Çevre Hareketleri Üzerine Düşünceler

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        İnsan tarafından gerçekleştirilen bir geleceğe inançsızlığı postmodernizm dışa vurmaktadır. Postmodernistler bizler için artık çıkılacak başka basamak kalmadığını söylemektedir. “Zirvedeyiz” diyorlar, “artık dönüp geçmişe bakalım.”. Büyük ölçüde bu postmodern duyarlılığı çevreci hareket, benimsemiş durumdadır. Başarılar dünyasından akıl dışılığa doğru bir çekilme söz konusudur bu çağ sonu (fin de siècle) modasında… Çevrebilim bize, doğanın içinde yerimizi bulmamız gereken bir “çevre sistemi” olduğunu öğretmektedir. Yalnızca bunu söylemek bir çözüm oluşturamamakta ve bizi çok tanrılı doğalcılığa geri döndürmektedir (Touraine, 2004: 38). 

        Çevre konuları 1960’ların sonlarından başlayarak iç ve dış siyasetin hep içinde olmuştur. Çevre sorunlarını toplumsal yapılardan soyutlamanın imkânsızlığı bunun başlıca sebebidir. Çevreye halkın gösterdiği ilginin seviyesi ve içeriğine bağlı olarak (Keleş, Hamamcı ve Çoban: 2012: 289; Keleş, 2015: 116): 

        • Bazı ülkelerde çevre sorunları devlet politikalarının konusu olmuş ve kamu örgütlerinin sorumluluğuna bırakılmıştır. 

        • Bazı ülkelerde, Yeşil partiler kurulmuş, bunlar bazen seçimlerde başarılı olmuş, dahası koalisyon hükümetlerinde de bulunmuşlardır. 1980’lerin başlarından itibaren Yeşil partiler Avusturalya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, İspanya, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Hollanda ve Portekiz’de kurulmuştur. Bu ülkeleri, Arjantin, Brezilya, Şili, Mısır, Yunanistan ve Türkiye izlemiştir.  

        • Kimilerinde ise, bazı baskı kümeleri, hükümetleri politika değişikliği yapmaları için veya seçimlerde sonuç almak üzere kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadırlar. Nükleer santraller, iklim değişikliği, atık sorunu, yeşil çevre, temiz hava gibi konularda protesto eylemlerinde bulunan baskı kümelerinin kamuoyu üzerinde ülkeden ülkeye değişen etkileri görülmektedir. Siyasal rejimlerin otoriter ya da katılımcı olması; kapitalist veya sosyalist olması, çevre sorunlarının siyasallaşma derecesini ve doğrultusunu da etkilemektedir.

        Çevre hareketinin ilk olarak nerede başladığının ise tespiti çok zordur. Eski Mısır ve Yunan’a kadar bu hareketin kökenini götürenler vardır. Öte yandan “İngilizler 1534’te VIII. Henry’nin yaban kuşlarını korumak için çıkarttığı yasayı, Fransızlar, 1669’daki suların kalitesi ile ilgili düzenlemeyi, Almanlar orman koruma yasalarını ve Prusya’da kimi hayvan türlerini yok olmaktan kurtarmak için avlanmanın yasaklanmasını göstererek” bu hareketin öncüsü olduklarını ileri sürerler (Duru, 1995: 19-20). Türk toplumu Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce genelde göçebe toplumdu. Doğa, göçebe toplum değerlerinde tanrısal bir nitelik taşımaktadır. Çoğu nehir, dağ ve benzeri doğal varlıkların Eski Türklerde kutsal sayılması bundandır. Kutsal sayılan doğa ile göçebe insan iç içedir. Dolayısıyla doğaya büyük değerler yüklemektedir ve tabii ki onu yok etmeyi de düşünmemektedir (Görmez, 2010: 114).  Günümüzde de göçebe hayatı yaşayan Anadolu’daki Tahtacı Türkmenleri ile Moğolistan’daki Dukha Türklerinin doğaya saygıları buna örnektir. 

