İklim Değişikliği Bağlamında Küresel Çevre Politikası

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        Günümüzde çevre sorunları, insanoğlunun gündemini yoğun bir biçimde meşgul eden ender sorunlardan biridir. Özellikle klasik çevre sorunlarından olan kirliliklerin artmasının yanı sıra küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi sorunlarda dünya gündeminde son yıllarda “çevre sorunları” ile daha etkin mücadele edilmesine yönelik bir gerekliliğin politika oluşturuculardan talep edilmesine neden olmuştur. 

        Çevrenin korunması ve geliştirilmesi konusunun ilk kez tartışıldığı BM Konferansı, 113 ülkenin katılımı ile Haziran 1972’de Stockholm’da düzenlenmiştir. Bu uluslararası konferans, çevresel ve ekolojik sorunların küresel boyutu ve kapsamı bakımından bir dönüm noktası olmuş; ekonomik ve sosyal gelişmenin çevre ile bağlantısını vurgulayan ilkelerin geliştirilmesi ile, birçok ülkenin çevre politikalarını etkilemiştir. 

        İkinci Dünya savaşından sonra, sanayileşme ile başlayan çevre kirliliğinin somut sonuçlarının insanlığı olumsuz etkilemeye başladığı, uluslararası alanda çevrenin bir “değer” olarak korunması gerektiği yönünde oluşan kamuoyunun varlığı tüm hükümetleri çevre sorunlarına karşı daha duyarlı olmaya yöneltmiştir. Çevre sorunlarının ulusal sınırları aşan (küresel) bir boyuta sahip olması da sorunu tek tek hükümetlerin değil uluslararası toplumun ortak mücadelesi ile ancak çözülebilecek bir sorun olduğunun anlaşılması ile BM 1972 yılında Stockholm’de ilk çevre konferansını toplamıştır. Bu konferansta (diğer konferanslarda da olduğu gibi) bağlayıcı uluslararası sözleşmeler üretmeye yönelik çabalar başarısız olsa da çevre sorunları ile mücadele etmek isteyen hükümetler için yol gösterici önemli ilkeler ortaya koyulmuştur.

        1972 yılında Stockholm’de başlayan bu süreç daha sonra 1992 ve 2012 yıllarında Rio’da 2002 yılında da Johannesburg’da düzenlenen ve tüm dünya ülkelerinin üst düzeyde katıldığı çevre konferansları ile sürdürülmüştür. Bu uluslararası toplantılarda küresel ölçekte bir çevre politikası oluşturulmasına yönelik ortaya koyulan girişimler çoğu zaman başarısız olmuştur. Zira çevrenin korunmasına yönelik katlanılan maliyetlerin, kimler tarafından ve ne düzeyde paylaşılacağı sorusu üzerinde tüm dünya devletlerinin mutabık kaldığı bir cevap üretilememiştir. Gelişmiş ülkeler tüm ülkelerin çevre koruması konusunda aktif rol almasını isterken az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ise, dünyada yaşanan kirliliğin asıl müsebbibinin gelişmiş ülkeler olduğu tezinden hareketle çevrenin korunmasına yönelik alınacak önlemlerden kaynaklanan maliyetin gelişmiş ülkeler tarafından karşılanması gerektiğini ileri sürmektedir. Son dönemde gelişmiş ülkeler çevre koruma politikalarından kaynaklanan maliyetin büyük çoğunluğunu üstlenmek ve temiz/çevre dostu teknolojiler üreterek bunların aynı zamanda az gelişmiş ülkelere transfer edilmesi, küresel ölçekte kirlilikle mücadele konusunda oluşturulacak fonlar eliyle az gelişmiş ülkelerin çevre kirliği ile mücadelesinin desteklenmesi konusunda bazı adımların atılmaya başlandığı da görülmektedir. 

        Ancak özellikle gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkeler açısından öncelikli hedefin, toplumsal refahın sağlanması açısından ekonomik kalkınmanın sağlanması olarak belirlenmesi ile sorun bir açmaza yönelmektedir. Zira çevre-kalkınma ilişkisi çoğu zaman bir paradoksa işaret etmektedir. Bir yandan ekonomik kalkınma için daha çok doğal kaynak kullanımı ve dolayısı ile doğal çevreye daha çok müdahale etmek gerekirken diğer taraftan da çevre hakkının bir gereği olarak doğal çevrenin korunması gerekmektedir. Bu iki hedefin ise her zaman birlikte sürdürülmesi mümkün olamamaktadır. Az gelişmiş ülkeler açısından bir diğer önemli açmaz da kendi vatandaşlarının önemli bir bölümü yoksulluk yuvaları, teneke kentler, gettolar gibi “kirli” bir çevrede yaşarken bu insanlardan, kirlenmesinde hiç pay sahibi olmadığı, dünyanın temizlenmesine katkı sağlamasını beklemekte yaşanan açmazdır.

