Cehalet Karanlığını Aydınlatmak İçin

Ağustos 2018 - Yıl 107 - Sayı 372



        IV

        Yukarıda bilimin tarihî yolculuğu söz konusu edilip coğrafya ve ülkelerle ilişkisi üzerinde durulurken ülkemizin durumuna değinilmedi, elbette bununla ilgili de bir tespit yapmak gerekir. Türkiye’nin bilgiyle ilişkisi ve bilgiye ev sahipliği yapma arzusu ne durumdadır diye bakıldığında karşımıza çıkacak manzara üç aşağı beş yukarı şöyledir: Osmanlı’nın gerileyip çökmesinin sebebi olarak pek çok şey sayılabilir, ancak asıl sebebin bilgi ile ilişkisinin kopacak duruma gelmesi ve bilim kurumlarının kendilerini yenileyip çağın şartlarına uyum sağlayamaması olduğu gerçeği hiçbir biçimde göz ardı edilmemelidir. Yukarıda konu edilen ve Nevayi’nin de işaret ettiği gibi insanoğlunun yetiştirdiği en büyük bilginlerden olan İbni Sina’nın, Derviş Hasan Medhî tarafından 1591 yılında İstanbul’da yazılıp devrin sultanına sunulan ve belki de Türk Edebiyatı’nda roman türünün öncülerinden biri unvanını hak eden Esrar-ı Hikmet adlı eserde neredeyse bir büyücü gibi algılanmasını, bilimdeki gerilemenin de bir göstergesi olarak düşünebiliriz. Aynı şekilde Uluğ Bey’in ölümünden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’a davet edilen ve daveti kabul edip gelen Ali Kuşçu için İstanbul’da kurulan rasathanenin Fatih’in ölümünden sonra çok zaman geçmeden “ulema”nın baskısıyla yıktırılması da bilimdeki gerilemenin ve bilgiyle aramızın açıldığının bir başka önemli tanığıdır. 

        Bilimde ilerleyen Avrupa’nın karşısında yenilgiler alınması, hatta bozgunların yaşanması ve büyük toprak kayıpları sonucunda bu durumu gören devlet yöneticilerinin, özellikle bir kısım halkın “gâvur padişah” dediği II. Mahmut’tan itibaren çok çeşitli tedbirler almaları da bir türlü çöküşün önüne geçemedi, ancak alınan bu tedbirler boşa da gitmedi. Canını dişine takan kahramanların büyük uğraşlarının sonunda yok olma tehlikesi bertaraf edildi ve milyonlarca can ve pek çok toprak kaybı olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti kurulabildi. On sekizinci yüzyıldan sonra, özellikle on dokuzuncu yüzyılda medreselerin direnmesine rağmen açılan eğitim kurumlarında yetişen sivil ve asker aydınlar yalnız Osmanlı coğrafyasında değil Kazan’da, Kırım’da, Bakü’de, Orenburg’da, Ufa’da, Taşkent’te, Kâşgar’da yeni şeyler söyledi ve büyük bir mücadele verdi. Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devletin eğitime çok önem verdiği, son derece kıt imkânlara rağmen en ücra köylere bile okul açıp öğretmen göndererek halkı eğitip aydınlatmaya çabaladığı gözden uzak tutulmamalıdır. Bu çabalar elbette sonuçsuz kalmadı ve ülkede birtakım şeyler değişmeye başladı. 1930’lardaki üniversite reformu, Avrupa’ya eğitim için gönderilen insanlar, Nazi zulmünden kaçan bilginlerin Türkiye’ye getirilmeleri ülkemizdeki bilim hayatına çok ciddi ve değerli katkılar yaptı. Türkiye dünyadaki bilim yarışında var olmak için bugün de imkânları ölçüsünde bir çaba içerisindedir ve hemen her alanda ciddi anlamda yetişmiş elemana sahiptir. Yurt dışında yaşayan ve imkân sağlandığında seve seve ülkesine dönecek olan her alanda pek çok bilginimiz olduğu da bir başka gerçektir. Hemen her gün bu gurbetçi bilginlerimizden birinin başarı hikâyesini dinliyor ve ülke olarak onlarla gurur duyuyoruz.   

