“Yağmur Beklerken” “Gençliğim Eyvah” dedik

Ekim 2018 - Yıl 107 - Sayı 374



        Tarih ve anlatı ilişkisi ilk çağlarda başlar. Destanlar ilk tarih anlatılarıdır. Modern anlatılarda bu ilgi devam etmiş; hemen her edebî türün “tarihî” olanı üretilmiştir. İnsanın geçmişe yönelik ilgisinin temelinde hafızanın işlevi yatar. Hafıza insanı diri tutar; bugünü ve yarını kurabilmenin yegâne yoludur. Edebî metinde tarih anlatmak bu ilginin hazza dönüşmesinden ibarettir. 

        Öyküsünü tarihten alan anlatılarda iki belirgin yöntem vardır. İlki, tarih karşısında kendisini sorumlu tutan yazarın tarihi, “gerçek” kabul eden anlayışıdır. Bu tutumda kurmaca, tarihî zemin üzerine inşa edilir. Bütün unsurların düzenlenmesinde tarihin gerçekliğine aykırı davranmamak esastır. İkinci tutum ise “yeni tarihselcilik” olarak bilinen postmodern eğilimdir. Bu anlayışta, tarihin “gerçek” değil “kurgu” olduğu kabulü vardır. Bu tutumu benimseyen bir yazar tarih karşısında bir sorumluluk duymaz; tarihi yeniden kurgulamaktan çekinmez. 

        Türk edebiyatının geçen yüzyıldaki en güçlü isimlerinden biri olan Tarık Buğra (1918-1994), hikâye, roman ve tiyatro türünde kaleme aldığı eserleri ile tanınmış, “tarihî roman”ın Hüseyin Nihal Atsız’la birlikte en başarılı sanatçılarından olmuştur. O, Türk tarihinin dönüm noktalarını sanat eserlerine taşımayı asli sorumluluk sayanbir yazardır. Bu sorumluluk onun romanlarına “çağın destanı” hüviyeti kazandırır. “Kuruluş”un romanı Osmancık ile “kurtuluş”un romanı Küçük Ağa iki büyük diriliş hamlesi etrafında“milli” ruhun ideolojik sınırları aşarak nasıl yansıtılabileceğinin şaheser örnekleridir. Osmancık’ta Türk töresinin örgütleyici ve medeniyet kurucu vasıflarını; Küçük Ağa’da ise Türk milletinin yeniden doğuşunun hikâyesini okuruz. Aynı zamanda bu iki eser, edebîlik ve tarihîlik ölçüsüne sadık kalarak tarihi kurguya dönüştürülebilmenin mükemmel örnekleridir. Postmodernist “yeni tarihselci”lerin yaptığının aksine; klasik resmî tarihçiliğin “gerçek” algısını köktenci bir tutumla reddetmek yerine; onun sınırlarını aşmayı; onun tespitlerinin ötesindeki gerçekliği anlatmayı yeğleyen Tarık Buğra, bu tutumunu yakın döneme ait iki romanında da sürdürür: Yağmur Beklerken ve Gençliğim Eyvah

        Yağmur Beklerken, çok partili siyasal hayata geçiş denemesi olan Serbest Cumhuriyet Fırkasının kısa süreli (12 Ağustos-17 Aralık 1930) macerasının romanıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren demokratik bir yapı oluşturmak için sürekli bir arayış içine giren sistem ilk denemelerden başarılı sonuçlar elde edemez. Kurulmasına izin verilen ilk iki parti de kısa süre sonra kapatılır. Hatta Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları ve önde gelen isimleri ihanetle suçlanarak yargılanır. Serbest Cumhuriyet Fırkası ise kurucusu Fethi Okyar tarafından feshedilir. Tarihî kayıtlarda bu durumu açıklayacak birden çok görüşün varlığı bilinir. Atatürk ve yakın çevresi açısından bu partilerin, rejim muhaliflerinin odağı olması, şahsına yönelik garazkâr tutumlara girilmesi, kapatılmanın gerekçelerini oluşturur. Bu genel davranışların İzmir Suikastı, Şeyh Said isyanı gibi somut hadiselerle de karşılık bulması; İstiklal Mahkemelerinin yeniden ihdasına ve Takrir-i Sükûn yasasının çıkarılmasına sebep olacaktır. Siyasi çevrelerdeki bu mücadelelerin toplumun alt kademelerinde de karşılık bulduğu; halk arasında da çatışmalara neden olduğu bir vakıadır. Yağmur Beklerken’in içeriği de bu mesele etrafında toplanmıştır. 

