Türk Milliyetçiliğinin Yükselişi

Eylül 2018 - Yıl 107 - Sayı 373



        1980’ler dünyada pek çok değişimin ortaya çıktığı, pek çok kavram, kuram, siyasal sistem ve akımın dönüşüme uğradığı bir zaman dilimidir. Sosyal refah rejimleri, sol ve sağ siyasetler, toplumsal sınıflar ve kimlikler üzerine yeni fikirlerin ortaya atıldığı, soğuk savaşın sona erdiği, neoliberalizmin ortaya çıkıp yaygınlaştığı bu dönemde ortaya çıkan siyaset ve sosyoloji literatüründe en çok tartışılmaya başlanan kavramlardan bazıları da milli-devletler ve milliyetçilikler olmuştur. Bu yeni ortaya çıkan ve dramatik şekilde tüm dünyada popüler ve etkili hale gelen bu literatürde artık milliyetçilik ve milli-devletler çağının bittiği ve bu literatürün öncülerinden Francis Fukuyama’nın ünlü çalışmasına da adını verdiği üzere “tarihin sonunun geldiği” iddia edilmişti. Bu akımın da etkisiyle birlikte küreselleşme kavramı bir anda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış, etnik ayrılıkçı hareketlerin sayısı ve etkinliği artmış, Avrupa Birliği gibi ulus-ötesi politik kurumlar uluslararası siyasette milli-devletlere rakip olacak şekilde güçlenmeye başlamıştı. Birkaç yüzyılı aşan bir kavramsal ve politik fenomen olan milli-devletler, hem bir yandan küreselleşme ve ulus-ötesi politik kurumlar ile birlikte milli-devletlerin çağının kapandığı hem de yerele ve etnisiteye olan yoğun vurguyla dağılacağı gibi bir tezle, her iki cepheden yıkılacağı öngörülen bir zatiyet konumuna gelmişti.

        Politik, entelektüel ve kültürel bir moda halinde yükselen bu ‘anti-milliyetçilik’ literatürü pek çok ülkedeki gibi Türk entelijansiyasını, medyasını ve siyasetini de fazlasıyla etkiledi. Özelikle de 1990ların ortalarından itibaren kendilerini ‘liberal’ veya ‘sol’ olarak adlandıranların oluşturduğu entelektüel olarak hegemonik olan isimler Türk Milliyetçiliğine karşı yürütülen ideolojik savaşın öncülüğünü yaptılar ve Türklüğü bütün olarak bir milletten ziyade bir etnik kimlik olarak tanımlayıp kısıtlamanın yollarını aradılar. Bu arayış bir ölçüde etnik ayrılıkçılığa da prim veren, en azından onda haklılık payları arayan bir anlayışı da içinde barındırmaktaydı.

        Kendisine ‘liberal’ veya ‘sol’ diyen ama evrensel standartlarda her ikisiyle de ilgileri son derece tartışmalı olan bu aydınların ideolojik ve söylemsel hegemonyasının aynı zamanda bazı İslamcı veya muhafazakarlara da belli ölçüde etki etmesi çok sürmedi. 2001 yılında kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) kendisini muhafazakâr liberal olarak tanımlarken, bir sağ parti olarak kendisini tanımlamak için kullanabileceği alternatiflerden biri olan milliyetçiliği kendini tanımlamak için ilk dönemlerde hiç tercih etmemişti.

        AK Parti’nin ilk yıllarında, Avrupa Birliği üyeliğine verilen yoğun destek ve NATO ittifakı ve ABD ile ilişkilerin önemine yapılan güçlü vurgular AK Parti’nin liberalleşmiş muhafazakarlığının ana eksenini oluşturmuştu. Bu süre zarfında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) de ikinci büyük muhalefet partisi olma özeliğini hep sürdürdü. Sonra her şey değişti. Türkiye yıllar sürecek bir istiklal mücadelesinin içine girdi. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

