Atsız’ın Bilinmeyen Bir Yazısı

Temmuz 2018 - Yıl 107 - Sayı 371



        Türk Yurdu koleksiyonunda yaptığım taramalar sırasında derginin Ocak 1928 nüshasında K.A. imzalı bir eleştiri yazısı dikkatimi çekti. Atsız Mecmua’da da K.A. imzasıyla neşredilen yazılar bulunuyor. Atsız Armağanı’nda Osman F. Sertkaya’nın “Hüseyin Nihal Atsız, Hayatı ve Eserleri” başlıklı yazısında imzaları ve kullandığı takma isimler içinde K.A.’nın ona ait olduğuna dair bir kayıt bulunmadığı için Türk Yurdu’nda çıkan bu yazı bibliyografyasında gösterilmemiştir. Sertkaya’nın Atsız Armağanı’ndaki yazısını genişleterek hazırladığı kitabının “Hüseyin Nihal Atsız’ın İmzaları ve Takma Adları” başlıklı bölümünde de K.A. kaydına rastlanmıyor.

        K.A.’nın Atsız’ın müstearı olduğunu gösteren kayıtlardan ikisine işaret etmek gerekiyor. Atsız K.A. müstearı imzalı bir değinmesinde o ve ona benzeyenleri Türkleşmiş tatlı su frengine benzettiği Sadri Etem’in biraz küfür, bir miktar mugalata, bir hayli yalan ve jurnalcılık ruhu ile yazdığı cevaba karşılık neşrettiği yazıda imzanın kendisine ait olduğunu açıklamıştır.

        Atsız Mecmua’nın 9. sayısında K.A. imzalı yazıda Fransa-Almanya’da Mustafa Çokayoğlu tarafından neşredilen Yaş Türkistan dergisinde Zeki Velidi Togan hakkındaki yazıların doğru olmadığı Şark Türkçesi lehçesiyle çıkarılan mecmuanın dilinin halis bir Özbek Türkçesi değil, Türkistan şehirlerinin Acem tesiriyle bozulmuş şekli olduğu belirtilmişti. Togan’ın üç yıl önce Türkistan Milli Birliği’nden ayrılmasıyla sonuçlanan Togan-Çokayoğlu kavgası dergideki bu değinme ile yeniden başladı. Değinmeye Çokayoğlu Yaş Türkistan’da dil konusunu açıklayan uzun bir makale neşretti. Buna K.A., Atsız Mecmua’nın 12. sayısında Togan’a haksız ve lüzumsuz taarruzlarda bulunulduğunu belirtip eleştirilerini genişletti. Çokayoğlu, dergisinde “Atsız Mecmua’da K.A. Harfleri Arkasına Saklanan Efendiye” başlıklı yeni bir yazı neşretti. Atsız, dergisinde verdiği cevapta K.A. müstearının kendisine ait olduğunu açıkladı. Bu açıklamayı derginin kapanması, Çokayoğlu’nın eleştirilerine cevap verme imkânının kalmaması üzerine neşrettiği risalede de tekrar etti. Atsız’ın mektupları neşreden Yücel Hacaloğlu, kullandığı takma isimlerde K.A.’nın bulunduğuna işaret etmiştir.

        Türk Yurdu’ndaki bu tespitimizle Atsız hakkındaki bibliyografyalarda gösterilmeyen Yeni Türkistan’da çıkan “Türkistan İhtilalcilarının Türküsü” isimli şiiriyle öne çekilen yazı hayatının başlangıç tarihi bu çalışmasıyla yeniden değişmiştir. Atsız hakkındaki yeni araştırmalarla yazı hayatının başlama tarihi muhakkak değişecektir. Askerî Tıbbiye’de öğrenci iken Yeni Mecmua’nın 20 Kasım 1923 tarihli 85. sayısına gönderdiği okuyucu mektubu bibliyografyasının başlangıcı olabilir mi? Yücel Hacaloğlu, Atsız’ın Mektupları’nın özsözünde 1921-1922 yıllarında haftalık bir mecmuada H.Nihal imzası ile, 1923-1924 yıllarında günlük bir gazetede Askerî Tıbbiye Öğrencisi H.Nihal imzası ile ve yine 1922 ile 1925 yılları arasında günlük bir gazetede H.Nihal imzası ile yayınlanan “Atsızlar” başlıklı hikâyenin birincilik kazandığını öğrendiğinden söz etmesi bibliyografyasının başlangıç tarihinin değişeceğinin işaretleridir.