        Her ülkenin bilim hayatını düzenleyen siyaset kurumudur. Siyaset kurumunda yer alanlar bilimin gereğine ve hayati önemine inanır da üzerlerine düşeni yaparlarsa bilim adamları da zaten yaptıklarını daha büyük istekle yapacaklardır. Ali Şir Nevayi’nin anlattığı türde siyaset adamları yönetimde söz sahibi olduklarında ise onlara uygun bilim adamı kılığında kişiler ortaya çıkacak, gerçek bilginler ya köşelerine çekilip sessiz sedasız kozalarını örmenin yollarını bulacaklar, ülkelerine, milletlerine ve insanlığa hizmet etmeye devam edecekler ya da tarihte pek çok kere olduğu gibi bütün biriktirdikleriyle birlikte huzur bulacakları ve değer görecekleri bir yere göçmeyi seçeceklerdir. Bilgin değer görmemesine rağmen ülkesinden ayrılmayı düşünmese bile bilimin ne olduğunun farkında olan siyasetçilerin bulunduğu ülkeler onu kendine çekmek için her türlü imkânı, tabiri caizse, ayaklarına serecek ve bir biçimde göçe razı edecektir. Günümüzde büyük şirketlerin de birer devlet gibi çalıştığı ve işine yarayacak bilgi dünyanın neresinde olursa olsun peşine düştüğü görülmekte ve bunun için çok büyük kaynaklar ayrıldığı bilinmektedir. Daha huzurlu bir ortama davet edilen bilim adamı çoğunlukla ülkesinden ayrılmayı da göze alacak ve öğrenme, öğretme ve bilgi üretme eylemini başka ülkelerde gerçekleştirecektir. Çünkü öğrenme, öğretme ve üretme aşkına tutulan birinin başka şeylerle meşgul olarak mutlu olma imkân ve ihtimali pek yoktur. 

        Öneri niyetine:

        Ülkemizde bilim ile din yüzyıllardır karşı karşıya getirilip çatıştırılmaktadır. Öncelikle bu durumdan kurtulmalı, her ikisinin de bir diğerini kontrol etme arzusuna kapılması engellenmelidir. Dinin bir inanma ve kabuller alanı olduğu, bilimin ise merak ve sorgulamaya dayandığı akıldan çıkarılmamalıdır.

        Tarihte Batı’da da Doğu’da da büyük bilginlerin genellikle manastır ve medreselerden, yani din kurumlarından çıktığı, dinlerin bu anlamda insanlığa büyük hizmetlerinin olduğu unutulmamalı, günümüzde de dini ortamın buna uygun duruma getirilmesi için gayret edilmeli, yani bu iki alanın birbiriyle çatışan değil, birbirini besleyen alanlar olduğu unutulmamalıdır.

        Bilim denildiğinde yalnızca ilahiyat bilimlerini anlayanlarla, yalnızca fen bilimlerini anlayanların her ikisinin de yanıldıkları, yanlışta buluştukları, yanlışın ne adına olursa olsun yanlış olduğu kabul edilmelidir. Tefsir bilim alanıyla, dil bilimi ya da biyoloji biliminin insanlığa hizmet ve yarar bakımından farklı olamayacağı zihinlere yerleştirilmeli ve hiç kimse mensubiyet duyduğu ya da kabullendiği alan dışında gördüğünü küçümseme hak ve yetkisini kendisinde görmemelidir. Medreselerin gerçek eğitim kurumları oldukları çağda zamanın şartlarına ve anlayışına göre bütün bilimlerin öğretilmeye çalışıldığı yerler olduğu hatırlanmalıdır. 

        Dinimizin “Bilginin mürekkebinin şehidin kanıyla denk” olduğunu söylerken yalnız din bilimlerinden söz etmediğini, bilim kavramının içerisine dâhil edebileceğimiz her alanı kastettiğini herkes kabul etmeli ve herkes buna uygun davranmalıdır. 

