Malazgirt Zaferi’nin Bir Başka Yorumu

Ekim 2018 - Yıl 107 - Sayı 374



        Bu yıl, Cumhurbaşkanı’nın iştirakiyle daha görünür hâle gelen, Malazgirt Zaferi’nin yıl dönümü kutlamaları; gündemde farklı yorumlara sebep oldu. Bu kutlamaların, Millî Mücadele’nin önemli zaferlerinden Dumlupınar Zaferi’ni önemsizleştirme maksadına matuf yapıldığı iddialarını ciddiye almak mümkün değildir. 

        Malazgirt Zaferi’nin öneminin ilk defa idrak edildiği de bir o kadar ciddiyetten ve gerçeklerden uzaktır. 

        Osmanlı dönemindeki tarih anlayışına göre Malazgirt’in gündemde olmadığı bilinmektedir. Zira o dönemde tarih müfredatı Hz. Adem’den başlayan kısas-ı enbiya ve Osmanlı Hanedanı tarihinden ibarettir. Ayrıca, Devlet-i Âliye ayni zamanda bir Doğu Roma Devleti ve Osmanlı Hâkan’ı da Kayzer-i Rum olduğu için bir Avrupa devleti telakki olunmakta; esasen Anadolu Fetihleri, Yavuz Sultan Selim Hân’ın seferleri kadar gündemde yer almaktaydı. Osmanlıda ilk defa, Ali Süavi Osmanlı Coğrafyası dışında Türklerin varlığına ve İslam öncesi Türk Tarihi’ne dikkat çekmiştir. Süleyman Paşa ve Ahmet Mithat Efendi gibi şahsiyetler eserleriyle bu anlayışı devam ettirmişler ve nihayet Türkçülük hareketiyle; bugün artık bir hakikat ve bedâhat olarak ortada olan, geniş coğrafyaya ve uzun tarihi devirlere dayanan tarihimiz, ilmî olarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla, Malazgirt de bu çerçevede yerini almıştır. 

        Cumhuriyet Dönemi’nde ise, artık vatan coğrafyamızın sınırları belirlidir. Dolayısıyla bu yeni şartlara göre bir tarih anlayışı ihtiyacı vardı. Burada iki anlayış ortaya çıktı: Biri, Avrupa’ya yönelişimiz de dikkate alınarak Türklerden önceki Anadolu medeniyetlerini öne çıkaran anlayıştır ki, resmi anlayış da, esasen onların da Türk oldukları iddiasını ortaya atarak, bu görüşe yakın durmuştur. 

        İkinci görüş ise, milliyetçilik tarihimizde “Anadolucular” olarak bilinen grubun görüşüdür. Burada fikrin ilham kaynağı Yahya Kemal’dir. Tahsilde bulunduğu Fransa’daki Hocaları Albert Sorel ve Camile Jullian’ın etkisiyle milletin de, tarihin de coğrafyaya; daha doğrusu medeniyet eserleri; mâmureler ve hatıralarla vatanlaştırılmış coğrafyaya göre şekillendiği anlayışındaydı. Gerçi Fuat Köprülü’ye, Ahmet Yesevi’yi işaretle “milletimizin tekevvünü”nü onda aramak gerektiğini ifade etmiş, böylece, Türkistan bağımızı göz ardı etmediğini göstermiştir. Fakat O’na göre, Selçuklu ve Osmanlı ile bu topraklarda bir millet ortaya çıkmıştır. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde bir erin gözünde bütün bir tarihi ve milletin oluşumunu görür. Remzi Oğuz Arık, Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil, tarihçi olarak Mükrimin Halil Yinanç eserleriyle bu fikri geliştirdi. Malazgirt artık vatan tarihinin milâdı olmuştu. Anadolu kapılarını Türklere açan savaştı. 

        Bu noktada, Malazgirt’in ve elbette Sultan Alpaslan’ın Türk tarihindeki mümtaz yerini hiçbir şekilde tartışma konusu yapmamakla beraber Türkçüler, Anadolu’nun kapısının Malazgirt’le açıldığı ve Türkiye tarihinin 1071’de başladığı görüşüne iştirak etmemişlerdir. Zira daha 1060’lardan itibaren bugünkü Anadolu şehirlerinin bazıları fethedilmiştir. Kars, Malatya ve daha güneyde Hasankeyf’e kadar birçok şehir Türk hâkimiyetindedir. Yani Türkler, Malazgirt’ten evvel, Doğu Anadolu’da ve Van Gölü’nün daha aşağılarına kadar Anadolu’da idiler. Afşin Bey daha ilerilere de seferler yapmaktaydı. Türkiye Devleti de 1040 yılında Gaznelilere karşı kazanılan Dandanakan Savaşı sonunda kurulmuştu. Alparslan Malazgirt’te başka bir devletin komutanı değil, Selçuklu Sultanı idi. Öte yandan, Malazgirt Türklerin Anadolu’yu ebedî yurt yapmalarını sağlayan savaş da değildir. Birçok haçlı seferinden sonra, Kösedağ’da, 1289’da, Doğu Roma’yı kesin mağlup etmemizle de Anadolu ebedî Türk vatanı olmuştur. Millî Mücadele ise buna vurulan son mühürdür. 