        1928 yılında Türk Yurdu yöneticileri dergiye yeni bir şekil verme niyetleri çerçevesinde ilmî ve edebî tenkitleri değerlendirmeyi düşünmüşler, Darülfünun İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Halil Halid Bey’in fakülte dergisinde neşrettiği beş makalenin sonuncusunda Bozkurt ananesi üzerindeki görüşleri hakkında K.A. imzasını kullanan Atsız’ın tenkit yazısına yer vermişlerdir. Ayrıca bu yazının Türk Yurdu’nun uzun neşriyat hayatında K.A. imzalı tek yazı olduğunu da belirtmek gerekiyor. 

        Halil Halid Bey’in yazısı ile Atsız’ın eleştiri yazısı dergilerin Ocak 1928 tarihli nüshalarında çıkmıştır. Atsız’ın o ay çıkan bir yazı hakkında eleştiri yazıp neşredebilmesi Türk Yurdu’nun ayın sonunda veya ortasında çıkması ile mümkündür. Bu hususta başka bir noktaya daha işaret etmek gerekiyor. Ocak 1928 tarihli Türk Yurdu’nda Samih Rifat’ın “Türk Ocaklarının Oranı (Alâmet-i Farikası)” başlıklı yazısı da tartışma konusu olan Bozkurt ile alakalıdır. Ancak yazının altında bulunan “Ocaklılar arasında irad edilecek bir hasbihal mevzuu olarak zabtedilmiştir.” açıklaması muhtemel bir polemiği önlemek gayesiyle konulmuş olabilir mi? 

        Türk Ocağı Hars Heyeti derneğin amblemini tespiti hususunda çalışmalar yapmış, Timur zamanında kullanılan üzeri kabartma çivili, çukur ve değirmi bir Türk kalkanı, onun üstünde Türklerin gökkurdunu gösteren bir şiar, Türk Ocağı unvanını terkip eden iki kelimenin Orhun hattıyla yazılmış ilk harfleri, daha altında kalkanı iki taraftan kuşatan meşe ve kayın ağacı yaprakları, dalları bağlayan mine bir kur delânın bulunduğu kompozisyonu kabul etmişti. Halil Halid Bey’in bu tespitten haberli olarak amblemde bulunan gökkurdu, kancık kurt olarak tavsif etmesi maksatlı mıdır? Bu hususta meçhuldür. Samih Rifat, makalesinde “Bütün Türk Hayatında Bozkurt”, “Oğuz Menkabesi’nde Gökkurt”, “Bozkurt Ev safı” başlıklı bölümlerde Bozkurt’un Türk kültüründeki yerine temas etmiştir. Samih Rifat’ın bu yazısı aynı yıl içinde müstakil risale olarak neşredilmiştir.

        Türk Ocağı’na amblem seçilmesi hususu İstanbul şubesinin 10.10.1924 tarihinde yapılan kongresinde gündeme gelmiştir. Hars Heyeti bu konuda çalışmalara başlamış, Türk Yurdu’nun 1926 yılı sayılarında ocaklılara bilgi verilmiştir. 1927 yılı Ocak Kurultayı raporunda amblem tespiti ve yapılması hususunda bilgi bulunmaktadır.