        Siyaset kurumu, her şeye hâkim olduğunu ve her şeyi kontrol etmesi gerektiğini düşünüp bilim adamları ile bilim kurumlarını küçümser tavırdan uzak olmalıdır. Bilimin ve bilim adamlarının değerli olduğunu hem siyasetçilerin, hem bütün toplumun, özellikle de bilimle uğraşanların ve uğraşacak olanların anlamasının sağlanması gerekir ki bu da esas olarak ülkeyi yönetme makamında olanların sorumluluğudur.

        Eğitim kurumlarında ciddi anlamda bir “düşünme eğitimi” yapılmalı yani felsefe ve bilim tarihi okutulmalıdır. Felsefesiz bir din eğitiminin, ya da felsefesiz bilim edinme çabasının istenilen sonuçları veremeyeceği kabul edilmelidir.

        Peşin kabullere karşı çıkan, itiraz etme yetenek ve cesareti olan, soran ve sorgulayan gençleri sistemin dışına itmek yerine onlar için özel eğitim kurumları geliştirilmelidir.

        Siyasetin buyurgan dili bilim adamlarından ve bilim kurumlarından uzak olmalıdır.

        Bilim pahalı bir iş olduğundan siyaset kurumu devlet ve milletin geleceği için uzun vadeli yatırımları göze alabilmeli, konuya günübirlik ya da kısa vadeli siyasi beklentilerle yaklaşılmamalıdır.

        Siyaset kurumu, bilimin huzurlu ortamlarda yaşayıp gelişebileceğini idrak edip bunu sağlamanın yollarını bulmalıdır.

        Bilim ve eğitim hayatını düzenleme işinin bir uzmanlık konusu olduğu unutulmamalı ve bu alanları halka cazip gelecek sloganlarla düzenlemeye çalışma alışkanlığından vazgeçilmelidir. 

        Çok kısa aralıklarla eğitim sistemi düzenleme ve değiştirmenin yarardan çok zarar getirdiğinin artık anlaşılmış olması ve bundan vazgeçilmesi gerekir. Düzgün ve sürekliliği olan bir eğitim sisteminin olmadığı bir ülkede bilimin gelişmesi beklenemez. Ülkenin ihtiyaçları ve çağın gerekleri dikkate alınarak hazırlanacak, yakın ve uzak amaçları belirlenmiş bir eğitim sisteminin bilimin gelişmesine de önemli katkıları olacaktır. 

        Geleneksel kültürümüzde bilimle uğraşanların siyasetle uğraşanlardan uzak durmaları gerektiği ve siyaset adamlarının bilim adamlarına saygılı davranmaları öğütlenir. Bu, günümüzde de uyulması ve göz ardı edilmemesi gereken bir anlayıştır. Bilgisini siyasetçinin emrine veren bilim adamı, bilim haysiyetine uygun davranmamış olur, ancak siyasetini bilgiyle besleyen siyasetçi toplum nezdinde değer kazanır.

        Bilim adamları, Türkiye siyasetinde başarılı olmuş bir bilim adamı örneğinin olmadığını düşünüp ülkeye ve insanlığa daha yararlı olacakları alanda çalışmayı tercih etmeliler.

        Çağımızda özel teşebbüs hiç olmadığı kadar öne çıkmış durumdadır. Bilimin gelişmesinde özel teşebbüsün sağlayacağı maddi imkânlar muhakkak devreye sokulmalı ve dünyadaki benzer uygulamalar izlenip buna göre tedbirler geliştirilmelidir.

        Yukarıdan beri anlatılanlarla bilgiyi kutsallaştırdığımız ya da kutsalın yerine bilgiyi geçirmeye çalıştığımız anlaşılmamalı. Bilgi, insanlığın daha güzel bir hayat sürmesi için en değerli ve gerekli araçtır, ayrıca kutsallarımızın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de de bilgi üzerinde sıkça durulmuş, düşünmenin gerekliliği sürekli vurgulanmıştır.