Tavsiye

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Bu yazıya, Bizim Ocak dergisinin ilk sayılarından birinde yer alan “Sam Amca” adlı yazımdan söz ederek başlamak istiyordum aslında. Sonra vazgeçtim bundan. 1991’de kaleme aldığım “Tavsiye” adlı mini yazı daha iyi anlatırdı durumu çünkü.

        Yugoslavya’da savaş tamtamları çalınmaya başladı. Gömülü baltalar çıkarıldı, yüzler boyandı ve barış çubukları kaldırıldı ortadan. Yanı başımızda parçalanan bir ülkenin parçaları, lime lime etmeye hazırlanıyor kendini.  Anladığım kadarıyla, birileri yine barış getirecek dünyamıza.

        Milliyet Sanat’ın son sayısı yeni geçti elime. Cannes’la ilgili ilk haberi okuyorum. Kolomb’un yanlışlıkla keşfettiği Amerika’ya yolculuğunu anlatan bir filmin tanıtımı için filmin yapımcısı, kıyıya üç yelkenli demirletmiş.

        Ya Amerika keşfedilmeseydi de onlar gelip bizi keşfetseydi, ne olurdu? Sığır çobanı filmleri çekilir miydi? İnkalar, Aztekler, Mayalar ve Kızılderililer kolayı bulabilirler miydi?

        Kısa pantolonlu yıllarımda “Kovboyculuk” ya da “Komen” (Come on’dan geliyor olsa gerek.) dediğimiz bir oyun oynardık. Birazımız Kızılderili, birazımız kovboy olur; birbirimizi öldürürdük. Kimse gönüllü olarak Kızılderili olmak istemediği için onların takımını kurayla seçerdik.

        Ben kuraya katılmazdım. Üç tane tüfeğim, iki tane tabancam olduğu için bunu bana teklif dahi edemezlerdi. Konvesiyonel silahlarımı arkadaşlarıma ödünç verirdim. Onlar da hep kovboy kalmama göz yumarlardı.

        O zamanlar daha kutu kolalar yoktu. Ama bizim evde bulunurdu. Ara sıra, benim de Kızılderili olmam gerektiğini söyleyen asi tabiatlı çocuklara, “Ateş suyu”ndan birer yudum içirirdim. Sızar kalırlardı çadırların dibine!

        Babam diğer bütün babalar gibi kızardı Teksas, Tommiks, Zagor okumama. Ama yeraltı dünyasında bol miktarda bulurduk tabii. Bu eğitici kitaplardan öğrendiğimiz numaraları, ev ödevlerimizi bile yapmadan uygulardık. O yıllarda, savaşlarda çok Kızılderili öldürmüşlüğüm vardır.

        Beyazlar arasında yaşadığımdan olsa gerek, sonraları Kızılderilileri unuttum bir şekilde. Yıllarca tek bir Kızılderili öldürmedim. Barış içinde mi yaşadık? Hayır, ama hiç görmedim onları. Ne oldularsa artık?

        Bir hocam, Steven Vincent Benet’in “Orada olmayacağım. Kalkıp gideceğim. Kalbimi vatanıma gömün.” dediğini söylemişti. Dee Brown’ın aynı adla derlediği bu yok ediliş destanını, her aydının okuması gerektiğini, biz taze bıyıklı aydın adaylarına hatırlatmıştı. 

        Cehalet zincirini kıramamıştım henüz. Hacettepeli yıllarımdan sonra okumak nasip oldu bu destanı.

        Neden Kızılderili düşmanı olmuştum ben? Çünkü bize, onların sığırlarımızı, atlarımızı çaldığı, çocuklarımızı kaçırıp medeniyetten mahrum bıraktıkları anlatılıyordu. Hâliyle biz de “Şerif”i haklı buluyorduk. Ne kadar ipi kopuk, at hırsızı varsa toplanıp hadlerini bildiriyorduk onlara.

        Dee’den çok şey öğrendim. Kızılderilileri öldürdüğüm için hiç affetmedim kendimi. O zaman kovboyculuk oynadığım emekli kovboy ve Kızılderili arkadaşlarımı da haberdar ettim bu kitaptan.

        “Gördüğüm en iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderili’dir.” diyen General P. Sheridan ve bu sözleri “En iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderili’dir.” şeklinde söyleyerek yaygınlık kazandıran Teğmen C. Nordstrom’un yedi ceddine lanet okudum. Tavsiye ederim.

        Köhne eski kıtanın en kötülerini, olanca kötülükleriyle medeni kıtaya taşıyarak kan ve kin ile tanıştıran Portekizli, İspanyol, İngiliz, Hollandalı, Fransız, İtalyan ve diğer çapulcu güruhu da affetmedim tabii.

        Aztek, Maya, İnka ve Kızılderili dostlarımdan da özürlerimin kabulünü istirham ediyorum ve saygıyla önlerinde eğiliyorum.

        Temmuz 1991, Berlin