir.

        Ulus semtinden sonra Ankara’nın tarihi ve kültürel yapısını ve Cumhuriyet Devri’nin izlerini taşıyan ikinci semt de Kızılay’dır. Yine ilk yüksek yapı ve gökdelen kapsamındaki binaların Ulus semtine paralel bir şekilde yükselmesi bu fikri destekler mahiyettedir.

        Ankara’daki yüksek yapı ve gökdelenler öncelikle tarihî değeri ve vasfı olan bu semtlerden ve şehir merkezlerinden başlamıştır.

        İstanbul, tarihi ilk çağlara kadar uzanan bir dünya şehri ve mirasıdır. Fernand Braudel’in “Akdeniz” adlı eserinde “tarih boyunca şehir vasfını taşımış iki kent olarak Roma ve İstanbul” sayılmaktadır. İstanbul’daki özellikle şehrin tarihî kısımlarına inşa edilen yahut önemli dinî, tarihî ve kültürel binalarını gölgeleyen birçok gökdelen hâlâ hızla yükselmeye devam etmektedir.

        Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bazı şehirler âdeta yüksek yapılarla birlikte doğmuşlardır. Chicago şehri küçük bir maden ve sanayi kasabasından kısa bir zaman zarfında muazzam bir metropole dönüşmüştür. Oradaki gökdelenler kendiliğinden tarihî dokunun bir parçası olarak kabul edilebilirler.

        Gökdelenlerin yine şehirlerin güneş ışıklarından faydalanmasını engellemesi, iklime uygunluk ve rüzgâr akımları dolayısıyla şehrin oksijen ihtiyacı üzerindeki etkileri üzerine ciddi bir yazın ve kanunlar bulunmaktadır. Bu kanunlara ne kadar riayet edildiği de kuşkuludur.

        İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yüksek Yapılar İmar Yönetmeliğinin Yüksek Yapılarla ilgili 19. Bölüm, madde 19.01’de, Yüksek yapı; “genel olarak yakın ve uzak çevresini, fiziksel çevre, silüet, kent dokusu ve her türlü kentsel alt yapı yönünden etkileyen bir yapı türüdür. Binanın herhangi bir cephesinden görünen en düşük kottaki bina yüksekliği en az (60.50) m. olan yapılar, yüksek yapılar olarak kabul edilir” şeklinde yer almaktadır.

        Yine aynı yönetmeliğin, Madde 3.04; “Yüksek Yapılara İlişkin Avan Proje Uygulamaları” kısmında, “Yüksek yapılara ait avan projelerin hazırlanması aşamasında aşağıdaki ölçütler dikkate alınır:

        a. Tarihî ve doğal çevreye, kent ölçeğine ve şehir silüetine olumsuz etkilerde bulunmaması,

        b. Jeolojik yapının risk ihtiva etmemesi,

        c. Hava trafiğine, kent havasını temizleyecek rüzgâr akımlarına ve kuşların uçuş koridorlarına engel teşkil etmemesi,

        d. Genel ulaşıma ve yangın ulaşımına olumsuz etki etmemesi,

        e. Kentsel altyapıya yeni kapasite artışı ihtiyacı getirmemesi,

        Bu maddeler kâğıt üzerinde olumlu çağrışımlar ve umut yaratmaktadır. Kanun ve yönetmeliklerin esasen imar yasalarının ilk örneklerinden itibaren oldukça titiz ve düzgün hazırlandığını göstermektedir. Ancak bu yasaların uygulanıp uygulanmadığı, nasıl uygulandığı konusunda ciddi şüphe ve endişeler vardır. Örnek olarak bütün belediyelerin imar yasa ve yönetmeliklerinde belediye başkanlıklarına neredeyse sınırsız bir yetki ve güç veren şöyle bir madde bulunmaktadır. 

        “Yapı adasının konumu, arazi yapısı veya değişik mimari çözümlerin gerektirdiği hallerde, minimum koşulları sağlamak kaydıyla binalar arasındaki mesafenin saptanmasında Büyükşehir Belediye Başkanlığı yetkilidir”.

        Bu madde Belediye başkanlığına ve daha da doğrusu belediye başkanı dâhil başkanlığın üst kademe yöneticilerine engin bir alan bahşetmektedir.

        Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliğinde dört katlı bir binanın yandaki bina arasındaki mesafe üç metre, daha sonraki her kat için de yarım metre ilave edilmesi öngörülmektedir (Resmî Gazete, Ankara Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği, 8.6.2018, Sayı: 30445, Madde 4, fıkra: ııııı).