        Çevreye karşı ilgi ve çevrecilik hareketleri sistemli olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında, doğaya ve doğanın korunmasına gösterilen ilgi biçiminde ortaya çıkmıştır (Keleş, 2016: 307). Sanayi çağının doğuşuyla doğal özvarlıkların korunması için ilk grupların örgütlenmesi çakışır. İlk doğa korumacı birlik Ulusal Doğayı Koruma Enstitüsü (Société Impériale Zoologique D’acclimatition) 1854’e doğru kurulmuştur (Simonnet, 1990: 99). 1865’te İngiltere’de orta mallarının ve yeşilliğin korunması amacıyla bir dernek kurulmuştur. ABD’de ise gönüllü kuruluşların (Audubon Society, Itzaak Walton League Sierra Clup gibi) ortaya çıkması aynı zamanlara denk düşmektedir. Çevreciliğin, gelişen bu hareketler karşısında, romantik korumacılıktan ayırt edilmesi zaruridir. Romantik korumacılık, balıkçılık, avcılık, ulusal parkçılık hareketi şeklinde 1890-1930 arasında gelişim göstermiştir. Bunun bir dalı akılcı bir şekilde doğal kaynakların kullanımını hedeflerken, diğer dalı daha çok dinlenme ve eğlenmeye yönelik bir hedef gütmekteydi. Öte taraftan çevrecilik hareketi 1960’lardan sonra gelişme sağlarken diğerine oranla daha geniş alanlıdır. Bunda geleneksel korumacılığın izlerinin ve halk sağlığı kaygılarının payı büyüktür. Çevre koşullarının birçok hastalığa sebebiyet verdiği görüşü de, bu gelişmede etkilidir. 2. Dünya Savaşı’nın ardından yapay gübrelere, DDT’ye, pestisitlere, yapay plastik maddelere gösterilen tepki de çevreciliğin yeni içerikler elde etmesine etki yapan önemli bir etkendir. Avrupa’da barışçı hareketlerin gelişmesine 1960’ların sonlarındaki öğrenci hareketleri yol açtı. Atom enerjisine ve nükleer silahlara tepki de buradan yükseldi. Harekete öncülük eden gençler yanında Paul Ehrlich, Barry Commoner gibi araştırmacılar nüfus ve kaynak arasındaki ilişkinin gün geçtikçe bozulması ve yaşamın niteliğinin yükseltilmesine ilgi duymaktaydı. Çevreciliğin 1960’lar sonrasındaki gelişmesinde Bertrand de Jouvenel (gelecek bilimci) ve John Kenneth Galbraith (ekonomist) gibi aydınların da önemli rolü vardır. Roma Kulübü Raporu’ndaki “sıfır büyüme” önerisi (1972), aynı kulübün gelen tepkiler üzerine 1976 yılında yayımladığı Blueprint (Mavi Kopya) raporu ve Küçük Güzeldir (1973) isimli E. F. Schumacher’in eseri kötümser bir bakış açısıyla küresel bir “nüfus stabilizasyonu (kararlılığı)” ihtiyacına dikkat çekmiştir (Keleş, 2016: 307-308).

        Çevreci düşüncelerin bir yansıması olan çevreci hareketler “bilinçli oluş döneminde” hız kazanmıştır. Daha açıklayıcı olabilmek için “bilinçli varoluş dönemi” üzerinde kısaca durmak gerekmektedir. İnsan ve çevre ilişkisi zaman içinde değişmiştir. Günümüze kadar olan süreç 3 aşamada değerlendirilebilir (Doğan, 2003: 192): 

        1. Bilinçsiz Varoluş Dönemi: Bu aşamada insanoğlu bilinçsizdir. Çevrede meydana gelen değişikliklerin ve çevrenin kendisini nasıl etkileyeceğinin farkında değildir. 19. yüzyıla kadar geçen dönemi kapsar. Bu varoluşun faturası çoğu zaman ağır olmuştur. 

        2. Bilinçlenme Dönemi: 19. yüzyılın 2. yarısından 1970’li yıllara kadar sürer. Etik değerlerin ciddi olarak düzeltilmeye başladığı, ön bilinçlenmenin başladığı dönemi kapsamına alır. 

        3. Bilinçli Oluş Dönemi: Bu dönemde tüm canlıların birbirleri ve çevreleri ile olan ilişkileri ekoloji biliminin temel ilkelerine dayalı olarak incelenmektedir. Tüm canlıların içinde yer aldığı “çevre merkezli” yaşam modelinin “insan merkezli” yaşam modelinin yerini aldığı görülür. 1970’li yıllardan başlayıp günümüzde de devam etmektedir. 