        Romanda mekân olarak, bankası, eczanesi, hastanesi, mahkemesi, avukatları, siyasi parti teşkilatları bulunan, sosyo-ekonomik yönden canlı, büyük bir Anadolu kasabası seçilmiştir. İlçe ekonomisi büyük ölçüde tarıma bağlıdır. Ancak sadece yağmurla sulanan topraklarda uzun süredir yaşanan kuraklık yüzünden halk büyük bir endişe içindedir. Böyle bir psikolojik atmosferde Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu haberi kasabaya ulaşır ve kısa sürede önemli bir taraftar kitlesi oluşur. Kasabanın avukatlarından Rahmi Bey parti teşkilatını kurarak başkan olur. Zaman içinde hem kendi partisinin hem de Cumhuriyet Halk Fırkasının önde gelen kişileriyle tanışma ve onların saygı ve sevgilerini kazanma başarısı gösteren Rahmi Bey partisi kapatılmasına rağmen CHP kontenjanından “namzet” seçilir. Beklenen yağmur da nihayet gelir ve kasaba eski sakin düzenine döner. 

        Yağmur Beklerken’in temel sorunsalı insanların yağmuru beklerken ne yaptıklarıdır. Yazar yağmurun kültürümüzdeki kodunun farkındadır:Yağmur, rahmettir. Yağmurun yokluğu sadece su kıtlığı değildir; rahmetten yoksunluktur. Rahmetten yoksun kalmak fitneye, kine, düşmanlığa, anarşiye, yoksulluğa maruz kalmaktır; kaostur. Burada da benzer bir durum ortaya çıkar. Kasabada ve ülkede bir kaos ortamı oluşmuştur. Aslında, kurak/çorak ülkede kaos çıkması çok eski anlatıların bir motifidir. Bu anlatılarda kaostan çıkış için bir yol vardır: Uzak bir ülkede kuraklığa çare olacak bir büyülü nesne vardır; bir seçilmiş kahraman zorlu bir yolculuk yaparak o büyülü nesneyi getirip kaosu ortadan kaldırır. Ancak modern çağda meselenin çözümü bu kadar kolay olmaz. Kaos anarşi demektir; düzenin yok olması; halkın bölünmesi ve kavgaya tutuşması demektir. Serbest Cumhuriyet Fırkasının ortaya çıkması okuyucuyu bu çerçevede bir ikileme sürükler: Kaosun sebebi mi, çaresi mi olacaktır? Yazar okuyucuyu bıraktığı bu ikilemden “dua” ile kurtarır. Rahmeti; yani, düzeni yeniden ihya edecek ruhu yağmur duası getirir. Ancak bu olana kadar geçen kısa sürede, halkın arasında düşmanlık duyguları ve öfke yayılır. Camiler, kahveler, gazeteler ayrılır. Akrabalar ve aile bireyleri arasında bile particilik bir ayrışma sebebine dönüşür. Halkın enerjisi ve emeği siyasi çekişmelere harcanır. Diğer yandan bastırılmış duygular ve fikirler bu vesileyle ortaya çıkar. O zamana kadar siyasete ilgi duymayan kadınlar hararetli tartışmalara katılıp tarafgirlik gösterirler. Rahmi Bey bu vesileyle ruhsal yetkinliğe erişir; olgunlaşır. Netice itibariyle yazar meselenin hem olumlu hem de olumsuz yanlarını tartışmaya açar. 

        Gençliğim Eyvah aynı problemi bir başka tarihsel süreçte ele alan bir romandır. Eserde 1960’lı yılların sonlarında başlayıp 1970’li yıllar boyunca sürüp giden kaos/anarşi ortamı anlatılır. Mitolojik anlatılardan hortlamış bir “İhtiyar” salt kötülük olsun diye şeytani bir planla koca bir ülkeyi sokaklarında, okullarında her gün onlarca gencin birbirini öldürdüğü bir kaos ortamına sürükler. Her türlü hile ve tuzakla insanları kötülüğün yayıcısı hâline getiren taşra kökenli bu kurnaz adam ülkenin canını, kanını, enerjisini, geleceğini çalar. Oluşturduğu bu kaosun kendisinden sonra da sürüp gitmesi için bir veliaht seçer: Raşit. Üniversiteli bu genci tuzağına düşürmek için daha önceden hizmetkâra dönüştürdüğü Güliz isimli bir genç kızı kullanır. Ancak işler İhtiyarın istediği gibi gitmez; romanın sonu itibariyle İhtiyar ölürken gençler kaosun değil düzenin kurucusu olurlar. 

