Türk Birliği: Artık Uzakta Değil

Ekim 2018 - Yıl 107 - Sayı 374



        19. yüzyılın son çeyreğinde, Osmanlı münevverleri, artık kendi coğrafyaları dışında da Türk varlığını tanımaya başladı. İslam öncesi Türk tarihi de ilgi alanına girdi. Gerçi bu tarih ilgisi, 2. Meşrutiyet döneminde aynı zamanda münakaşa konusu oldu, ayrışmalara, hatta Müslümanlıktan vazgeçme iddialarına sebep oldu. Fakat ilim ve fikir hayatımızda artık; tarihi derinliği ve coğrafî genişliği, destanları ile Türk Dünyası yerini aldı. Bu gelişmede elbette, yabancı ilim adamları tarafından yapılan Türkiyat araştırmalarının da etkisi vardı. Dede Korkut Hikâyeleri kitap hâlinde basılmış, Göktük kitabeleri okunmuştu. 

        Bu çalışmalar sırasında, Macaristanlı ilim adamları; Orta Avrupa’da, Avrupa kavimlerinden farklı olarak, kendi millî şahsiyetlerini de ifade etmek bakımından, bir kavram ortaya attılar: Turan. Türkler, Macarlar, Fin Ogurlar akraba idi, Turanî kavimleri meydana getiriyorlardı. 

        Turan’ı Hüseyinzade Ali Bey Türkiye’ye getirdi. Böylece Türk Münevverleri de Turan’ı bildiler. 

        Dönem, esas itibariye bir “pan” dönemi idi. Pancermenizm, Panslavizm. Buradan tabii olarak bir Pantürkizm veya Panturanizm fikrine gelinebilirdi. 

        Yusuf Akçura, 1904’te Türk Gazetesi’nde yayınlanan “Üç Tarz-ı Siyâset” başlıklı seri makalesinde, Osmanlı Devleti’ni hangi fikir kurtarır sorusunun cevabını aramış; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük bir çare midir diye üç ayrı düşünceyi ele almış, bunların fayda ve mahzurlarını tahlil etmiştir. Akçura, Osmanlı coğrafyası sınırları içerisinde yaşayanlar bakımından bu meseleyi irdelemiştir. Fakat daha sonra İslamcılık, devrin siyasi şartlarının da etkisiyle, İslam Birliği şeklinde de manalandırılmıştır. 

        Bir Avrupa Devleti, Doğu Roma vârisi addedilen ve Fatih’ten itibaren Hakanları ayni zamanda “Kayzer-i Rûm” olan Osmanlı Devleti’nin; Avrupa’daki topraklarını kaybedince, varlığını devam ettirmek için bile yeni bir enerjiye ihtiyacı vardı. Tanzimat’tan beri yapılanlar dirilişi sağlayamamıştı. Kuruluş yıllarını tekrar hatıra getirmek ve “Asr-ı Saadet” özlemi bile istenen hamleyi yaptıramıyordu. Batı Türkleri Cihan Devleti olmak vasfını kaybediyorlardı. Büyük Devlete sahip olma hissiyatı, mesnedini kaybetmekteydi. Bu ümitsizlik, devletin bekâsını temin iradesini bile felç edebilirdi. İşte bu hâlde, Türkiye Türklerine yeni bir “Cihan Devleti”ne sahip olmanın imkân dâhilinde bulunduğu ifade edildi. Artık ulaşılacak hedef belliydi: Turan. 

        Ziya Gökalp haykırdı:

        Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

        Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan

        Artık makalelerde, şiirlerde yeni hedef “Turan” vardı. Halide Edip romanını yazdı: “Yeni Turan”

        Esasen, Türkiye dışındakilerle duygu beraberliği, bir tahayyülden veya bir temenniden ibaret değildi. Rusya’da 1905 inkılâbından sonra, Duma’ya seçilen Tataristan Mebusu Sadri Maksudî, Osmanlı aleyhine hasmane tasavvurların ifade edilmesi üzerine yaptığı konuşmada; kendilerinin Türkiye ile müşterekliklerini belirttikten sonra, Türkiye’ye yapılacak düşmanca tavrın bütün Rusya Müslümanlarını da rencide edeceğini haykırmıştır. Bu konuşma Kazan gazetelerinde yayınlanmış ve büyük heyecan uyandırmıştır. 