        Toplumsal hareketler, daha çok yaşam şekillerine benzerler. Hareketler, “insanlar mevcut koşullardan rahatsız olduklarında ve değişimler tarafından tehdit edildiklerinde ortaya çıkmaya” eğilimlidir (Hannerz, 1998: 149). Batı’da çevreciliğin bir toplumsal hareket olarak gelişmesine, kamuoyunun çevre sorunları karşısındaki duyarlılığı yol açmıştır. Bu hareketin öncüleri bireysel ya da örgütlü olarak çevrenin içinde bulunduğu koşulların değiştirilmesine eylemli olarak katılmaktadırlar (Keleş, Hamamcı ve Çoban, 2012: 290). Bahsedildiği gibi çevreci hareketlerde, “korumacı dalga” 20. yüzyılın başında egemenken, 1960 ve 1970’lerdeki hareketlerin korumacı dalga ile ortak nitelikleri bulunmakla beraber, ideolojik ve ortaklaşa kimlik çerçevesinde  farklılık göstermiştir (Dalton, 1997: 82). Özellikle 1960’ların sonundan itibaren radikal hareketler siyasal iktidarı elde etme bakış açısını yitirmiştir. Bu değişiklik günümüzdeki mücadelenin merkezinde toplumsal ve kültürel değerler durduğunu, siyasal alandan toplumsal hareketlerin uzak kalması gereğini savunan “yeni değerler” ve “yeni toplumsal hareketler” kuramcılarınca temsil edilir (Balta, 2000: 146-147). Yeni toplumsal hareketler dalgasından, çevreci hareketler, bu dönemden başlayarak etkilenmiş ve ideolojik konulara gereken önemi vermemelerinden dolayı tenkit edilmişlerdir. Bu gelişmeler karşısında 1970’li yılların başından itibaren oluşan bazı yeni çevreci gruplar (geleneksel çevre koruma hareketinden ayrılan noktalarını belirtmek için) Yeşillerle beraber, “ekoloji hareketi” kavramını kullanmayı tercih etmişlerdir.  Ekoloji hareketi kavramını, çevre hareketine göre biraz daha çok anlam yüklenmiş olan, siyasal yönlü, klasik çevreciliğe göre daha bütüncül ve köktenci bir hareket olarak vurgulamaktadırlar (Öz, 1989: 28). 1970’lerde çevre düşüncelerini hareketlerini etkileyen başka bir önemli gelişme de “sürdürülebilir kalkınma” yaklaşımının “liberal ve muhafazakâr sivil toplum odaklı çevreciliği” ön plana çıkarmasıdır. Çevreci hareketlerde bilinçlendirme bu dönemden sonra en temel çevreci faaliyet olarak meydana çıkmıştır. Öte yandan 1970 ve devamında birçok çevreci hareket daha siyasi ve etkileyici davranışlar ile ortaya çıkmıştır. Repertuvarlarında kurumsal taktiklerden örneğin, lobicilik, dava açma ve eğitim kampanyaları bulunmakta veya etkileyici taktiklerden, örneğin, protesto, boykot ve sokak tiyatrosu görülmektedir (Carmin ve Balser, 2002: 366).  Örneğin Earth First! (Önce Dünya!) grubu yarattığı kamuoyu ve radikal yöntemleriyle 1980’ler boyunca kendisinden söz ettirdi. “Toplumsal hayatın ekolojik öncelikler doğrultusunda tümüyle yeniden düzenlenmesi” grubun en belirgin söylemiydi (Demirer, Torunoğlu ve Duran, 1997: 113).  Eko-teröristler, doğayı kurtarmak için tek devanın kuvvet, gerekirse terör olduğunu savunurlar. Kereste şirketlerinin traktörlerini bombalamak, ağaçları kama gömüp testerelerin kırılmasına yol açmak gibi pek çok faaliyet düzenlerler. Düzenledikleri terör hareketlerinden dolayı sayıları çok az olmasına karşın basında ilgi görürler (Tont, 2001: 31).

        Çevre hareketlerinin 20. yüzyılın 2. yarısında yoğunlaşmasının başlıca 3 temel nedeni mevcuttur (Kaplan, 1999. 95): 

        1. Hareketin çevre korumaya yönelik bileşenleri bilimsel çalışmalar sayesinde özellikle çevrebilimciler etkisiyle genişletilmiş. 

        2. Çevreye ilişkin değerlerde Amerika ve Avrupa’nın dışında birçok ülkede de gelişmeler olmuş. 

        3. Çevre çok daha geniş anlamda algılanmaya başlanmış, dolayısıyla çevre sorunlarına bakış açısı değişmiştir. 

        Öte yandan ekolojik düşünce ve hareket çok farklı merkezlerle ve gruplarla faaliyet göstermekte ve önemli eylem ve fikir farklılıkları taşımaktadır. Ancak tüm ekolojik düşünceler ve gruplar için ortak sayılabilecek kimi temel değerler mevcuttur.  Bunlar şu şekildedir (Görmez, 2010: 96-97): 

        1. Mevcut üretim ve tüketim ilişkileri çevre sorunlarına sebep olmaktadır. 

        2. İnsan yüzlü ve küçük ölçekli teknolojiyi savunurlar. 

