Şehirlerimizin Yeni Yüzü: Çok Katlı Binalar ve Gökdelenler

Aralık 2018 - Yıl 107 - Sayı 376



        İlk medeniyetlerden itibaren insanoğlunun o günün teknik imkânlarının müsaade ettiği nispette yükseklere uzanma arzusu söz konusudur. Önceleri uzaktan gelen tehlikeleri görebilmek, daha sonra da iktidar ve gücün pekiştirilmesi, dinî ve kültürel sebeplerle ötekine meydan okuma ve birlik ruhu yaratma gibi sebeplerle kuleler, ibadethaneler ve ihtişamlı yapılar inşa edilmiştir.

        Batı Avrupa’da ortaya çıkan sanayileşme, modernleşme ve kentleşme süreci ile koşut olarak iktisadi, kültürel ve toplumsal bir yığın gelişme yaşanmıştır. 1825 yılında çimentonun bulunması, çeliğin inşaatlarda kullanılmaya başlaması, önce buharlı, sonra da elektrikli asansörlerin icadı ile birlikte de binalar hızla yükselmeye başlamıştır.

        En yüksek yapılar önce Amerika Birleşik Devletleri’nde 1855 yılından itibaren inşa edilmeye başlamıştır. Bu binalara, “skycreaper” (gökdelen) adı verilmiştir. 

        İlk gökdelenler ABD’de 1870 yılında tamamlanan 7 katlı “Euitable Building” ve 10 katlı “Tribune Building” ile “Western Union Building” adlı binalardır.

        Önceleri 7-10 katlı binalar gökdelen adıyla anılırken, zaman içerisinde daha yüksek yapılar için bu isim kullanılmıştır. Her seferinde en yükseklere gökdelen denilirken, diğerleri yüksek yapı ve daha alttakiler de normal yahut küçük binalar olarak tanımlanmaktadırlar. Binalar göğe yükseldikçe gökdelen tanımı da değişmektedir.

        ABD’de günümüzde 150 metrenin üzerindeki binalar gökdelen olarak kabul edilirken, Skyscraper Müzesi’nin ölçülerine göre, 300 metrenin üstündeki yüksek binalara “supertall” denilmektedir. CTBUH (Coincil on Tail Buildings and Urban Habitat) adlı uluslararası kuruluşun ölçütlerine göre de yüksekliği 300 metrenin üzerindeki binalar “çok yüksek yapılar”, 600 metrenin üzerindeki binalar ise “mega yüksek binalar” olarak adlandırılmaktadır.

        Yüksek bina ve gökdelenler ABD’den sonra önce Avrupa’nın ilk sanayileşen ülkelerine, daha sonrada bütün dünyanın ülke ve şehirlerine yayılmışlardır. Avrupa ülkelerinde yüksek binalar ancak 1950’li yıllardan sonra yapılmaya başlanmış ve kamuoyunda ciddi bir tepki ile karşılaşmışlardır. 

        Yüksek yapı ve gökdelenlere karşı Avrupa’nın en gelişmiş ülkeleri olan İngiltere ve Fransa’daki tepkiler yeni de değildir. Belirli bir tarihe kadar dünyanın en yüksek yapısı olan “Eiffel”  kulesine karşı özellikle Fransız aydınları arasında sert bir muhalefet gelişmişti.  

        14 Şubat 1882 tarihli “Le Temps” gazetesinde aralarında Charles Gounod, Alexandre Dumas, Guy de Maupassant gibi ünlü sanatçıların ve Charles Garnier gibi ünlü mimarların da aralarında olduğu bir grup Eiffel kulesinin inşasına karşı bir bildiri yayımladılar. Bu bildiride şu ifadeler yer alıyordu: “Biz yazarlar, heykeltıraşlar, mimarlar, ressamlar, Paris’in bugüne kadar hiç dokunulmamış, güzelliğine tutkulu âşıkları, değere bilinmemiş Fransız zevki adına; tehdit altındaki Fransız tarihi ve sanatı adına, başkentimizin tam ortasına, yararsız ve canavar görünümlü Eiffel kulesinin dikilmesine var gücümüzle ve öfkemizle karşı çıkıyoruz (Tümer, 1999: 11).

        1900 – 1940 yılları arasında ABD’de gökdelenler hızla yükselmeye başlamıştı. 1990’lı yıllara kadar bu ülkede inşa edilen 102 katılı ve 443 metre boyundaki “Empire State” son yirmi yıla kadar dünyanın en yüksek binası unvanını korumuştur.