        İstiklal Mücadelesi

        ”One minute” hadisesi olarak bilinen ve sonrasında Mavi Marmara katliamıyla devam eden süreçte Türkiye’nin İsrail’le karşı karşıya gelmesi; sonrasında Avrupa Birliği üyesi ülkelerin gelişme düzeyi Türkiye ile kıyaslanmayacak derecede geri olan bazı Doğu Avrupa ülkelerini tam üyeliğe kabul ederken Türkiye’yi Türk ve Müslüman kimliğini işaret ederek tam üyeliğe kabul etmemesi ve üst üste Ermeni Soykırım iddialarını meclislerinde resmen tanımaları sonucunda bunlara Türkiye’nin verdiği sert tepki; İran’ın nükleer yatırımları nedeniyle ABD tarafından ambargo altına alınmasına karşı Türkiye’nin İran’la birlikte tavır alması ve İsrail lobisinin etkisiyle ABD’yle ilişkilerin gerilmesine kadar pek çok hadise milli meselelerde AK Parti iktidarının önceki Batı merkezli dış politikalarında büyük bir eksen kaymasına ve Türkiye’nin milliyetçi dış politika iddialarına geçiş yapmasına varan bir değişime sebep oldu. Bu değişim bütün Batı medyasında ve siyasetinde daha önceden fazlasıyla övülen, ‘Müslüman-Demokrat rol model’ olarak tanımlanan Erdoğan’ın artık bir ‘kötü adam’ ve ‘İslamcı diktatör’ olarak tanımlanmasına kadar giden bir karalama ve şeytanlaştırmayla yanıt buldu. Elbette tarihimizde pek çok örnekte olduğu gibi milli ve bağımsızlıkçı dış politika izleyen siyasetçiler yine cezalandırılacaktı.

        Her şey 7 Şubat 2012’de Başbakan Erdoğan ameliyat masasındayken başladı. Tam ameliyat olacağı saatlerde Milli İstihbarat Teşkilatı’na yapılan polis baskını ve Müsteşar Hakan Fidan’ın gözaltına alınmak istenmesi yeni bir sürecin işaret fişeğiydi. Daha müsteşarlık koltuğuna oturmadan İsrail medyasında ‘en tehlikeli adam’ olarak tanımlanan Hakan Fidan o güne kadar kendini bir sivil toplum hareketi veya cemaat olarak lanse etmiş olan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu polislerce operasyon yapılıp tutuklanmak istenmişti. Bu dönemde Batılı devletlerin ve medya organlarının da Erdoğan ve AK Parti Hükümetleri aleyhine kategorik olarak karşı ve saldırgan bir tutumun artarak devam ettiği de görülüyordu. Daha sonra 2013 yılı ortalarında Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmek istenmesine karşı küçük bir çevreci protesto olarak başlayan eylemler, FETÖ mensubu devlet görevlilerince eylemci çadırlarının yakılması ile ülke çapında büyük oranda sol tabanlı kitlesel eylemlere dönüşmüş, eylemler iç ve dış bazı odakların yönlendirmesiyle de şiddet olaylarına ve tıpkı Ukrayna, Mısır ve Gürcistan’da yaşandığı üzere hükümetin devrilmesi girişimine evrilmişti.

        2013 yılı daha bitmeden, 17 ve 25 Aralık’ta, FETÖ üyesi hâkim ve savcılar hukuksuz ele geçirilmiş ve üretilmiş delillerle hükümetin ABD’nin koyduğu İran ambargosunu delerek İran’dan sıcak paranın Türk bankalarına yatırılmak üzere Türkiye’ye getirilmesini engelleyip ifşa etmek üzere, dört bakanının yolsuzluğa karıştığı gerekçesiyle devirmeye çalışarak, yakın dönemde Brezilya’da ve Pakistan’da yaşandığı üzere, ABD’nin istemediği, rahatsız olduğu yönetimlerin tasfiye operasyonu görevini üstlenmişti. Bunu 2014 yılında Türkiye’nin Suriye’deki meşru müttefiki ve önemli kısmını Türkmenlerin oluşturduğu Özgür Suriye Ordusu’na gönderdiği yardım tırlarının FETÖ savcıları ve polislerince basılıp dünya kamuoyuna ‘IŞİD’e silah yardımı’ olarak bir uluslararası kampanyaya ve Türkiye’yi uluslararası mahkemelerde yargılatma girişimine dönüşmesi izledi. 2015 yılında, siyasal olarak PKK terör örgütü uzantısı siyasal partinin ülke içi ve dışında bir pazarlama ve halkla ilişkiler stratejisi çerçevesinde parlatılması, Suriye’de PKK’nın Suriye kolu YPG’ye devlet kurdurmak üzere askeri, finansal ve lojistik destek verilmesi ve hem PKK’ya hem de DAEŞ’e, Türkiye’ye terör saldırılarının başlatılması emrinin verilmesi hadiseleri yaşandı. Pek çok Güneydoğu şehir ve kasabasında çukurlar kazılarak büyük bir saldırı başlatıldı, yetmedi, Ankara ve İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerin göbeğinde bombalar patlatıldı, Beşiktaş Stadyumu, Atatürk Havalimanı gibi uluslararası tanınırlığı olan sembolik yerlere büyük saldırılar düzenlendi. Bu saldırıların çoğunda kullanılan silahlar ABD’den terör örgütünü desteklemek üzere verilmiş silahlardan oluşuyordu. Bu dönemde Batılı devletlerin ve medya organlarının da Erdoğan ve AK Parti Hükümetleri aleyhine kategorik olarak karşı ve saldırgan bir tutumun artarak devam ettiği de görülüyordu.  Ve en son olarak, 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye için dönüm noktası oldu. 