        Çevre sorunları ile mücadele konusu özellikle ölmeden kısa bir süre önce Stephen Hawking’in dünyanın yüz yıllık ömrü kaldığına yönelik açıklamaları ve ABD başkanı Donald Trump’ın, 2015 tarihli Paris İklim Değişikliği Anlaşması’ndan çekilme kararı alması üzerine yeniden dünya toplumunun önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Paris iklim anlaşması küresel düzeydeki ısınmanın yüzyılın sonunda 2 derecenin altında tutmayı hedefleyen ve bu çerçevede BM’ye üye ülkelerden bu hedefe katkı sağlamaya yönelik yükümlülükler üstlenmelerini isteyen bir uluslararası anlaşmadır. Bu anlaşma başta gelişmiş ülkeler olmak üzere 190’dan fazla dünya devleti tarafından onaylanmış ve anlaşmada belirtilen yükümlülüklerini yine birçok dünya devleti belirlemiştir. Türkiye’nin de dâhil olduğu 191 ülkenin imzasıyla yapılan Paris İklim Anlaşması, küresel nitelikte en fazla imza toplanan ilk anlaşma olma özelliğine de sahiptir. Bu düzeyde katılım ortaya çıkması iklim değişikliği sorununa dünya ülkelerinin kayıtsız kalamadığının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Türkiye de 2035 yılına kadar iklim değişikliği ile mücadele çerçevesinde bir miktar karbon azatlım taahhüdünü Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreteryasına sunmuş ve anlaşmayı imzalamış ancak henüz TBMM’de uygun bulma kararını almamıştır. 

        Ülkelerin enerji politikalarının belirlenmesindeki birincil boyutu oluşturan enerji tedariki, tercih edilecek olan enerji kaynaklarının çevresel güvenlik üzerinde oluşturması muhtemel tehditlerin de göz önünde bulundurulacağı bir içerikle oluşturulmak durumundadır. Zira çevresel güvenlik konusunda uluslararası alanda üzerinde büyük oranda ittifak edilen tehditlerin başında İklim değişikliği gelmektedir. Farklı görüşler olmakla birlikte iklim değişikliğinin en önemli sebebi olarak görülen küresel ısınma ise büyük oranda emisyonların sera etkisinden kaynaklanmaktadır.  

        Yeryüzünde ve atmosferde tutulan ısı enerjisi, atmosfer ve okyanus dolaşımıyla yeryüzünde dağılır ve uzun dalgalı yer radyasyonu olarak atmosfere geri verilir. Bunun bir bölümü, bulutlarca ve atmosferdeki sera etkisini düzenleyen, su buharı (H2O), karbondioksit (CO2), metan (CH4), diazotmonoksit (N2O), ozon (O3) vb. sera gazlarınca soğurularak atmosferden tekrar geri alınır. Bu sayede yerküre yüzeyi ve alt atmosfer ısınır. Yerkürenin beklenenden daha fazla ısınmasını sağlayan ve ısı dengesini düzenleyen bu sürece doğal “sera etkisi” denilmektedir. Atmosferde var olan bu sera etkisi karbon temelli gazların oranlarının artması ile denge halinden çıkmakta ve yerkürede ortalama sıcaklığın artmasına neden olmaktadır. 

        Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin açıklamalarına göre, iklim sistemi kesin olarak ısınmaktadır. Gözlemler, küresel ortalama hava ve okyanus sıcaklıklarının arttığını, kar ve buz erimelerinin yayıldığını ve küresel ortalama deniz seviyesinin yükseldiğini göstermektedir. Son 150 yılda, ortalama sıcaklık dünyada neredeyse 0,8 ºC ve Avrupa’da da yaklaşık 1 ºC artmıştır. Son on iki yılın on biri (1995-2006) küresel yüzey sıcaklığının (1850’den beri) aletsel kayda geçen en sıcak 12 yıl arasında bulunmaktadır. Emisyonları sınırlandıracak küresel eylemde bulunulmazsa, IPCC 2100’a kadar küresel sıcaklıkların 1,8 ºC ila 4,0 ºC kadar daha artabileceğini beklemektedir. Bu, sanayi öncesi zamanlardan beri kaydedilen sıcaklık artışının 2 °C’yi aşacağı anlamına gelmektedir. Bu eşiğin ötesinde geri dönüşü olmayan ve olasılıkla felaket niteliğinde değişiklikler meydana gelme ihtimali çok daha artmaktadır (DSİ,2016).

        Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin başta ani iklim hareketleri, iklim temelli doğal afetler, kuraklık, çölleşme, buzulların erimesi gibi doğrudan sonuçlarının yanı sıra bu sonuçlara bağlı olarak ortaya çıkacak açlık, yoksulluk, güvenli gıdaya erişim imkânının azalması, su kaynaklarının azalması vb. gibi insanları doğrudan etkileyecek dolaylı olumsuz sonuçları da doğuracağı bilinmektedir.

        Küresel ısınmanın temel nedenlerinden biri olarak belirtilen sera etkisinin, özellikle karbon içerikli gazların atmosferde artışından kaynaklandığı bilinmektedir. Bu tespit iklim değişikliği ile mücadelede en önemli politika başlıklarından birinin enerji politikası olarak belirlenmesi gerekliliğini doğurmaktadır. Zira karbon içerikli gazların atmosferdeki çevre dengesi üzerinde oluşturduğu olumsuz etkinin temel sebebi fosil yakıt kullanımı olarak gösterilmektedir. Kömür, petrol ve doğalgazdan oluşan fosil yakıtlar gerek Türkiye’de ve gerekse dünyada en önemli birincil enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Ancak fosil yakıt kullanımının iklim değişikliği üzerinde oluşturduğu olumsuz etkiden dolayı iklim değişikliği ile mücadele politikaları büyük oranda korbon salınımının azaltılması üzerinde odaklanmış görünmektedir. 

        Sera gazlarının atmosferik birikimlerini insanın iklim sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirecek bir düzeyde durdurmayı sağlayabilecek en önemli ve tek hükümetler arası çaba Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir (İDÇS). İDÇS’nin nihai amacı, “Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmaktır” (UNEP/WMO, 1995). Haziran 1992’de Rio’da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Zirvesi’nde imzaya açılan İDÇS, 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1997 yılında Kyoto’da gerçekleştirilen BMİDÇS 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilen Kyoto Protokolü ise, Sözleşme’nin nihai amacına ulaşması için kurgulanan ilk somut adım olarak 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, bu her iki uluslararası sözleşme metnini imzalayarak taraf olmuştur.

        Enerji politikalarının oluşturulması ve yürütülmesinde önemli bir politika belirleme etkisi oluşturacak olan bu metinler üye ülkelere bir takım yükümlülükler yüklemektedir. Özellikle Türkiye’nin BMİDÇS 21. Taraflar Konferansı’nın yapıldığı Paris toplantısında BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryasına vermiş olduğu taahhütlere bakıldığında, 2030’daki sera gaz salımını 1.175 milyon ton CO2 eşdeğeri yerine %21 azaltarak 929 milyon ton CO2 eşdeğerine indirmeyi taahhüt ettiği görülmektedir. 1990-2013 yılları arasında sera gazı salımı Türkiye’de ortalama senede %3.9 arttığı göz önüne alındığında bu taahhüdün karşılığı olan yıllık  %4.2’lik bir artışın geçmişe oranla daha hızlı bir artış demek olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin BMİDÇS Sekretaryasına vermiş olduğu bu taahhüt Türkiye’nin enerji politikalarında çevresel güvenlik hassasiyeti taşımakla birlikte enerji arz güvenliğini garanti altına almaya yönelik politikaları benimseyeceğinin de ipuçlarını taşımaktadır.

        İklim değişikliği ile mücadelede olduğu gibi çevre sorunları ile mücadele çerçevesinde ortaya koyulacak politikaların başarısız olmasının en önemli nedeni mevcut büyüme ve kalkınma anlayışıdır. Zira kıt olan kaynaklardan optimum faydanın elde edilebilmesi için kaynakların ekonomik kalkınma için mi yoksa çevre sorunları ile mücadele için mi harcanacağı noktasında ortaya çıkan tercih devletlerin karşı karşıya kaldığı en önemli paradokstur. Bu konuyu bir örnekle açıklamamız gerekirse, iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine ve Paris anlaşmasına göre ülkelerin karbonsuz bir ekonomiye geçiş yönünde politika üretmeleri istenmektedir. Diğer taraftan ise ekonomik kalkınmanın en önemli girdisini oluşturan enerji üretiminde birçok dünya ülkesi hala fosil yakıtlara bağımlıdır. En büyük karbon salımına sebep olan kömür ve petrol ile doğalgaz gibi yenilenemeyen enerji kaynakları hala birçok dünya devletinin birincil enerji kaynağıdır. Bu çerçevede çevre sorunları ile mücadele politikası ülkelerden yenilenemeyen enerji kaynaklarından vazgeçerek yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam enerji üretimi içindeki payının artırılmasına yönelik politikalar üretmesini beklemektedir. Bu durum ise enerjinin maliyetini artırmaktadır. Ülkeler yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelerek enerjiyi daha pahalıya mâl etmek zorunda kalarak, katlanacakları maliyeti ekonomik kalkınmayı ve büyümeyi destekleyecek başka alanlarda kullanıp bunun yerine kömür gibi yüksek karbon salınımı olan ama görece daha ucuz enerji kaynaklarını tercih etmektedir. Bu çerçevede kısa vadede ülkeler açısından ekonomik büyüme devam ederken çevre kirlilikleri de devam etmektedir. 

