Fuat Sezgin Üzerine Birkaç Söz

Ağustos 2018 - Yıl 107 - Sayı 372



        Yakın zamanda kaybettiğimiz Fuat Sezgin, bilim tarihi üzerine önemli derlemeler yapan çok kıymetli bir bilim adamıydı. Hayatını İslam bilim tarihini ihyaya ve bilim adamlarımızın ürettikleri teknolojiyi ortaya koymaya vakfetti ve bir de hem Almanya’da hem de Türkiye’de olmak üzere, İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi kurarak bu âlemden dâr-ı bekâya irtihal etti. Geçmişte birçok kıymetli bilgine yapılan ona da yapılmıştı, 1960 darbesinden sonra üniversiteden atılmış, sonra ise, kendi isteğiyle, dönmemişti. Almanya’da önce Frankfurt Üniversitesinde sonra da yine Frankfurt’ta bulunan J. W. Goethe Üniversitesine bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsünde görev yaptı. Aynı zamanda Enstitü’nün müdürlüğünü de üstlendi. Gerek GAS gerekse İslam’da Bilim ve Teknik  ve gerekse Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları arasında çıkan Buhârî’nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar (İstanbul, 1956) gibi önemli çalışmalara imza attı. Birçok eserin edisyonunu gerçekleştirdi. Bu açıdan o, tam anlamıyla bir bilim tarihçisi olmaktan ziyade daha çok katalog eserler yazan bir kolleksiyoner, derlemeci ve araştırmacıydı. Çalışmalarını, genellikle, oryantalistlerin İslam düşüncesi ve bilimi hakkındaki iddialarını cevaplamaya yönelik olarak savunmacı bir şekilde kaleme aldı. Onun ilk çalışmalarından olan Buhârî’nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar adlı eseri de bu çerçevede yazılmıştır. Ona göre oryantalistlerin iddia ettiği gibi hadislerin kaynakları sadece sözlü rivayetlere dayanmamakta, çok erken dönemlerde yazılı metinler bulunmaktadır. Buhârî başta olmak üzere sonraki hadis kitapları da, dolayısıyla bu yazılı metinlere dayanmaktadır. Sezgin’in bu kitabı, dönemine göre kıymetli bir çalışma olsa da, gerek savunmacı yaklaşımı gerekse bazı akademik hataları onu, bazı yanlış değerlendirmelere de itmiştir.  

        Büyük bir oryantalist bilgin olan Hellmut Ritter’in (ö. 1971) yanında yetişen Fuat Sezgin’in, hiç şüphesiz, en önemli yanı İslam düşüncesi ve bilim tarihine dair hazırlamış olduğu kataloglardır.  Bu alanda basılmış pek çok kitabın editörü olan Sezgin’in konuya dair fikirlerini bu kataloglara yazdığı önsöz ve girişlerde bulabiliriz. Kimisi kısa, kimisi ise oldukça uzun olan bu yazılardan en önemlisi; İslam’da Bilim ve Teknik isimli 5 ciltlik kataloğunun 1. Cildini oluşturan oldukça geniş kaleme alınmış bulunan Giriş’idir. Sezgin’in, bu hacimli Giriş’inin bütününe yansıyan en çarpıcı görüşlerinden birisi; insanoğlunun tarihinin bir bütün olarak medeniyeti oluşturduğunu, milletlerin ve toplumların bunu birbirlerinden devralarak geliştirip katkıda bulunduklarını ispata çalışması ve ilmî tarafsızlık ile hakikatın evrenselliğine olan vurgusudur. Bu konu gerçekten çok önemlidir. Büyük filozofumuz Fârâbî, felsefenin Yunanlılarla başlamadığını, daha eskiden Keldaniler arasında mevcut olduğunu belirtmiş, oradan da, sırasıyla, Mısır halkına, Yunanlılara, Süryanîlere ve Müslümanlara geçtiğini belirtmiştir. Tıpkı Fârâbî gibi, Fuat Sezgin’in de, düşünce ve bilim tarihindeki bütünlüğe işaret ederek tarafgir oryantalistlerin zıddına Batılı objektif bilim tarihi araştırmacılarının bilim tarihi konusunda Yunan’ın başta değil, ortada olduğu iddiasını gündeme getirmesi ve savunması oldukça önemlidir. Bunun dışında söz konusu kitabının en önemli bir diğer yanı, İslam düşüncesi ve biliminin Hicri 1-10/Miladi 7-16. yüzyıllardaki gelişimine işaret etmiş olmasıdır. Bilindiği gibi, Batı’da haklı bazı örneklerden yola çıkılarak, İslam düşüncesi ve biliminin 12. asırdan sonra genel anlamıyla bittiğine dair bir kanaat hâsıl olmuş, bazı Müslüman düşünürler de bunu savunmuşlardır. Sezgin, eserinde, bunun doğru olmadığını hem felsefe hem de bilimsel düşüncedeki örnekleriyle göstermeye çalışmıştır.