        15 Temmuz 2016 gecesi büyük çoğunluğu 1970’lerde ve 1980’lerde orduya girmiş ve 30-40 yıl kendisini kripto olarak ‘Atatürkçü’ kılığında saklayarak üst rütbelere yükselmiş FETÖ mensubu subayların NATO merkezlerinin bilgisi (ve emri) ile birlikte seçilmiş hükümete karşı darbe girişimi yaşandı. Bu da ülkede Suriye benzeri bir iç savaş ve NATO müdahalesiyle bölünmeye götürme projesinin taşeronu olarak gerçekleşmiş bir darbe ve işgal girişimiydi.

        15 Temmuz gecesi, büyük çoğunluğu muhafazakarlardan ve milliyetçilerden oluştuğu gerek kullanılan el sembollerinden gerekse sloganlardan belli olan Türk Milletinin önemli bir kısmı -dünya tarihinde eşine az Türk tarihinde de ilk kez rastlanan türde- sokaklara çıkıp, tank, F-16 vb. bütün silah ve lojistik üstünlüğüne rağmen askeri darbeyi püskürtmüş ve Türkiye’yi işgal girişimini yenilgiye uğratmıştı. 15 Temmuz direnişi bir halkın milli bağımsızlığına ve milli egemenliğine sahip çıktığı, millet olduğunu, hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu tüm dünyaya tekrar ilan ettiği bir gün olarak tarihe geçti. Bütün siyaset bilimi sözlüklerinde bu tanımın karşılığı ise açıktı: Milliyetçilik. 

        O gece sokaklar, zaten birbirinden ne kadar ayrılabilecekleri de şüpheli olan, muhafazakâr ve milliyetçi halk kesimlerinin sivil ittifakına tanıklık ediyordu. Büyük çoğunluğu AK Parti ve MHP’ye oy vermiş bu sivil ittifak, parti yönetimleri düzeyinde değil, tabanda gerçekleşmiş oluyordu. Sonrasında da Yenikapı Mitingi ile tescillenen, ülke içinde yürütülen başarılı terörle mücadele ve özelikle de Fırat Kalkanı ve Afrin Operasyonlarıyla devam eden milli mücadele ile de konsolide olan bu ittifakın adeta bir ‘Milliyetçi Cephe’ olarak tarih sahnesine çıkmasına sebep oldu. 

        Cumhur İttifakının Zaferinde Milliyetçiliğin Rolü

        Bütün bu olaylar zinciri ve son olarak da 24 Haziran Seçimlerinin sonucunda gerek ulusal gerekse uluslararası medyada, Türkiye’de Türk Milliyetçiliğinin yükselişine dair çarpıcı tartışmalar yaşandı. Bu tartışmaların neticesinde, bugün Türkiye’deki milliyetçi siyasete dair ilgide dikkate değer bir artış gözleniyor. Bazı Amerikan, İngiliz ve İsrail gazetelerinde konu ile ilgili makaleler göze çarpıyor. Seçimin galibi olan ve Ak Parti – MHP – BBP’den oluşan Cumhur İttifakının kısa dönemli bir seçim ittifakından öte 15 Temmuz’dan günümüze devam eden uzun süreli bir toplumsal ve siyasal ittifak olarak ortaya çıktığı görülmektedir. CHP-İyi Parti-SP’den oluşan ve seçim sonrasında hemen dağılan Millet İttifakı’nın tersine Cumhur İttifakın masa başında pazarlıklar neticesinde ortaya çıkmış bir seçim iş birliğinden öte uzun vadeli bir ittifak olarak kendini devam ettirmesi ise oturduğu değerler ekseni ile ilgilidir. Ayrıca bu ittifak zaten sivil alanda 15 Temmuz direnişiyle sokaklarda başlayan ittifakın politik kurumlara da bir yansımasıdır. Bütün bu tarihsel ve toplumsal arka plan anlaşılmadan Cumhur İttifakı’nın oluşum ve başarı hikayesi de anlaşılamayacaktır.