        Turan Mefkûresi Millî Mücadele’nin Enerji Kaynağıdır

        Türkiye dışındaki Türk yurtlarında, Turan’ın büyük bölümünde yaşayanlar henüz esirdi. Onların istiklali için de Türkiye’nin hür ve müstakil olarak varlığını devam ettirmesi gerekiyordu. Bu da Osmanlı coğrafyasındaki Türklere ve dışındaki esir Türklere büyük bir enerji kazandırdı. Henüz birkaç yıl önce Balkanlarda mağlup ordunun yerine diri, hırslı bir ordu, elbette başta Enver Paşa olmak üzere komutanların sevk ve idaresiyle, ortaya çıktı. Bu ordu, 1. Cihan Harbi’nde ciddî başarılar sağladı. Müttefiklerimizin mağlubiyeti sebebiyle, bizim de mağlup sayılmamız bu hakikati değiştirmez. 

        Sovyet İhtilâlinden sonra Azerbaycan’ın dış destekle Ermenilerce işgali teşebbüsüne karşı, teşkil edilen İslam Şark Ordusunun başarısında da Turan düşüncesinin tesiri elbette büyüktür. 

        Hiç şüphe yoktur ki, Millî Mücadeleyi kazanan enerjinin de kaynağı budur. 

        Millî Mücadele başarılıp devlet yeni rejimiyle hayatını devam ettirirken öncelikli hedef, yeni vatanın mamur kılınması; iktisadi ve askerî bakımdan güçlü Türkiye’yi geçekleştirmek vardır. Bu yüzden Gökalp Türkçülüğü üç merhaleye ayırır: Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık. Sonuncuyu biraz uzak hayâl görür. Gökalp’ın bu tasnifinde lehçe beraberliği ve coğrafî yakınlık önemli etkendir. Bu sebeple, bunun ayni zamanda, siyasi olarak düşünüldüğünü de dikkate almak gerekir

        Cumhuriyet sonrasında, biraz da dış siyasi sebeplerle, önce Türk Ocaklarının tüzüğündeki “faaliyet alanı Türklerin yaşadığı her yerdir” ibaresi değiştirtildi. Türk Ocakları, idarenin husumetini çekmemek için başka kararlar alsa da 1931’de kapanmaktan kurtulamadı. Ancak, Türk Birliği fikri milliyetçilerin gündeminde hep taze kaldı. 

        Türk Dünyasına İslamcıların Bakışı Manidar

        Bunun ilk adımı, “Esir Türklerin Kurtuluşu” idi. Esasen milliyetçiler, çok şey istemiyorlardı. Türkiye’nin hiçbir şekilde riske atılmasından yana değillerdi. Sadece Türkiye dışındaki Türkleri, ister Cihan devletimizin çekildiği topraklarda kalanlar, isterse Türkistan’da yaşayanlar kastedilsin, hatırdan uzak tutulmasın istiyorlardı. Varlıkları kabul edilsin, dertleriyle dertlenilsin düşüncesindeydiler. Buna rağmen, 2. Dünya Savaşı sonrası şartlarında “Türkçülük-Turancılık” davasıyla milliyetçiler mahkûm edilmeye çalışıldı. Hatta 19 Mayıs 1944 nutkunda devrin Cumhurbaşkanı milliyetçileri vatan hainliği ile itham etti. Dava beraatla sonuçlandı, ama o tarihten itibaren dış Türklerle ilgilenmek Türkiye’yi maceraya sürüklemek, vatan hainliği addedildi. Hatta at sırtında okla Orta Asya’ya sefere çıkmak gibi ifadelerde bu ilgi karikatürize edildi. 