        Günümüzde en yüksek yapılar ABD’den Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerine doğru kaymıştır. Birleşik Arap Emirliği’nin önemli şehirlerinden Dubai’de bulunan 163 katlı ve 828 metrelik  “Burj Khalifa” adlı gökdelen dünyanın en yüksek binasıdır. İkinci sıradaki bina da Suudi Arabistan’ın sınırları içerisindeki, İslam âleminin en önemli şehri olan Mekke’de bulunan 601 metre boyundaki “Mekkah Royal Clock Tower Hotel” adlı yapıdır. 

        Yüksek yapı ve gökdelenlerin dönemleri içerisinde bir “yüceltme ve meydan okuma”ları söz konusudur. Bu meydan okuma farklı devlet ve kültürlere, din ve inançlar ile dünyaya karşıdır. İbadethaneler birbirlerine meydan okuyarak daha yüksek ve estetik hâle gelmişlerdir. 

        Birleşik Arap Emirliği’nin “Burj Khalifa” başta olmak üzere Orta Doğu’daki ülkelerdeki dünyanın en yüksek gökdelenleri kimlere ve nasıl meydan okumaktadır? Bu binalar yabancı şirketlere yaptırılmış olup, çok büyük bir ihtimalle mimar ve mühendisler ile inşaatın çeşitli safhalarında görev alan teknisyen ve işçiler arasında dahi bu ülkenin vatandaşları bulunmamaktadır. BAE’nin bu binalara katkısı petrol gelirlerinden elde ettikleri servettir. Yine Suudi kralları yabancı inşaat şirketlerine Mescid-i Harama 100 metre mesafede yaptırdıkları “Makkah Royal Clock Tower Hotel” adlı dünyanın en yüksek ikinci binası ile kimlere meydan okumaktadırlar. Aynı şekilde Suudi krallığının 1871 yılında Osmanlı Devleti’nin Kâbe’yi saldırılara karşı korumak için inşa ettirdiği Ecyad Kalesi’ni, 2002 yılında yıkarak yerine yaptırdığı gökdelene de petrol gelirinden elde edilen servetten öte bir katkısı bulunmamaktadır. Suudi Krallığı’nın Kâbe’nin hemen yakınına kurduğu ve “ona tepeden bakan” (!) gökdelenin adı bile İngilizcedir.

        Günümüz dünyasında nüfusları eski dünyanın toplam nüfusu kadar olan şehirler bulunmaktadır. Her geçen gün artan Tokyo’nun nüfusu 36 milyonu geçmiştir. Bunu daha alt seviyeden takip eden dünyanın muhtelif ülkelerine ait şehirler bulunmaktadır. 

        Yüksek yapı ve gökdelenlerin yaygınlaşmasında öncelikle şehirlerde artan nüfus ile birlikte artan bina ve konut ihtiyacıdır. Şehirlerin alanlarının sınırlılığı ile kent merkezlerinde arsa fiyatlarının aşırı pahalı hâle gelmesi bu tarz yapıların inşasında etkilidir. Büyük şirketlerin doğuşu ve şehrin muhtelif yerlerine dağılmış olan şubelerini birleştirmeleri ve yönetimi tek yahut birkaç merkezde toplamaları da bu binaların sayılarını artıran bir husustur. Aynı zamanda bu yapılar her taraftan görülebilen gösterişleri ile doğrudan şirketlerinin reklamını yapmaktadırlar. Aynı zamanda rakiplerine de meydan okumaktadırlar. Büyük inşaat şirketlerinin iktisadi kâr ve rant beklentileri de bu talebi körüklemektedir.

        Yüksek yapı ve gökdelenlerin ortaya çıktıkları andan itibaren tartışılan birçok olumlu ve olumsuz özellikleri söz konusudur.   

        Yüksek yapılar toplu ulaşım, iş hayatı ve yönetimler açısından kolaylaştırıcı rol oynamaktadırlar. Şehir alanlarının belirli sınırlar içerisinde kalmasını sağlamakta ve artan işyeri ve konut ihtiyacını karşılamaktadırlar.

        Yüksek yapılar ve gökdelenler ortaya çıktıkları andan itibaren korku ve endişe ile karşılanmışlardır. İnsan ve komşuluk ilişkilerini yok etmeleri, insanları birbirlerine yabancılaştırmaları, kişileri yalnızlaştırmaları ve dolayısıyla suç, uyuşturucu ve çeşitli kötü alışkanlıkları körüklemeleri gibi etkileri üzerinde ciddi bir araştırma ve yazın vardır.

        İlk sosyologların eserleri sanayileşme ve hızlı kentleşmenin yarattığı sorunlarla ilgilidir. Durkheim, Batı Avrupa’da ortaya çıkan bu süreçte kırlardaki dayanışma ve kuralların modern kent hayatında işlevini yitirmesi ve yeni kuralların oluşmamasından dolayı ortaya çıkan kuralsızlığı ifade eden, “anomi” kavramını üretmiştir. Ferdinand Tönnies de cemaat ve cemiyet kavramlarını bu süreçte kurgulamıştır. 