        24 Haziran Seçimlerini ‘Türk Milliyetçiliğinin zaferi’ olarak gören yabancı basın çok da haksız değildir. İlk olarak Türkiye’de Türk Milliyetçiliğinin siyasal temsilcisi MHP, bölünmesine rağmen, oylarını koruyarak seçimden çıkmış, gösterdiği Cumhurbaşkanı adayı seçimi kazanmış, üstelik de Türk siyaseti ve iktidar üzerinde oy oranından çok daha fazla bir güce ve etkinliğe sahip olmuştur. İkincisi, pek çok ‘liberal’ ve ‘İslamcı’ çevrede ‘miliyetçileşmek’le ve ‘MHP’leşmekle ‘eleştirilen’ ve Güneydoğu başta olmak üzere liberal ve İslamcı çevrelerden bu nedenle Saadet Partisi ve HDP’ye oy kaybedeceği söylenen Erdoğan’ın böyle bir oy kaybının tersine ilk turda kesin bir zaferle Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması toplumun Erdoğan ve AK Parti’nin milliyetçileşmesini olumlu bulduğu ve desteklediği anlamına gelmektedir. Yani ‘milliyetçi olmanın Türkiye’de oy kaybettireceği’ iddiası çürütülmüş bulunmaktadır. Milliyetçilik karşıtı olarak bilinen liberal ve bazı İslamcı çevrelerin de bu bağlamda son derece marjinal kaldığı görülmektedir. Üçüncü olarak da, her ne kadar özelikle MHP çevrelerinde ‘milliyetçilik gömleğini çıkarmak’la, ‘milliyetçileri milletvekili aday listelerine koymamak’la ve ‘sağ-Kemalist bir parti haline gelmek’le eleştirilse de, İyi Parti’nin aldığı oyun en azından bir kısmının kendisini milliyetçi olarak tanımlayan seçmenlerden aldığı da bilinmektedir. Bu da Türkiye’deki milliyetçilik potansiyelinin toplamı düşünüldüğünde nasıl bir yükselişte olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

        Yükselen Aşırı Sağ mı, Milliyetçilik mi?

        ABD’de Trump’ın Başkan seçilmesi, Fransa’da Le Pen’in Cumhubaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalması, Avusturya’da Aşırı Sağ’ın kıl payı farkla seçimi ikinci bitirmesi, Almanya’da AFD’nin yükselişi, Macaristan’da aşırı sağın seçim zaferi, Hindistan’da aşırı Hindu iktidarı ve diğer pek çok siyasal değişim dünyada aşırı sağın yükselişini göstermektedir. Son yıllarda bu dünyanın pek çok ülkesinde gözlenmekte, pek çok siyaset bilimci ve sosyoloğun alakasını çekmektedir. 24 Haziran seçimleri sonuçlarını da uluslararası medyada bunu ‘Türkiye’de aşırı sağın yükselişi’ olarak okuyanların sayısı da dikkat çekicidir. Türkiye’de bizim ‘miliyetçiliğin yükselişi’ olarak gördüğümüz, bazı yabancı uzman ve gözlemcilerin de ‘aşırı sağın yükselişi’ olarak okuduğu sürecin sonuçlarını tartışmadan önce aşırı sağ hareketlerin bazı temel özeliklerini ve milliyetçilikle olan yapısal farklarını ortaya koymak gerekmektedir.

        Öncelikle aşırı sağın temel karakteri nefret, dışlama ve ötekileştirmedir. Yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve nefret söylemi aşırı sağın Batı’daki temel özelikleri olarak bilinmektedir. Buna rağmen MHP’nin bugüne kadar hiçbir söyleminde yabancı düşmanlığına, göçmen karşıtlığına ve nefret söylemine rastlanmamış, Suriyeli göçmenlerin kabul edilmesine yönelik politika esastan bir eleştiriye veya muhalefete tabi tutulmamıştır. Aynı şekilde AK Parti çevrelerinde de bu politika başından beri desteklenmiştir. Zaten Türk Milliyetçiliğinin tarihi de dışlayıcılıktan, ötekileştirmeden, nefret söyleminden, yabancı düşmanlığından ve göçmen karşıtlığından hep net bir şekilde uzak durmuş, bu bakımdan Batı’daki aşırı sağ hareketlerle benzetilebilecek hiçbir özeliği ihtiva etmemiştir.  Türkiye’de göçmen karşıtlığı gibi aşırı sağ söylemler, tam aksine, CHP ve özelikle de İyi Parti içerisindeki bazı figürler tarafından seslendirilmiş, seçim kampanyalarında sık sık bazı isimler tarafından bu vurgular yapılmıştır.