        Burada, Marksistlerin, liberallerin, hatta Kemalistlerin menfi tutumunu anlamak mümkündür. Ancak, İslamcılar da esir Türklerin büyük ekseriyetinin uzun süredir Sovyet idaresi altında yaşadığından bahisle Türklüklerini de Müslümanlıklarını da kaybettiklerini ileri sürmekteydiler. Belki de milliyetçileri en fazla yaralayan bu düşüncelelerdi. 

        Basında, Marksist-liberal ağırlığı sebebiyle, bu anlayış çok değişmediyse de devlette gelişmeler oldu. 1960’tan sonra Ankara’da Tük Kültürünü Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitü Türk dünyası ile ilgili ciddî neşriyat yaptı. 1970 başlarında MİT müsteşarı Fuat Doğu, MİT içinde bir daire teşkil etti. Dış Türklerle ilgili bilgi toplamaya başladı. Ancak, 1973 seçimleri sonunda iktidara gelen Ecevit, ilk iş olarak Tük Kültürü Araştırma Enstitüsü’nün tahsisatını kesti, teşkilat kanununda böyle bir görev bulunmadığı cihetiyle MİT’teki birimi kapattı. 

        Türkiye demir perdenin yıkılışını böyle bir bilgi noksanlığı ile karşıladı. Buna rağmen beş bağımsız Türk Devleti ortaya çıktı. Artık dış Türk var mı, kimliklerini muhafaza ediyorlar mı soruları manasını kaybetti. Vardılar, Türk’tüler ve Müslümanlıklarının idrakinde idiler. 

        Hazırlıksız olunmasına rağmen, bu devletleri ilk tanıyan Türkiye oldu. Desteğini verdi. Dış dünya ile irtibatlarını sağladı. Beynelmilel kuruluşlara girmelerine öncülük etti. Bu ilk safhada acemilikler de oldu. Ciddi iş birliklerinin yanında maceracılar da hücum etti. Zaman içinde münasebetler sükûnet içinde gelişti. Öğrenciler getirildi. 1992’de ilk defa, Ankara’da Türkiye’nin daveti ile beş Cumhuriyet’in, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan Cumhurbaşkanlarının iştiraki ile 1. Devlet Başkanları zirvesi toplandı. Bunu müteakip yıllardaki zirveler takip etti. 1996 Taşkent zirvesinde, kararların uygulanmasının takibi bakımından “Türk Dili Konuşan Ülkeler Daimi Sekretaryası” kurulması kararlaştırıldı. 2000 Bakü zirvesinde de Sekretarya’nın Türkiye’de kurulması kararlaştırıldı. Özbekistan belli tarihten sonra toplantılara kalmadı. 

        2009 Nahcivan Zirvesi sırasında “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin Kurulmasına İlişkin Nahcivan Anlaşması” imzalandı ve 2010 Kasım ayında yürürlüğe girdi. Bundan sonra zirveler bu adla anıldı. Daha sonra Konseyin adı kısaca ve Türkçe olarak “Türk Keneşi” oldu

        3 Eylül 2018 tarihinde Kırgızistan’ın Çolpan Ata şehrinde Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un ev sahipliğinde ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iştirakiyle Türk Konseyi 6. Zirvesi gerçekleşti. Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile Macaristan Başbakanı Viktor Orbán da ev sahibi ülkenin davetlisi olarak Zirveye katıldılar. Özbekistan Cumhurbaşkanı zirvede kısa zamanda kendilerinin de yer alacağını belirtti. Macaristan’ın hem Keneş’te hem de Türk Akademisinde müşahit üye olarak yer alması kararlaştırıldı. Önceki zirvelere katılan Türkmenistan Keneş’in kuruluşunda yer almamış, fakat toplantılara bazen Cumhurbaşkanı, bazen de Başbakan seviyesinde iştirak etmişti, ama son zirvede yer almamıştır. 