        İlk sanayi kentlerindeki insan ilişkilerini, insanların zihin yapıları çerçevesinde ele alan Georg Simmel de ilk sanayi şehirleri yahut metropollere aynı tarz bir endişe ile yaklaşmaktadır. Her iki sosyoloğun eserleri nüfusları bir milyonu yakın zamanlarda aşmış metropoller üzerinden hazırlanmıştı. Georg Simmel de “Metropol ve Zihinsel Yaşam” adlı makalesinde dönemin büyük şehirlerinin insan ilişkileri, insanların psikolojik ve zihnî yapıları, büyük kentlerdeki paranın ve rekabetin egemenliği ile sinir ve ruh hastalıkları, yaygınlaşan suç ve zararlı alışkanlıklar çerçevesinde ele almaktadır. Onun büyük şehir hayatına yaklaşımında da endişe ve karamsarlık vardır.

        Türkiye’de ilk defa Ankara’daki toplumsal konutlar ve İstanbul’daki 4-5 katı geçmeyen apartmanlarla yüksek yapılar gündeme gelmiştir. 1950’li yıllardan itibaren de bu iki şehirde 20 katı bulan yüksek yapılar inşa edilmiştir. İlk yüksek yapılardan olan Ankara Kızılay’daki  “Kızılay Emek İşhanı” halk arasında yakın zamanlara kadar “gökdelen” adıyla tanındı.

        T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yayımlanan Bina Sayımı 2000 adlı eserin verilerine göre 1984’te Türkiye’de 2363 adet 10 ve daha çok katlı bina bulunmaktadır. 2000 yılında bu rakam 17.407’ye ulaşmıştır  (Bina sayımı 2000, 2001: 8-13). Bu iki rakamı ve yüzdeyi topladığımızda Türkiye’deki 8 kat ve üzeri binaların toplam sayısı 1.428.925’dir (% 16.32).

        Günümüzde son on sene zarfında özellikle büyük şehirlerin etraflarında ve hatta şehir merkezlerinde hızla gökdelenler yükselmektedir. Öncelikle İstanbul, Ankara ve İzmir’de yaygınlaşan yüksek yapı ve gökdelenler, hızla diğer şehirlere doğru uzanmaktadır. 

        Türkiye’nin en yüksek binası İzmir’de henüz tamamlanmamış olan 75 kat ve 375 metre yükseklik ile “Folkart Highlife Tower”dır. Onu Ankara’da bulunan 60 kat ve 260 metre ile “Saphire” izlemektedir. 

        Gökdelenlerin bahsedilen ve tartışılan zarar ve sakıncaları şu noktalarda toplanmaktadır: Tarihî dokuyu ve şehrin görünüşünü bozmaları, rüzgar ve hava akımını keserek şehrin oksijen ihtiyacını olumsuz etkilemeleri ve dolayısıyla toplum sağlığına zarar vermeleri, yükseklikleri ile güneş ışığını kesmeleri ve aynı zamanda da elektrik sarfiyatına sebep olmaları, dar alanda yoğun bir nüfusu barındırmalarının yarattığı sıkıntılar. Hava trafiğine zarar vermeleri ile şehrin alt yapısı üzerindeki etkileri. Bütün bunlara Türkiye gibi ülkelerde deprem gerçeği de dâhil olmaktadır. 

        Batı Avrupa ülkelerinde İngiltere ve Fransa’da yüksek yapı ve gökdelenlerin tarihi, şehirlerin dışındaki bölgelerde inşa edildikleri bir vakıadır. Şehir merkezlerine yapılan az sayıda binanın da tarihî dokuyu bozmaması esas alınmaktadır.

        Gelişmiş ülkelerde bu esaslara uyulması noktasında azami gayret gösterildiği düşünülebilir. Özellikle ABD’de yüksek yapılara ilişkin yazında gökdelenlerin birbirleri ile uyumları ile sanat eseri olmaları konusuna vurgu vardır.

        Türkiye’de kamu ve belediyelerin imar yasa ve yönetmeliklerinde bu konuya ciddiyetle eğildikleri tespit edilebilir. Hemen hemen bütün imar yasalarını titizlikle hazırlanmış olduğunu söylememiz mümkündür. Ancak bunun uygulama alanına ne kadar yansımış olduğu bir araştırma konusudur. 

        Türk Yurdu dergisinin “Şehirlerimizin Yeni Yüzü: Çok Katlı Binalar ve Gökdelenler” adlı dosya Türkiye’nin en önemli konularından biri olan bu hususa dikkat çekerek uyarı görevini yapmak ve yüksek yapı ve gökdelenlerin muhtemel sakınca ve olumsuzluklarına dikkat çekmektir.