        21. yüzyılda teknolojide ve sanayide meydana gelen baş döndürücü gelişmeler tüketici alışkanlıklarını ve seçiciliklerini arttırmıştır. Bu hızlı gelişmeler sonucu, doğada aşırı derecede tahribatlar oluşmuş, doğal kaynaklarımız cömertçe kullanılmış, kaynaklarımızın hızla tükenmesine, kalitesinin bozulmasına ve kirlenmesine neden olmuştur. Canlı bir organizma olarak görülmesi gereken dünya ekosistemi son yıllarda kendisini yenileme potansiyelinin üzerinde kullanılmakta bu da doğal çevrede onarılması güç tahribatlara neden olmaktadır. Çevre sorunlarının çözümünde izlenecek en etkili yol yasal ve kurumsal düzenlemelerle kirliliğin önlenmesinden ziyade bireylerin davranışlarında doğal çevreye saygı ve dünya ekosisteminin kendini yenileme potansiyelini aşmayacak bir tüketim davranışına yönelik bilincin oluşturulması yönünde politikaların geliştirilmesi olmalıdır.

        Bu çerçevede yapılacak ilk iş çocukluk çağından başlayarak bireylerde çevre bilinci oluşturulmasına yönelik eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması olmalıdır. Doğal çevrenin kadim uygarlıklarda olduğu gibi “ana” metaforu ile tasvir edildiği bir bilincin tüm toplumda yeniden inşa edilmesi sorunun çözümünde önemli bir başlangıç noktası olarak görülebilir. İnsan ile doğal çevresi arasındaki ilişki başlangıçta insanın yaşamını sürdürmesine yetecek bir anlayışla doğal kaynakların kullanılması esasına dayanan “yetinme seviyesinde tüketim” döneminde, insanın doğa algısı “ana” metaforu ile açıklanmakta ve doğal çevre “toprak ana” olarak betimlenmektedir. Ancak Kartezyen felsefenin doğal çevreyi açıklama biçimi ve insan doğa ilişkisinin mahiyetine yönelik geliştirdiği açıklama ile artık doğal çevreyi betimlemekte başvurulan ”ana” metaforu yerini hizmete mecbur edilmesi gereken bir “köle “ metaforuna bırakmıştır. Aydınlanma düşüncesi ile ortaya çıkan bu dönüşüm doğal çevrenin insanın ihtiyaçlarını karşılamasını esas alan bir tüketim anlayışının yerini insan isteklerinin karşılanmasını esas alan bir tüketim ve dolayısı ile kalkınma ve büyüme stratejisine bırakmıştır. Bu stratejinin bugün ortaya çıkan maliyeti ise küresel çevre sorunlarıdır. Zira doğal çevrenin kendini yenileme potansiyelini aşan bir tüketim ve büyüme ideolojisi günümüz çevre sorunlarının temel nedeni olarak görülmektedir. 

        “Şüphesiz ki Allah kâinatı bir denge üzere yaratmıştır” ayetinde tecelli ettiği üzere doğal çevremizde var olan denge tüm varlıkların yaşamlarını sürdürebilmeye devam edebilmelerinin temel koşuludur. Kâinatta var olan bu dengenin korunarak devam ettirilmesi görevi ise Hz. Allah tarafından insanoğluna emanet edilmiştir. Bu bağlamda en önemli kulluk vazifelerinden birisi Hz. Allah’ın insanlara emanet ettiği ve bir denge üzere yarattığı doğal çevreyi korumak ve onu gelecek nesillere bozmadan aktarma vazifesi insanoğlu için insani, ahlaki ve İslami bir görevdir.