        Türk Konseyi’nin Amaç ve Hedefleri

        Türk Konseyi’nin, kurucu anlaşması olan 2009 Nahcivan Anlaşması’nda sıralanan temel amaç ve görevleri şunlardır:

        • Taraflar arasında karşılıklı güvenin güçlendirilmesi;

        • Bölge ve bölge dışında barışın korunması;

        • Dış politika konularında ortak tutumlar benimsenmesi;

        • Uluslararası terörizm, ayrılıkçılık, aşırılık ve sınır ötesi suçlarla mücadele için eylemlerin koordine edilmesi;

        • Ortak amaçlarla ilgili her alanda etkili bölgesel ve ikili iş birliğinin geliştirilmesi;

        • Ticaret ve yatırım için uygun koşulların yaratılması;

        • Kapsamlı ve dengeli bir ekonomik büyüme, sosyal ve kültürel gelişimin amaçlanması;

        • Hukukun üstünlüğünün sağlanması, iyi yönetim ve insan haklarının korunması konularının tartışılması;

        • Bilim, teknoloji, eğitim ve kültür alanlarında etkileşimin genişletilmesi;

        • Kitle iletişim araçlarıyla etkileşimin ve daha yoğun bir iletişimin teşvik edilmesi;

        • Hukuki konularda bilgi değişimi ve adli iş birliğinin teşvik edilmesi. 

        Konseyin Organları

        Türk Konseyi’nin söz konusu amaç ve görevleri yerine getirmesi maksadıyla aşağıdaki birimler teşkil edilmiştir:

        • Devlet Başkanları Konseyi

        • Dışişleri Bakanları Konseyi

        • Kıdemli Memurlar Komitesi

        • Aksakallar Konseyi

        • Sekretarya

        Ayrıca, Türk Akademisi, Türk Parlamentolar Birliği, Türk Ticaret Konseyi, Türk Üniversiteler Konseyi gibi alt kuruluşlar da faaliyete geçirilmiştir. Türk Akademisi ortak tarih yazımını programına almış ve 15. yüzyıla kadar olan birinci cilt yazılmıştır. Ortak edebiyatımıza ait eserler her ülkede basılmakta, ayrıca günümüz yazarları da her lehçeye çevrilmekte ve yayınlanmaktadır. Tarihimizin ilk döneminde bize vatan olan coğrafyamızda Türkiye-Kazakistan ve Moğolistan’ın iştirakiyle ortak araştırmalar yürütülmektedir. Alfabe birliği sağlanma yolundadır. Bunun imla ve terim birliği ile desteklenmesi gerekmektedir. Bu da bir ihtiyaç olarak ilerideki yıllarda ilim âleminin gündemine gelecektir. 

        Bağımsız devletler dışındaki Türk topluluklarıyla da kültürel iş birliğini geliştirmek bakımından 1990’ların hemen başında TÜRKSOY kurulmuştur. Bu kuruluş da önemli çalışmalar yürütmektedir. Üye ülkelerde, her yıl Türk Dünyası’ndan önemli şahsiyetlerin tanınmasını sağlamaktadır. Nevruz törenleri vesilesiyle halk oyunları ve şarkıların yaygınlaşmasına vesile olmaktadır. Böylece Kazak halk şarkısı “Dombra” Türkiye’de büyük heyecan uyandıran seçim müziği olarak kullanılmaktadır. Bunu da geçmişte dış Türklerin varlığına, kimliğine tereddütlü bakan çevrenin mensuplarının yönettiği partinin tercih etmesi elde edilen gelişmeyi ve Türk Birliğine doğru ne ölçüde mesafe kat edildiğinin işareti saymak gerekir. 

        Görülüyor ki, Türk birliği sağlam adımlarla inşa edilmektedir. Siyasi bir birlikten öte, her bir ülkenin siyasi varlığını devam ettirerek her alanda iş birliği yapması, ileride çok ileri noktalara gelecektir. 

        Hatırlayalım ki, Türkiye Rusya krizini Kazakistan ve Azerbaycan’ın desteği ile çözmüştür. Son zirvede Macaristan’la ilgili alınan karar da isabetlidir ve bu birliğin daha da güçleneceğinin, yani Turan olacağının işaretidir.