        3. Orta ölçekte kentleri savunurlar. 

        4. Adem-i merkezi devleti her şeyi kapsayan merkezi devletin yerine koyarlar. 

        5. Hiyerarşinin tahakkümü getirmesini eleştirirler. “İnsanın insana tahakkümünün, insanın tabiata tahakkümüne yol açtığı” yargısından yola çıkarak hiyerarşinin ekolojik sorunlara neden olduğunu söylerler. 

        Yeşil bir çevre, tabiatın insanın egemen olacağı ve sömüreceği bir mal olarak kabul edildikçe oluşturulamaz. Özetle bütün alanlarda ekolojik bir dönüşüm ekolojik bir toplum için zorunludur (Görmez, 2010: 96-97). 

        Foster (2002: 104-105)’ a göre, günümüzde önde gelen pek çok çevreci, hareketlerini, sınıf mücadelesinin ötesinde ve üzerinde bir yere koyan siyasi bir duruş benimsemiştir. Bu bakış açısına göre, Yeşiller, doğanın kendi değerlerinden türetilmiş ve tarihi sınıf sorununu aşan, “yeni bir paradigmayı” temsil ederken, küresel çevre bunalımının suçlusu kapitalist sınıf ve işçidir. Çünkü izler kapitalist üretim biçimlerine (sosyalist üretimden ziyade) çıkmaktadır. Bu şekilde yeşil düşünürler sanki toplumda hiçbir ayrım ya da sınıf yokmuş gibi, gizliden gizliye çoğu çevresel sorunu sanayileşmenin karakterine, bebeklerin sayısına, tüketicilerin satın alma alışkanlıklarına bağlayan başat “biz düşmanı gördük, o da biziz” görüşünü benimserler.  Tersine, örneğin, ABD’nin Pasifik kuzeybatısındaki doğal yaşlı orman ve kereste sanayi krizini tartışmalarında “hızlı ekolojik bozulmanın, kapitalist toplum ve onun sınıf mücadelesini tanımlayan tarihi özel birikim sürecinin doğal parçası olduğu” ileri sürülebilir. 

        Sınıf ve diğer toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelen ve sadece yeryüzü için bir duruşu olan bir çevre hareketi, bu arada, insanın üretim enerjisi, toprak ve oluşturulan çevre ve gezegenin kendi ekolojisine eğilimleriyle birlikte, başat ilişki gücünü pekiştirirken, en çok çevre sorunlarının yerini değiştirme konusunda başarılı olabilir. Bu yüzden, bu tür bir yeryüzü hareketi, insan ve doğa arasında sürdürülebilir bir ilişki şekillendirme yönündeki genel yeşil hedefine katkısı çok az olabilecektir. Hatta popüler güçleri parçalayarak, çevre davasına daha fazla muhalefet oluşturarak aksi etki yaratabilir. (Foster, 2002: 105).

        Çevre hareketleri, kapsamı ve içinde barındırdığı çeşitlilik açısından şu şekilde ifade edilmektedir (Wall, 2013: 21): 

        Yeşil hareket bir buzdağı gibidir; Görünürlüğü yüksek olan Yeşil Partiler ile birlikte, yeşil yaşam tarzını uygulayan ya da siyasal değişime daha örgütsüz bir şekilde katkıda bulunan kişilerin oluşturduğu, daha az kurumsal ve görünürlüğü az olan ağlar, doğrudan eylem grupları ve radikal sivil toplum örgütleri vs. buzdağının su altında kalan kısmını oluşturmaktadır.

        Çevre hareketleri literatüründe bu hareketleri ideolojileri, eylem araçları, örgütlenme biçimi, aktörleri, stratejileri, amaçları, talepleri, algılanan tehdit tanımları, sürekliliği, kapsamı, konumu, rakipleri, radikalleşme düzeyi ve benzerlerine göre sınıflandırmak oldukça yaygındır. Bununla beraber, örneğin bir yerel çevre hareketi ve topluluk-kökenli direniş hareketi, yerel çevresel koruma amacına (amaç ölçütü) bağlanmış gibi görünse bile, bu 2 hareketin örgütsel yapı, taktik ve strateji gibi diğer niteliklerini analiz etmeden her iki hareketi de aynı sınıflandırmaya tabi tutmak sorunludur. Herhangi bir sınıflandırma ölçütü olarak kurumsallaşma düzeyi kullanıldığında bazı sorunların ortaya çıkabileceği belirtilmelidir. Benzer şekilde eylemliliğin konum ölçütü de, eylemcilerin kuramsal süreçlerinin hem içinde hem de dışında çeşitli eylemler gerçekleştirdiğine göre eğreti hale gelebilir. Çevresel hareketler sınıflandırması tümüyle yetersiz değildir, yararları sınırlıdır. Bir hareketin karakteristik parçaları sanki tek başlarına inceleme nesnesi yapılmalıymış gibi sınıflandırma ölçütlerinin birbirinden bağımsız biçimde kullanılması yanlıştır. Bu sınırların aşılmasının bir yolu, söz konusu “hareket içinde iç içe geçmiş olan sınıflandırma ölçütlerini yeniden ele almak, bir hareketin kendi niteliklerinin ayırt edici kombinasyonlarını birleştirmektir.” (Çoban, 2018: 178-179).  