        Türk Milliyetçiliği ile aşırı sağı birbirine karıştırma yanlışı Batı’da olduğu gibi Türkiye’deki ‘sol’ ve ‘liberal’ çevrelerde de sık sık yapılan bir yanlıştır. Türk Milliyetçiliği milliyetçilik kuramları literatüründe özgün bir örnektir. Türk Milliyetçiliğinin kurucu babası sayılan Ziya Gökalp Diyarbakırlı bir aileden gelmektedir. Yine Gökalp gibi pek çok Milliyetçi ideolog ve siyasetçi, Türk Milletini oluşturan farklı etnik kökenlerden gelmekte, bir dünya imparatorluğunun bakiyesi olan ve milletleşme sürecine milli-devletler çağı gelmeden imparatorluk döneminde girmiş bir millet olan Türk Milletinin ve Türk Milliyetçiliğinin kucaklayıcı, bütünleştirici bir zenginliği olarak görmektedirler. Aşırı sağ ve Batı’daki bazı radikal ulusalcı hareketlerin tersine bu kapsayıcılık hem İmparatorluk dönemi hem de Cumhuriyet dönemi Türk Milliyetçisi hareketlerinin büyük çoğunluğunda temel bir özelik olagelmiştir.

        İşte bu, Türk Milliyetçiliğini aşırı sağ hareketlerden ayıramayan batılı oryantalist yaklaşım, 24 Haziran seçim sonuçlarını da anlamakta zorlanmaktadır. Özelikle de analizleri iki soruya cevap bulmakta tıkanmaktadır: Birincisi, AK Parti ve Erdoğan Türk Milliyetçiliğine yaklaşırken nasıl olup da Güneydoğu’daki oylarını korumakta ve hatta arttırabilmektedir? İkincisi, yine nasıl olmuş da MHP Güneydoğu’da bir oy patlaması yapabilmiştir? İşte Türk Milliyetçiliğinin ve Türklüğün tarihsel, toplumsal ve siyasal arka planını anlamadan, Türk Milliyetçiliğini bir ‘anti-Kürt hareket’ zanneden ve bütün Kürtleri de ‘ayrılıkçı’ zanneden oryantalist yaklaşımların seçim analizlerinin isabetsiz olması da şaşırtıcı değildir.

        Sonuç

        Son olarak şunu söyleyebiliriz: 24 Haziran seçimlerinin Türkiye’de milliyetçiliğin yükselişinin bir miladı olmak yerine son birkaç yıla dayanan bir ideolojik ve politik dönüşümün sonucu olarak ortaya çıkan milliyetçi ittifaklarla birlikte düşünülmesi, bunda da Türkiye’nin yaşadığı istiklal ve beka sorunun etkisinin olduğunun da unutulmaması gerektiği söylenebilir. Daha önce Türk milliyetçiliği karşıtı söylem ve siyasetiyle milliyetçiler tarafından sıkça eleştirilmiş AK Parti’nin son yıllarda milliyetçiliğe doğru geçirdiği ideolojik ve siyasal evrimin ve bu evrimin bir parçası olarak MHP ile yaptığı ittifakın toplum nezdinde her iki partiye de büyük bir seçim zaferi olarak geri döndüğü görülmektedir. Bundan daha önemli olan mesele ise Türkiye’nin içinden geçtiği kuşatılmışlık ve iç-dış saldırılarla ilgili olandır. Bundan on yıllar sonra siyaset bilimciler ve tarihçiler bugüne bakarken gündelik polemiklere veya önemsiz gündem maddelerine değil, temel değişim dinamiklerine, konjonktüre, Erdoğan’ın milliyetçi tavrı ön plana çıkarmasına ve başta Devlet Bahçeli olmak üzere Türk Milliyetçisi siyasetçilerin, düşünürlerin ve kurumların tavır ve eylemlerine dikkat edecekler, Türkiye’nin içinden geçtiği istiklal mücadelesinde kimin nasıl bir pozisyon aldığına göre değerlendirmeler yapacaktır.