        Atsız, henüz üniversite öğrencisi olmasına rağmen eleştirisinde Türk edebiyatı ve tarihine hâkimiyetini, üslup yeteneğini göstermiş, şahsiyat yapmamıştır. Halil Halid Bey, Atsız’ın eleştirilerine derginin sonraki sayısında cevap vermiştir. Onun Türklerin kaç asırdan beri tarihe kıymettar bir timsal olarak tanıdıkları bir şiarı kancık kurt olarak tavsif etmesini, kurt timsalini bize mal etmek isteyenleri beğenmemesini hoş görmeyen Türk Yurdu yönetimi safsata, mugalata, indiyat, tecavüz isnatlarıyla dolu cevabının konudan hariç ve şahsi kısımlarını çıkararak sayfalarına kabul etmiştir.

        Halil Halid Bey’in K.A. imzalı eleştiriye cevabını Türk Yurdu yazı işleri müdürü Mustafa Uluğ (İğdemir) yerine 1926-1929 yılları arasında Türk Ocağı merkez heyeti Umumi Kâtibi Dr. Hasan Ferit (Cansever) vermiştir. Çok sayıda makale ve eseri bulunmasına rağmen Türk Yurdu’na yazı vermeyen, yaşı müsait olduğu halde Türk Ocağı faaliyetlerine iştirak ettiğine dair herhangi bir kayda rastlanmayan Halil Halid Bey’e genç Atsız’ın muhatap olması arzu edilmemiş olmalıdır. Atsız, 29.6.1969 tarihinde vefat eden Cansever’e tahsis ettiği dergisi Ötüken’in Haziran 1970 tarihli 78. sayısındaki yazısında bu konuya hiç temas etmemiştir. Cansever, derginin “Tenkitler” başlıklı yazısının ilk kısmında yukarıda özetlediğimiz girişi yapmış, ikinci kısmına Halil Halid Bey’in “K.A. imzalı münekkide reddiyem” başlıklı kısaltılmış cevabını almış, son kısmını “Halil Halid Bey’e cevap”a ayırmıştır.

        TENKİTLER 

        Darülfünûn İlâhiyat Fakültesi Mecmuası’nın son nüshasında (Kânûnısânî 928) Halil Halid Bey’in ‘Akvam-ı İslâmiye Etnoğrafyası Tetkikatından’ Türk ve Moğollara ait kısım mündericdir.

        İlâhiyat Fakültesi Mecmuası bilhassa bu Türklük tetkikatıyla bizi alâkadar ediyor.

        Halil Halid Bey’in makalesini kısaca gözden geçirmek için iki parçaya ayırabiliriz. Birincisi Türk-Moğol kabilelerinin ırkî münasebetlerini tetkik etmek maksadıyla yazılmıştır. Bunda açık bir boşluk göze çarpıyor. 

        Görülüyor ki eserin yazılmasında yahut bir ders suretinde takririnde muayyen gayeler vardır. Fakat madde ilmin kendi adesesi altına konulmamıştır.

        ‘Etnoğrafya Tetkikleri’ diye ileri sürülen mevzu, daha ziyade usulsüz bir ‘Antropoloji-Tarih-i Tabiî-i Beşer’ bahsidir. Bu dersi veren muallim hiçbir şeyi madde ve esas hâlinde bizzat tetkik etmemiştir. Yaptığı iş nakiller, iktitaflardan ibarettir. Olabilir, bazen başkalarının kütüphanesinden ve laboratuvarından çıkan tahliller, müşahedeler de ilim mevzuları olur. Fakat nihayet mesele göz önündeki bir şeyin meto dik tasnifler, kıyaslar ve istikralar dâhilinde tetkikidir. Hiçbir madde mevzubahis olmaksızın sırf şahsî kanaatleri icmal eden hikâyelere ‘Tetkikat’ ismi verilebilir mi? Bu tarih veya edebiyattır.