        Yukarıdaki sınırlılıklar göz önünde bulundurularak Türkiye çapında Çevre Hareketleri Üzerine yaptığımız çalışmada kapsam içine alınan 12 vakıf, 35 dernek, ve 16 farklı türde hareket, tüzüklerine, kuruluş amaçlarına, söylemlerine, faaliyetlerine ayrıca manifestolarına bakılarak incelenmiş, çevresel yaklaşımlarına göre bir sınıflandırma denemesine girişilmiştir (Şakacı ve Aygün, 2013: 239-240).

        Bu çerçevede Çevre Hareketleri (Şakacı ve Aygün, 2013: 239-244):

        1. Yeşil Politik Hareketler

        a. Ekolojistler

        • Radikal Ekolojistler (Ekoloji Kolektifi, Toplumsal Ekoloji Grubu, Sosyal Ekolojist Dönüşüm Derneği …)

        b. Yeşiller (Yeşiller Ankara, Yeşiller…)

        2. Yeni Ekolojik Yönelimler

        • Korumacı ve Çevresel Hakkaniyetçiler (Greenpeace Akdeniz)

        3. Çevreci Hareketler 

        a. Çevreciler 

        • Sanayi Çevrecileri / Dayanışmacı Çevreciler (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı, Çevre Danışmanlık ve Mühendislik Birliği Derneği…)

        • Radikal Çevreciler ( Akdeniz Çevre Platformu, Batı Akdeniz Çevre Platformu, Sinop Çevre Dostları Derneği …) 

        • Doğa ve Çevre Korumacılar (Türkiye Çevre Eğitim Vakfı, TEMA Vakfı, Doğa Derneği…) 

        İncelenen hareketler sonucu ortaya çıkan tablo Türkiye’de (Şakacı ve Aygün, 2013: 239-244): 

        • Yeşil Politik ve Çevreci Hareketlerin olduğunu; ayrıca “Yeni Ekolojik Yönelimler” in de Greenpeace Akdeniz örgütüyle temsil edildiğini,

        • Yeşil Politik Hareketlere kıyasla Çevreci Hareketlerin niceliksel olarak baskın olduğunu, 

        • Radikal eğilimli çevreci hareketlerin Çevreci Hareketin içinde yer aldığını,   

        • “Radikal Çevrecilerin” ve “Yeşillerin” birçok çevre ile ilgili tartışmada birlikte yer aldıklarını; “radikal eğilimli çevrecilerin” de kampanya ve eylemlere iştirakleriyle bunlara katılabildiklerini, 

        • “Doğa ve Çevre Korumacıların” bazı kampanyalarda Yeşil Politik Hareketlerin içindeki hareketlerle iş birliği içine girebildikleri, 

        • Çevreci Hareketler içinde ele alınan bazı hareketlerin paydaşlarının iş birliğine dayanan hareketler olduğu, 

        • “Radikal çevrecilerin” politik olma eğilimi taşıdıklarını, ancak Çevreci Hareketlerin, apolitik niteliğe sahip olduğunu, 

        • Yeşil Politik Hareketlerin, siyasi özelliğe sahip olduğu, çevresel yaklaşımlarının sadece çevre sorunundan ibaret olmadığı ve toplumsal sorunların, yaklaşımda ağırlığını hissettirdiğini,

        • Yeşil Politik Hareketler ile Çevreci Hareketlerin farkındalığın artırılması ve halkın bilinçlendirilmesi konusunda benzer etkinliklere sahip olduklarını,  

        • “Çevreci Taban Hareketinin” Bergama Köylüleri vd. ile temsil edildiğini ve bu hareketin özellikle Yeşiller ve Radikal Çevrecilerden destek aldıklarını göstermiştir.