        Ancak burada, cumhuriyet rejimi ile devam eden Türkiye Devleti’nin vatanının Türkiye olduğu dikkatten uzak tutulmamıştır. Yusuf Akçura’nın Millî Mücadele’nin zaferle neticelenmesini müteakip verdiği ilk konferansın başlığı “Harbi Kazandık Muzaffer Olacağız”dır. Harbi kazanan, zaten muzafferdir. Ama istiklalin sürekliliği için bunu Akçura eksik görmektedir. Burada kastı, elde edilen istiklalin ebedî muhafazasının ancak, mevcut vatan coğrafyasının iktisaden güçlenmesiyle mümkün olacağıdır. Gökalp de, Türkçülüğün ilk merhalesinin Türkiyecilik olduğunu ifade ederek yine Türkiye’nin müreffeh ve mamur edilmesine işaret etmiştir. Türkiye Devleti’nin vatanının Trakya ve Anadolu’dan ibaret coğrafya olduğundan, bütün gayretimizin de buranın iktisaden güçlenmesi ve mamur edilmesi gerektiğinde şüphe yoktur. Sadece Anadolu’nun değil, buraya gelene kadar geçtiğimiz her coğrafyanın ve karşılaştığımız her medeniyetin millî mayalanmamızda etkisi olduğu da inkâr edilemez. Ancak, bunun bu coğrafya ve son bin yılla sınırlandırılması hakikate aykırıdır. 

        Selçuklu Ordusu, Ayni Zamanda Hilâfet Ordusudur

        Türkçülerin bu tarih anlayışı, Malazgirt’in önemini azaltır mı? Hayır. Çünkü Malazgirt’in bunlardan çok daha büyük önemi vardır. Bilindiği gibi, Tuğrul Bey’den itibaren Selçuklu Ordusu, aynı zamanda hilâfet ordusudur. Abbasi Halifesi dünyevî yetkilerini Tuğrul Bey’e devretmiştir. Dolayısıyla Alparslan’ın ordusu, bir Türk ordusu olduğu kadar, ayni zamanda bir Hilâfet ordusudur, bir İslam ordusudur. Bizans ordusu da sadece Bizans askerlerinden değil, diğer Hristiyan devletlerin askerlerinden de mürekkepti. O hâlde, o da belki ilk düzenlenmiş haçlı ordusu idi. Haçlı ordusunun hedefi sadece Alparslan’ı yenmek değil, topyekûn İslam’ı bitirmekti. Bunu da edebiyatımızda ilk dile getiren Ziya Gökalp’tir. Gökalp, “ALPARSLAN - MALAZGİRD MUHAREBESİ” isimli manzum piyesinde bu hususu net bir şekilde ifade eder. 

        Önce, divanında ümitsiz veziri Nizam-ül Mülk’ün

        Sanıyorum ben bu gün dinimiz tehlikede!

        sözüne karşılık

        Türk varken İslamiyet emindir bu ülkede!

        Çabuk kesme vezirim ümidini Tanrı’dan:

        Biz dinin askeriyiz, odur dini yaratan. . . 

        cevabıyla hem görevinin ne olduğunun şuurunda olduğunu gösterir ve hem de Allah’ın yardımıyla zaferden emin olduğu inancını güçlü şekilde ifade eder. 

        Sonra huzura düşman elçisi kabul edilir. O da niyetlerini çok açık ifade eder:

        Diyor ki,”Biz büyük ordu ile yürüdük,

        Dağları, ovaları askerlerle bürüdük. . . 

        Maksadımız gitmektir buradan tâ Bağdad’a,

        Halifenin başını kestirmektir cellada. 

        Geçtiğimiz yerlerde kalmayacak bir İslam, 

        Serdarlara emrettim yapacaklar katl-i âm. . . 

        Yaktırayım Kur’an’ı, yıktırayım Kâbe’yi,

        Şark’a gelen görmesin minareli kubbeyi!”

        Alparslan, Elçi’nin Kayzer’in niyetini ortaya koyan bu hezeyanlarına mukâbil sözünü söyler:

        Artık, yeter söyleme ey uğursuz terceman. 

        Bir elçi olmasaydın işin olurdu yaman… 

        Gir, söyle Kayzer’ine, “Hak esirger dinini,

        Kolay değil fethetmek arslanların inini…

        İslamiyet bir kızdır, bekçisi Türk bir arslan: 

        Elinde dalkılıcı bekler onu her zaman… 

        Git söyle Kayzer’ine biz sulhu çok severiz, 

        Lâkin harbe girersek, insan değil ejderiz. . 

        İslamiyet güneştir biz onun kıvılcımı,

        Yenmeden kına sokmam çekersem kılıcımı!. . 

