İkinci Yeni Türkiye’yi Yeniden Büyük Türkiye Yapabilmek için Karşılaşabilmeyi Öğrenmek

Kasım 2018 - Yıl 107 - Sayı 375



        İkinci yeni Türkiye yeniden büyük Türkiye olabilmesi için ne yapılması gerektiğini birçok yazımızda ele almaya çalışıyoruz. Bu bağlamda özellikle iki hususa dikkat çektik. Dedik ki, Türkiye’nin artık siyasi dalaşmalarla kaybedeceği vakti kalmamıştır. Bu nedenle öncelikle eğitim meselesinin millî bir hareket zemininde ele alınmasının zorunluluğuna işaret ettik. Hedefin ise aklıselimi kalbiselime bağlayarak hareket etme becerisine sahip kişileri yetiştirmek olduğunun altını çizdik. Pekâlâ, bu nasıl sağlanabilir? Ne tür bir eğitim ile öğretim modeli benimsenmelidir?

        Bir dizi kuramsal ve şu veya bu nedenden dolayı uygulama zorluğu içeren söylemlerin daha önce sıkça tecrübe edildiği üzere, söylemde kaldığı müddetçe yine artık kangrenleşen sorunları çözmede pek işe yaramayacağını peşinen hatırlatalım. Bu durumda kuramsal söylemden öte daha kolay ve uygulanabilir bir yol bulunmalıdır. Bu nedenle biz bu yazımızda, daha pratik bir yol olarak eğitim ile öğretim sürecinde talibe kazandırmamız gereken temel yaklaşımın ne olabileceği üzerinde duracağız. “Nedir o?” derseniz; bu, talebelere -benim bir kitabıma da başlık olarak seçtiğim “emanet ahlakı” ile ahlaklanmada temel öge mesabesinde olan- “karşılaşabilme” becerisini kazandırabilmektir. Elbette öngörülen hedefe varabilmek için, kazandığımız -karşılaşabilme becerisini- bize göre bir ömür süren eğitim ile öğretim yürüyüşünde uygulamada kalabilmesi elzemdir.

        Nedir karşılaşma? Karşılaşma, Türk’ün evrensel bir bilinçle hayatı doğru bir şekilde kucaklayışın felsefesi olan emanet ahlakının lazımıdır. “Ne demek” istiyoruz. “Karşılaşma” esasında mevzuyu biraz açalım.

        Çok çeşitli karşılaşmalardan söz edilebilir. Arkadaşımızla karşılaşırız. Müsabakalar bir karşılaşmadır. Bizi burada ilgilendiren genel anlamdaki karşı karşıya gelme durumu değildir. Biz her karşılaşmada açık veya örtülü bir şekilde var olan ahlaki boyutun peşindeyiz. Esasen karşı karşıya gelme, karşılaşma için yeter sebep olmaz. Karşı karşıya gelebiliriz, bir arada olabiliriz, ama karşılaşmayabiliriz. Karşılaşabilmek için ahlaki bir yaşam sürmelidir. Bu nedenle karşılaşma, Ahmet İnam’ın da ifade ettiği gibi, sosyolojik, psiko-sosyolojik ya da antropolojik bir olgudan daha ziyade onto-etik bir özelliktir. Onto-etik, insanın varlık ile varoluş yapısından neşet eden ahlaki bir duruştur. Ahlaki duruş, tenden öte tinsel bir duyuştur. Maddi birliktelikleri aşan manevi bir birliktir. Hesabi değil, hasbidir.

        Öncelikle kendimle karşılaşmalıyım. Kimim ben? Bir bulunuşun ve oluşun içindeyim. Ayrıca tek başıma değilim. Dışımda olanlar var. Hem kendimle hem de dışımda olanlarla da karşılaşmak durumundayım. Bunu nasıl becerebilirim? Yapılması gereken bulunuşun oluşun hareketliliğinden yararlanarak öncelikle sağlıklı bir bilişe ve hemen ardından da ahlaki bir duyuşa evirilmesidir. Zira ilk bulunuşumu biliş esasında içsel bir duyuşa yükseltmeden ne kendimle ne de kendi dışımdakilerle karşılaşmam mümkün olur. İçsel duyuşa vicdan da denir. Ahlakiliğin lazımı olan vicdan varoluşumu yücelten buluştur. İçimdeki benden dışımdaki bize baktığım gözdür. Karşılaşma, ancak vicdan denen buluşun yaşamıma yön vermesiyle süreklilik kazanabilir.