        3.7.2017 tarih ve 30113 sayılı Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nin 23. Maddesinin 1. Fıkrasının (ğ) bendinde de “çok yüksek yapılarda, … 60.50 metre yükseklikten sonra artan her kat için bu mesafeye 1.00 metre ilave edilir” denilmektedir (http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/07/20170703-8.htm).

        Türkiye’deki çok katlı bina ve gökdelenler ile ortalama binaların aralarındaki mesafeleri ölçme teşebbüsünde bulunsak, bu yasalara uyanlara rastlamakta zorlanırız. Bu durum hiçbir ölçümde bulunmadan çıplak gözle dahi dikkati çeken bir vakıadır. Esasen belediye başkanlıklarına bu madde ile verilen yetkiler imar yönetmeliklerinin ve yasaların adeta bütün maddelerinin yürürlükten kaldırılması anlamına gelebilmektedir.

        Ancak şunu da göz ardı etmemek gerekir, özellikle konut olarak inşa edilen bina ve gökdelenlerin ciddi bir talep olduğundan da söz etmek mümkündür. Şehirleşme süreci 1985’lerden itibaren küçük ve orta şehirlerden, büyükşehir ve metropollere doğru yönelmiştir. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere nüfusları bir milyonu aşan şehirlere doğru bir nüfus akışı sürmektedir. Bu akış çok katlı bina ve gökdelenlere olan talebi daha da artırmaktadır.

        Sonuç

        Eski uygarlıklardan beri yükseklik, şehirlerin güvenliği, güç ve iktidar bakımlarından önemli olmuştur. Aynı zamanda anıtlar, ibadethaneler, saraylar ve kuleler meydan okurcasına göğe uzanmışlardır.

        Batı Avrupa’da nüfus artışı, sanayileşme ve modernleşme hareketleri ile koşut olarak yoğun bir kentleşme süreci yaşanmıştır.

        1826 yılında çimentonun icadı, çeliğin inşaatlarda kullanılması ve asansörün icadı yüksek yapıların önünü açmıştır. İlkin ABD’de inşa edilen yüksek yapı ve gökdelenler daha sonra Avrupa ve dünyanın diğer ülkelerine doğru bir seyir izlemiştir. Günümüzde ise en yüksek gökdelenler Orta Doğu ve Uzak Doğu şehirlerinde bulunmaktadır.

        Dünya nüfusunun hızlı artışı ile şehirlerin kalabalıklaşması yüksek yapıların doğuşunun temel sebebidir. Bu tarz binalar ilk ortaya çıktıkları yıllardan itibaren bir yandan modernleşmenin sembolü olarak karşılanırken diğer yandan da korku ve endişe ile izlenmişlerdir. 

        ABD’nin tarihi ile koşut bir seyir takip ettiklerinden söz edebileceğimiz gökdelenler o ülkenin tarih ve kültürünün de bir parçası olarak gözlenebilirler. O ülkede birbirleri ile ilişkili bir şekilde tasarlandıklarından sanat ve estetik yönleri de söz konusudur.

        Gerçekleşmeye başlayan öncelikle Ankara ve İstanbul’da inşa edilmeye başlanan yüksek yapıların inşasında Türkiye’de, Avrupa ülkelerinin aksine şehirlerin tarihî dokusu ve görünüşü ile uyumlarının dikkate alındığını söylemek mümkün değildir.

        1950’lerden itibaren gerçekleşen kırlardan kentlere doğru göç hareketi, 1985’lerden beri de küçük ve orta seviyedeki şehirlerden büyük şehirlere doğru kaymıştır. Günümüz Türkiye’sinde nüfusu bir milyonun üzerinde yirminin üzerinde şehir bulunmaktadır. Bu durum yüksek yapıları zaruri hâle getiren bir etken gibi görülmektedir.

        Türkiye’de kamu ve belediyelerin imar yasa ve yönetmeliklerinde yüksek yapı ve gökdelenlere ilişkin maddeler, bu tarz yapıların inşasında tarihî doku, yapılar arası mesafeler, inşa şartları gibi hususlarda sakıncaları ortadan kaldırabilecek nitelikte görülmektedir. Ancak bu konuda yasaların yine bazı maddeleriyle belediye yetkililerine tanınan yetkiler kurallara uyulmamasının önünü açmaktadır.

        Türkiye’de özellikle büyük şehirlerdeki nüfus artışı yüksek yapı ve gökdelenlerin yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Bu durum âdeta kaçınılmaz gibi görünmektedir. Ancak bu tarz binaların Batı Avrupa’nın sanayileşen şehirlerinde olduğu gibi şehirlerin yeni bölgelerinde inşa edilmesi ve tarihî doku ile görünüşünü bozmaması tarihî bir zarurettir.