        Git söyle Kayzer’ine ufukların süsüyüz,

        Baykuştan pervamız yok, biz şahin sürüsüyüz!. . 

        Malazgirt Sadece Bu Coğrafyayı Değil, İslam’ı da Payidar Kılmıştır

        Gökalp’ın bu değerlendirmesi, bir yanıyla Cumhurbaşkanı’nın Malazgirt konuşmasında yer almıştır. Malazgirt, Bağdat, Mekke irtibatı kurulmuştur

        “Mekke’nin fethiyle başladığımız zaferler silsilesini Kudüs’te ve daha nice beldeyle ve nihayet Malazgirt’in giriş kapısı olduğu Anadolu ile sürdürdük. Malazgirt’te kazandığımız zafer, bize Avrupa’nın ortalarına kadar giden yolu açmıştır. Bunun için Malazgirt demek, öncesine baktığımız zaman Mekke demektir, Kudüs demektir; sonrasına baktığımız zaman Bursa demektir, Edirne demektir, İstanbul, Rumeli, tüm Balkanlar demektir. Türkiye koskoca bir medeniyetin, koskoca bir tarihin, koskoca bir insanlığın sorumluluğunu taşıyor… Mâruz kaldığımız saldırıların, üzerimizde oynanan oyunların, perde gerisinde yazılan senaryoların işte böyle bir tarihi arka plânı vardır. Bin yıllık göz bebeğimiz olan Anadolu’yu ne kadar güçlü tutarsak gerisindeki o dev medeniyeti ve tarih birikimini de o derece güçlü tutmuş oluruz… Unutmayın Anadolu bir benttir. Bu bent yıkılırsa Ne Orta Doğu kalır, ne Afrika, ne Orta Asya, ne Balkanlar, ne Kafkasya kalır. Üzerlerindeki Anadolu denen ulu çınar gölgesi kalkan tüm bu coğrafyalar her türlü tehdide, tehlikeye, istiskâle, işgale açık hâle gelir”. 

        Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında zikrettiği “Anadolu benti”, Türk Milleti’dir ve Gökalp’in yukarıda Nizam-ül Mülk’e söylediği mısraların bir farklı ifadesidir:

        Türk varken İslamiyet emindir bu ülkede

        Gökalp de, Cumhurbaşkanı da Malazgirt’in sadece Türklerin batıya yürüyüşüne devam imkânı vermediğini, ayni zamanda bu haçlı seferinin mağlup edilmesiyle İslam’ın da payidar olmasını sağlamıştır. Gökalp’in de belirtiği gibi “dinin sâhibi Allah’tır” ancak zaferi gerçekleştiren el, Türk’ün elidir. Türk dinin askeridir, “cundallah”tır. 

        Esasen, Türkiye Devleti’nin bekâsının, bütün Tük dünyasının bekâsı olduğu hakikati, bugünün tespiti değildir. Osmanlının son döneminin münevverleri, hatta sadece Türkiye’nin değil, dışarıdaki Türk coğrafyalarında yetişen münevverlerin de meselesi budur. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarzı Siyâset” makalesi Osmanlının devamı çarelerinin araştırılmasıdır. Türkiye dışından Millî Mücadele’ye verilen desteğin temelinde de bu endişe vardır. 

        Ümit ederiz ki, müteakip yıllardaki konuşmalarında, Cumhurbaşkanı, hem geçmişle bu şuurla gayret gösterenleri, hem de Gökalp’i zikreder. 

        Son olarak, Malazgirt’in önemine uygun kutlanmasının ve 2071’in de milletimizin geleceğe yürüyüşünde önemli bir merhale olarak ifade edilmesini önemli gördüğümüzü belirtmekle beraber, bu Zafer’in yeni hatırlanmadığını da söylemeliyiz:

        900. yıl, o günün şartları içinde büyük önem verilerek kutlandı. Emine Işınsu ve Mustafa Necati Sepetçioğlu konuyu edebiyat dünyamıza taşıdı. Niyazi Gençosmanoğlu destanını yazdı. 

        Ayrıca, o yıllarda iki siyasi parti belli tarihi günlere özel önem verirdi. MSP İstanbul’un fethini kutlardı. MHP ise hem Malazgirt’i, hem de Söğüt’ü, Genel Başkan Alparslan Türkeş’in iştirakiyle, Ağustos ve Eylül aylarında kutlardı. Bugün memnuniyetle görüyoruz ki, bu iki gün, her iki hareketin mensuplarınca kutlanıyor. Ümit edilir ki, bu günler, çarpıtılmadan ve tarih içindeki yerine ve önemine göre kutlanır ve meselâ bu sene olduğu gibi doğrudan Malazgirt’le alakası olmayan Akif ve Necip Fazıl zikredilirken; Zafer’i tam da Cumhurbaşkanı’nın yorumunun çok daha şümullüsünü yüz küsur sene evvel ifade eden Ziya Gökalp nisyana uğramaz.