        Fuat Sezgin, Müslümanların ilk dönemlerdeki bilimsel gelişiminin ve yükselişinin merhalelerini tespit ederken bunun temelinde yatan ana unsurun; her şeyi ilimde gören bir din anlayışı olduğunu da savunmaktadır. 1950’de ilk asistanlık tecrübesini yaşadığı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki 2002’de verdiği, bizzat dinlediğimiz, konferansında da aynı duruma işaret eden Sezgin; Müslümanların ilmî ve felsefi gelişmesinde dinlerinin onlara kazandırdığı; tenkitli bakışın, sorgulamanın, metodik şüphenin ve her türlü hakikat arayışının kutsallığı gibi ilkelerin ne kadar önemli olduğunun üzerinde durmuştur. 

        Batılı oryantalistlerin bazılarının İslam düşüncesine ve bilimine gereken önemi vermediğinden ve zaman zaman Batı merkezci bilim tarihi yazımındaki ciddi tarafgirliklerinden şikâyet eden Fuat Sezgin, bu tarafgirliği aşmış bulunan önemli Batılı bilginlerden de örnekler vermektedir. Onun diğer çalışmalarında da mücadele ettiği tarafgir bilimsel yaklaşıma dair eleştirisi sadece Batı ile sınırlı kalmamakta, Doğulu toplumlarda da zamanla, özellikle de günümüzde, yoğun bir şekilde yer alan Batılı bilim anlayışına ve oryantalistlere “karşı duruş”u ve toptancı yaklaşımı şiddetle tenkit etmektedir. Bu sebeple de o, İslam düşüncesinde ve biliminde var olanı ortaya koymaya çalışırken olmayanı da bütün açıklığıyla izah etmeye çalışmış, geçmişte var olan bilim ve düşüncenin Batı’yı nasıl dönüştürdüğünü delilleriyle ispata gayret göstermiştir. Ona göre Müslüman medeniyeti ve düşünce birikimi; İspanya, Sicilya, Güney İtalya ve Bizans üzerinden bütün Batı’yı etkilemiştir. O, konuyla ilgili bazı detaylara da girmekte ve hangi kanallardan (eserler ve isimler) etkilediğini ortaya koymaya çalışmaktadır.  

        Fuat Sezgin, bütün çalışmalarında Müslümanların dünya bilim ve felsefi mirasını nasıl kısa zamanda alıp özümsediğini ve yaratıcı eserler ortaya koyduğunu, ancak bundan sonraki süreçte nasıl giderek bilimden, felsefeden, teknolojiden, kısacası bilginin her alanından uzaklaştıklarının sebeplerini göstermeye gayret etmiştir. Birileri gibi; “Müslümanlar hiç gerilemedi.”, “Gerileme, oryantalistlerin iddiasıdır.” gibi bir retoriğin ardından ise hiç gitmemiştir. Bazı çağdaş İslam aydınlarının savunduğu “bilginin İslamileştirilmesi” projesine hep karşı çıkan Sezgin, bilgiye bilgi olarak değer verilmesi gerektiğini ve bilginin bizatihi kendisinin ulviliğini savunmuştur. Müslüman dünyasının her alanda gerilemesinin temel sebeplerinin hâlâ tam olarak bilinemediğini, ancak bu gerilemeye sebep olarak; Haçlı seferlerinin, bilginin sadece dini boyutunun öne çıkarılmasının ve teknik resim ve çizimde başarılı olamayışımızın gösterilebileceğini söylemiştir. Hatta Haçlıların bile Müslüman ülkelerden götürdükleri kitap, teknolojik ürünler vs. gibi şeylerle Batı’da başlayan uyanışa nasıl destek verdiklerini, Batı bilim ve felsefesinin İslam dünyasına çok şey borçlu olduğunu, kuru bir övünme duygusundan uzak bir şekilde, ispata gayret etmiştir. 