        Karşılaşma içimdeki benin dışımdakilerle bir olmasıdır. Maddi birlikteliklerin manevi bir birliğe yükselmesidir. Dışım, öteki olandır. Öteki karşımda durur. Karşımda duranla karşılaşabilmek için, onu bir tehdit olarak algılamamalıyım. Elbet tehlike yaratıcı durumlar söz konusu olabilir. Ancak sürekli diken üstünde durmak, huzursuzluk yaşamak ve kuşçularla boğuşmak karşılaşmayı imkânsız hâle getirecektir. Bu nedenle karşılaşmanın gerçekleşebilmesi için öncelikle güvenin sağlanması gerekir. Güvenilir olmalıyım ve güvenmeliyim. Güvenirlik ise sorumluluğu getirir. Güven ve sorumluluk, karşılaşmanın olmazsa olmazlarıdır. Sorumluluk gereği, kendime ve ötekine güvenirim. Kendimden ve ötekilerden sorumlu olduğumu bilirim ve ona göre davranırım. 

        Sorumluluğun sınırları, mümkün olduğunca, daha doğrusu, gücümüzün yettiği ölçüde genişletilmelidir. Buradaki maksim, evrene tekabül eder. Bütün varlığı ve oluşu içine alır. Her şey emanettir. Her sorumlu kişi, bir emanetçidir. Ben bana ait değilim. Hiçbir şey benim değil. Emanet edileni korumakla mükellefim, tahrip edemem. Her şeye saygıyla yaklaşırım. Kendimle, yaşamla ve kâinatla karşılaşabilme fırsatı bulduğum için şükrederim. Çok şanslı olduğumu düşünürüm.

        Emanet bilinciyle hareket etmek, fayda temin etmeden sadece bir koruyucu olmak değildir. Önemli olan verilmiş olanın muhafazası ve ihyasıdır. Fayda sağlamak istesek de istemesek de sonuç değişmeyecektir. Çünkü fayda, kendiliğinden zaten gelecektir. Faydadan kaçamayız. Kaçmaya çalışmakta gereksizdir. Değişen ve değiştirebilen bir varlık olarak değişimin yönünü fıtrata uygun tutmamız gerekir. Aksi takdirde emanete hıyanet eden bir varlık durumuna düşeriz. Emanete hıyanet etmek ise büyük bir ahlaksızlıktır.

        Türk milletinin, son zamanlarda bu gerçeklik hızla değiştirilmek istense de gittiği her yerde hayırla yâd edilmesinde gerçek neden, böylesi bir emanet ahlakıyla ahlaklanmış olmasından ileri gelir. Türk, sürekli hareket hâlinde olmuş bir millettir. Doğayla bütünleşmiş, at üstünde dünyayı dolaşmıştır. Gittiği yere barış götürmüş, güvenliğin ve güvenin teminatı olmuştur. Korumuş, kollamıştır. Yıkıp dökmeden kardeşçe yaşanabileceğini göstermiştir. Elbet sıkıntılı devirler de olmuştur. Türk olmayanların ya da Türk olamayanların Türk görünerek yaptıkları, Türk olanı sıkıntıya sokmuştur. Manipülasyonlar sürekli olmuştur ve olmaktadır.

        Türk’ün hayat anlayışı, İslam öncesi devirlerde de İslam sonrasında da büyük değişikliklere uğramamıştır. Zaten Türk ismi İslamlaştıktan kısa bir süre sonra Müslümanlıkla özdeşleştirilerek kullanılır. Bu husus önemlidir. Zira hem günümüzde hem de yakın tarihte Türklüğün ve Müslümanlığın ne olduğu üzerine tarihî gerçekliklere muhalif bilgilendirmelerin sıkça yapıldığı görülmektedir. Oysa Türklük ve Müslümanlık, değer bakımından karşıt ya da alternatif duyuş ve durumlar değildir. Olamazlar da. Niçin mi? Çünkü Müslümanlık seçme şansına sahip olduğumuz dinden Türklük ise belirleme şansımızın olmadığı, içinde doğduğumuz soydan gelmektedir. Irki bağlamda Türk doğmak, tarihî yaşanmışlıklar ölçü alınırsa Tanrı’nın inayetidir. Ancak irade, Tanrı tarafından bahşedilen Türklükten vazgeçmeyi tercih de ettirebilir. Durum, dün de bugün de böyledir. Gerek ırk olarak Türk denileni gerekse başka bir isimle anılan birini içinde olunan sosyokültürel ve siyasi etkenler, iradeyi Türk olmama yönünde kullanmaya kolaylıkla meyil ettirebilir. Bu ihtimal her zaman vardır. Kişi, iradesini Türk kalma yönünde kullanıp kullanmamada özgürüdür. Elbette her birey, ilk doğumda Türk ya da başka bir ırktan olmayı seçme şansına sahip olunmadığının şuurundadır. Bu durumda Türk doğduğu hâlde Türk kalamamak ve Türk doğmadığı hâlde Türk olmak nasıl mümkün olur? Ne demek istiyoruz?