        Yağmur Beklerken’de “büyülü nesne” işlevini yağmura yükleyen Tarık Buğra, Gençliğim Eyvah’ta bu görevi “aşk” hissine verir. Aşk da yağmur gibi rahmettir ve tüm kötülüklerin yegâne yok edicisidir. Raşit ile Güliz’in aşkı şeytanı yenilgiye uğratır; anarşiyi sona erdirecek adımın atılması sağlanır. 

        Romanın ele aldığı dönem bütün dünyada “68 Kuşağı” diye anılan bir neslin ustaca bir kurgulama ile gençliklerinin heba edildiği bir süreçtir. Emperyalizmin gayrı meşru ikizleri kapitalizm ve komünizm Türk çocuklarını birbirlerini öldürecek düzeyde kinle doldururken nihai hedefi olan Türk milletini köleleştirmek ve geriye dönüp baktığında, elinde “gençliğim eyvah” demekten başka hiçbir şey bırakmamaktır. 

        Yazar bu tarihî gerçekliği anlatırken de romancı olduğunu unutmamış; edebîlikten ayrılmamıştır. İhtiyar figürü bütün kültürlerin mitolojik anlatılarında dolaşıp duran bir “hilabaz”dır. Şüphe yok ki, bu adam içimizdeki şeytandan başkası değildir. Onun kötü olması dış etkenlerle ilişkili değildir; o kötülük olarak yaratılmış; kötülüğün cismani hâlidir. Delikanlı Raşit de yine mitolojik anlatılarda karşılaşılan “kahraman” figürüdür. Onun görevi de, kaosu düzene çevirmektir. Bunun için onu zorlu bir yolculuk beklemektedir. İhtiyarın yanında geçirdiği yıllar onun mayasındaki iyiliği öldüremez. Bilakis zaman içinde cehaletten bilgeliğe ulaşır ve kötülüğü yok eder. Yazar bu figürler aracılığı ile insan türünün ortak bilinçdışında gizlenen imgeleri harekete geçirerek herkesin özdeşlik kurabileceği bir yapı oluşturur. Bu romanların taşıdığı edebî değeri oluşturan en güçlü duygulardan biri bu özdeşlik kurma hâlidir. 

        Merak, heyecan, ritim gibi duygu halleri de edebî değer oluşturmada önemli işlevler görür. Yağmur Beklerken ve Gençliğim Eyvah’ta bu duyguların sürekli diri tutulduğu bir yapı oluşturulmuştur. Yağmur Beklerken’de kuraklık ve onun yarattığı sorunlarla; Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluşu ve kasabadaki örgütlenme süreci ve sonrasının ortaya çıkardığı sorunlar ritim oluşturacak bir dönüşümle sunulur. Yağmur duasının anlatıldığı kısımlarda merak ve heyecan çok üst düzeye çıkar. Keza mahalli seçimlerin yapılması ve sonuçlarının açıklanması süreci de merak ve heyecanın doruğa çıktığı durumlardır. Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapatılmış olmasına rağmen Rahmi Bey’in Cumhuriyet Halk Fırkası kontenjanından “namzet” seçilmesi şaşırtıcı bir sondur. 

        Gençliğim Eyvah’ta da şaşırtıcı sonuçlanan, heyecan dozu oldukça yüksek bir olay örgüsü kurgulaması yapılmıştır. İhtiyar’ın insanları tuzağa düşürmek için başvurduğu hileler, yaptığı şantajlar okuyucuyu hayretler içinde bırakacak bir şaşaayla işler. Delikanlının Güliz’e karşı beslediği duygular hepimizin gençlik çağlarında yaşadığı saflıktaki bir aşktır. Bütün bunların toplamı Türkçenin en güçlü romancılarından birini; Tarık Buğra’yı ortaya çıkarmıştır. O, hem tarihî romanları, hem de diğer türdeki eserleri ile Türkçenin edebî zevkini kıyamete kadar yaşatacak isimler arasında en parlak görüntülerden birini oluşturacaktır.