        Fuat Sezgin, elbette bir filozof değildi, ama çok kıymetli bir fikir işçisi, çok çalışkan bir bilgindi. Bazı tartışmaya açık çelişkili görüşleri de oldu, mesela Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki konuşmasında, İslam dünyasının gerilemesine tek başına dini taassubun sebep olmadığını söylediği hâlde, kitaplarında ve başka yerlerdeki konuşmalarında hem Batı’da hem de İslam dünyasında dinî taassubun olumsuz sonuçlarından ve Doğu’yu ve Batı’yı geri bıraktığından bahsetti. Başka bir söyleşisinde Müslüman filozofların Kur’an’dan hareketle bir felsefe ortaya koymadıklarını, bunu ancak Gazali’nin yaptığını savundu. Bilimsel araştırmalar ve düşünce bakımından İslam dünyasının çok iptidai bir seviyede olduğunu her fırsatta dile getiren Sezgin, İslam dünyasında Avrupa’nın ve biliminin düşman olarak görülmesinin yanlış olduğunu, bunun esas olarak bizim geriliğimizden kaynaklandığını ve böyle bir tavrın İslam dünyasını bilim ve teknolojiden, bilimsel anlayıştan iyice uzaklaştıracağını savundu. Onun bir başka ve en önemli çelişkisine daha burada yer vermeden geçmemek gereklidir. Sezgin, bir taraftan bazı oryantalistlerin tarafgirliklerine ve art niyetli yaklaşımlarına karşı çıkarken, maalesef kendi çalışmalarında İslam düşünce ve bilim tarihini isimlendirme konusunda ciddi bir oryantalist hataya düşmektedir. Bilindiği gibi bazı Batılı oryantalistler İslam felsefesini ve bilimini adlandırırken; basit bir şekilde Yunan düşünce ve biliminin özgün ve yaratıcı olmayan bir tekrarı olarak gördüklerinden, ya “Arap düşüncesi ve bilimi”, ya “Arapça düşünce ve bilim” ya da “Müslüman düşüncesi ve bilimi” adını vermişlerdir. Onların “İslam” ifadesini kullanmama sebepleri, üretilen düşünce ve bilime bir karakter ve özgünlük vermediklerini vurgulamak içindir. Buradaki temel gayeleri, bir taraftan özgün olmadığını ima etmek diğer taraftan da Araplar dışındaki, bilhassa Türklerin, bilimle uğraşmadığını sadece savaşla uğraştığını iddia etmektir. Bu zihniyetle mücadele eden Sezgin’in bütün çalışmalarında; “Arap-İslam bilimleri”, “Arap-İslam kültürü” tabirlerini kullanması, hatta bunu İslam’da Bilim ve Teknik adlı eserinde de devam ettirmesi pek doğru olmasa gerektir. Belki Almanya’daki Enstitü’nün ismi ve Alman Arabist geleneği açısından Fuat Sezgin’in bu tavrı mazur gösterilebilecek bir durum gibi gözükse de, onun Batılı oryantalistler arasındaki isimlendirme tartışmasından haberinin olmaması imkânsızdır. Dolayısıyla söz konusu isimlendirme, onun da karşı çıktığı, art niyetli, ön yargılı oryantalist geleneğin basit bir tekrarıdır ve doğru değildir. İslam düşünce ve bilimini tarih boyu üretenler arasında, başta Türkler ve Farslar olmak üzere, birçok millete mensup ilim adamı vardır ve bunlar tarafından birçok dilde eserler yazılmıştır. Ayrıca, genel anlamda Arapçanın kullanılmış olması da bu düşünce ve kültürün Arap bilimi ve kültürü şeklinde adlandırılmasına bir sebep olmasa gerektir.

        İslam dünyasında her geçen gün büyüyen; geçmişe sığınma, geçmişte yaşama ve tabir caizse, müflis tüccar gibi, geçmiş defterleri karıştırma şeklindeki psikolojik rahatsızlık günümüzde neredeyse Batı bilimini ve medeniyetini kötülemeye evrilmiştir. Müslümanların, hakiki mutluluğu önce bu dünyada bulmaları ve bunu da ancak mevcut bilim ve medeniyet çizgisini yakalayıp aşmakla elde edecekleri aşikâr olduğu hâlde, ulaşamadıkları bu seviyeyi kötüleme, karalama ve suçlama yoluna gitmektedirler. Fuat Sezgin, bilhassa, İslam toplumlarına kendi zengin ilim ve düşünce miraslarını tanıtıp onları uyandırma noktasında önemli bir hizmet üstlenmiştir.  O, bir söyleşisinde Nurettin Topçu’yu hatırlatan, şu anlamlı sözlerle âdeta bunu ifade etmişti: “Din adamı Türkiye’de bugüne kadar hatta -gücenmesin yine de beni dinleyecek din adamları- sadece camilerde ibadetten bahsediyorlar, cennet cehennemden bahsediyorlar. Fakat İslam’ın muazzam içtimai bir müessese olduğunu, onun ahlaki prensipleri olduğunu din adamları bilmiyorlar. Bilmedikleri için insanlara tesir edemiyorlar. Bunun hakikaten üzerinde durma vaktinin çoktan geldiğini, hatta geçmekte olduğunu hatırlatmak istedim.” Allah bu büyük bilginimize, yazdığı bütün eserlerin harfleri hürmetine gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet ve mertebesi âlî olsun.