        Kavratmak istediğimiz, Türk ya da başka bir isimle vasıflanmada insan ölçü alındığında, kim olduğumuzun çok da belirleyici olmadığı gerçeğidir. Lakin kendilerine Türk adı verilenlerin dikkate değer bir tarihleri, yaşam felsefeleri ve medeniyetleri vardır. Bu, sahip çıkılması, ihya edilmesi gereken tarihi bir kesittir. İnsanlığın yüz akıdır. Türk doğulmasa bile Türk olmayı gerektirecek varoluşsal bir değerdir. Belirleyici bir etkendir. Türk olmak, Türklükte karar kılmaktır. Akıl, mantık ve gönül üçgeninde yapılmış olan iradi bir seçimdir. Ahlaki bir duruştur. 

        Türklük, bir kimliktir. Doğumla değil, doğduktan sonra yapılıp edilenle kazanılmış olan ve kazanılması gereken bir kimlik. Açıktır ki, gözümüzü içinde açtığımız toplumsal gerçeklik, kimlik kazanmada yeterli değildir. Doğumla ontolojik bir zorunluluk söz konusu olsa da Türklük salt ontik bir bulunuştan öte, etik bir duruştur. Burada belirleyici olarak maddi gerçekliğe tekabül eden ontik bulunuş Türk olmada yeter sebep değildir. Bulunuşun biliş üzerinden duyuşa yükselmesi gerekmektedir.

        Türklük, bilgi temelli bir duyuştur. Manevidir. Bu çerçevede emanet ahlakında hareket noktası bulunuş esasında insan ve doğadır. Lakin kimlik söz konusu ise, doğumla bahşedilen, suretadır. Türk olan bir toplumda Türk olan bir aileden doğmuş olmak, tabii süreçtir ve sureta Türk olmaktır. İsimden ibarettir. Ontik bulunuştan öte bir içeriğe sahip değildir. Sonrasında davranışlarda görünen bilgiyle beslenen bir duyuş olarak insanlık veya Türklük fark edilecektir. Ölçü ise özelde emanet alınan doğaya, genelde kâinata yaklaşım olacaktır.

        Gerek insanlık gerekse Türklük, duyuş esasında yapılan tercihlerle hakikatle buluşmadır. Hak ise hakikatten kopmayan tezahürlerdir. Şöyle de söylenebilir: Doğumla verilen potansiyel insanlık, aktüelleşerek kimlik esasında Türklük olarak görünür. Türklük ise, insanlığın teminatıdır. Demek ki Türk olmak kanla gelen bir sınıflamadan çok, bilinçle yapılan iradi bir seçimdir. Öte yandan Türk’ün elbette soy sop bakımından da sıkıntısı yoktur. Fakat ırki yönün vurgulanmaması edeptendir. İnsani ve İslami değerler gereğidir.

        Hasılı, Türk, yeryüzünde hakkın görünür olmasıdır. Türk’ün Kızılelma dediği hakikatin hak olarak görünür olmasıdır. İ’lâ-yı Kelimetullah’ın; Allah’ın hak olan kelamının yüceltilmesidir. Hak, âlemleri kuşatır. Var olmakla belirir. Lütuftur. Edinilmiş değil, bahşedilmiştir. Her bir insana eşit şekilde verilmiştir. Kimse kimsenin hakkına tecavüz edemez. Etmemelidir. Zaten Türk olmak, hakka tecavüz etmemek ve edene engel olarak hakkın koruyucusu ve yaşatıcısı iş ve oluş hâlinde olmaktır. Türk olan haksızlığa müsaade etmez. Bu nedenle Türk’ün olduğu yerde hak taleplerine rastlanmaması gerekir. Çünkü Türk, hakkın teminatıdır. Koruyucudur. Teslim edicidir. Bütün bunlar kişi hem kendisiyle hem de evrenle karşılaşabilirse, ancak o zaman bir emanet bilinciyle koruma altına alındığında ahlaki bir yaşam biçimine dönüşebilir. İşte Türk, tarihte bu bilince sahip olan, elbette sadece düşüncede kalmayarak fikrini zikriyle, zikrini ise davranışıyla bütünleştirebilmiş belki de tek millettir.

        ***