        Etnoğrafînin taalluk ettiği madde nedir? Lisanlar, an’aneler, âdetler, yazılar, giyinme, yaşama tarzları… Biz Halil Halid Bey’in ‘Etnoğrafya Tetkikleri’nde böyle şeyler görmüyoruz. Muharrir yalnız bir iki müellifin neticeler üzerine hâsıl ettiği fikirleri kaydetmekle sayfalar dolduruyor. Hem de hangi neticeler? Âdetlere, lisanlara tarz-ı hayata değil de cinslere, ırklara ait neticeler…

        Etnoğrafya Tetkikleri bunlar mıdır?

        Bizim bildiğimize göre Etnoğrafî ırkî rabıtaları yalnız kendi halledeceği bir mevzu olarak telakki etmez. Irkî tasnif bilhassa Antropoloji’ye aittir. Bu da öyle suret-i umûmiyede tarihî ve coğrafî iktitaflarla başarılır kolay bir tasnif değildir. Cinslerin ve nesillerin tefriki vücud-ı beşere mahsus teşrihi evsaftan birçoğunun ayrı ayrı mukayesesine muhtaçtır.

        Halil Halid Beyefendi Moğol, Türk; Moğolî, Türkî tasniflerini yaparken bize bu zümreler, aileler arasında mesâha-ı kıhfiye farklarını göstermeli ve Türk-Moğol lisanları arasında morfolojik bir münasebet olmadığını söyleyebilmeli idiler. Ellerindeki me’hazlarda onlara dair malûmat mevcut değilse menfi hükümlerde biraz ihtiyatlı davranmaları iktiza ederdi. Ne Antropoloji’ye ne de etnoğrafik müşahedelere yanaşmaksızın kavimleri tasniflere tâbi tutmak, sonra da bu tasniflerden mutlak hükümler çıkarmak doğru olmasa gerektir.

        Halil Halid Bey’in Etnoğrafya Tetkiklerinden ikinci kısım Türklerin Bozkurt an’anesine taalluk ediyor. Tarihî ve coğrafî malûmat arasında tesadüfî bir sâikle ortaya çıkmış gibi gösterilen bu tam etnoğrafik bahis birçok yanlışlarla dolu!

        Doğrusunu söylemek lâzım gelirse biz bu bahiste millî an’aneleri kurûn-ı vüstâî telakkîlere karıştıran çok sevimsiz bir temayül seziyoruz. 

        ‘Etnoğrafya Tetkikatından’ denilen bir makalede an’anevi resimleri ve timsalleri mukaddes itikatlarla karşılaştıran çirkin mukayeseler yapılmamalıydı!

        İlim hangi şekilde olursa olsun tatbikata geçtiği, hele menfaatçi (utilitaire) bir şekil aldığı zaman mahiyetini kaybeder. O zaman bir sanat olur. Hâlbuki vaaz bile menfaatten yüksek olan manasıyla ahlâkî bir vazifedir. Sanat değil, bunu şöyle birkaç sözle işaret ettikten sonra Halil Halid Beyefendinin tetkikatına geçiyoruz. Kendilerinin bize Bozkurt hakkında verdikleri malûmat aynen şudur:

        “Profesör Parker Türkî asliyetin bir dişi kurttan inbiâs ettiği hakkındaki hurafenin şüyuunu dahi mezkûr Fransız muharrirlerin hatalı surette kaydetmelerine istinad ediyor. 

        Parker’in bu iddası bize bozkurt masalının envâı ve cihât-ı şüyuu hakkında birkaç söz söylemek fırsatını verir, şöyle ki: Akvam-ı ibtidaiyeden hemen her biri kendi asliyetini hurafât şeklinde olarak kendisince muhterem veya mukaddes bir menşe-i acibe ircâ edegelmiştir. Kendisini kurttan inbiâs etmiş farz eylemek veya kurdu mevki-i ihtiramda tutmak yalnız Orta Asya’nın şarkında zuhur eden Moğollara ve Orta Asya’nın bazı tavaifine münhasır değildir. Amerika’nın kırmızı derili tavaif-i asliyesinden olup İrekuva denilen aşiret halkı meyânında kurdun -ve belki de dişi kurdun-totem sayıldığını, totemizm hakkında mühim bir eser yazmış olan İngiliz Müellifi Freize o eserinin birinci cildinde zikrediyor. Hunlar, Moğollar, Tatarlar hakkındaki Fransızca tarihi bizce hayli maruf olan De Guini nâm muharrir o dişi kurt ustûresinin Avrupa’dan ric’at eden Hunlar vasıtasıyla Asya-yı Vüstâ’ya ithal edilmiş bulunduğu iddiasını ortaya sürer. Roma şehrinin ibtida-yı tesisi hakkındaki masal bu münasebetle hatırlanmak icap eder. Şöyle ki: Romulus ve Remus nâmındaki ikiz kardeş bir tekne içinde Tiber nehrine atıldıktan sonra ve bilâhare karaya çıkarıldıktan sonra bir kurt tarafından emzirilmişler!

        Kurt masalı Asya’ya velev ki Avrupa’dan götürülmüş olsun. Her hâlde kurt kafasını arma uçlarına takmak Orta Asyalı bazı eski Türk taifelerince mutat imiş. Bu ise zannımızca bir alâmet-i ihtiram olmaktan ziyade kurt gibi vahşî, sürat-i seyre mâlik, saldırıcı bir hayvana galebe şeklinde olmak üzere yiğitliği ve çevikliği ifham etse gerektir. Her hâlde bazen boz, bazen mavi, bazen de beyaz olmak üzere tavsif edilen o mahud dişi kurt Türkî asliyetten ziyade Moğolların menşeleriyle daha ziyade münasebettar olmak iktiza eder. Cengiz’in neslinin mavi kurt ile boz bir geyikten inbiâs ettiği hakkında dahi bir masal mevcuttur. Bir rivayete göre Türklerin menşeleri olmak üzere tahayyül edilen mahlûk bir hayvan değil, dişi kurt manasına gelen ve Zena veya Bovera nâmına hâiz bir kadın imiş. Her hâlde beyaz veya boz renkli sayılan o kancık kurdu takdis etmek Moğollara daha yakışır. Öyle vahşî hayvanı idraki yerinde bulunan Türkler mevki-i takdiste tutmazlar. Bazı kimselerin bu vahşî hayvanı bize mâl etmek hususundaki teşebbüsleri makbuhtur. Türk’ün totemi olamaz. Türk mahkûm-ı zeval olan eşyaya, fâni olan mahlûkata tapınmaz ve hele hayvanata hiç de sıfat-ı takdis veremez. Onun tapındığı ancak kâinatın nâzım-ı ezelî ve ebedîsi olan Rabb-i müteâldir. Her şey fânidir ve hallâku’l-bâkî olan ancak O’dur.”

        Son fıkranın üzerinde müteessir ve elemnâk duruyoruz. Bozkurt an’anesini yaşatmak isteyenler kâinatın nâzım-ı ezelî ve ebedisî olan Rabb-i müteâli inkâr mı ediyorlar? Hayret! Biz yirminci asırda bu zihniyetin hâlâ kendisine sığınacak dimağlar bulunabileceğini zannetmiyorduk. 

        Halil Halid Beyefendi lütfen dikkat etsinler ki, bu vadide söylenilebilecek sözlerden hiçbirini söylemeyecek kadar müsamahakâr olmak Türk gençliğinin nezahetine yakıştırıyoruz. 

        Yalnız şunu teessürlerle itiraf edelim:

        Yarın büyük nenemizin sevdiği bir Ankara kedisinin fotoğrafîsini çıkarır yahut saat kordonumuza resimli bir bilezik, bir yadigâr iliştirecek olursak en medenî bir vatandaşımızın bizi tekfir etmeye kalkışacağından korkacağız. Medenî vatandaşlar birbirlerinin masum kanaatlerinden bahsederken, tarihî yadigârları ‘kancık’ diye tavsif edebilecekler mi? Hayır! Bunu yapmayalım!

        Halil Halid Beyefendi eski medrese zihniyetiyle hareket ettikleri için bozkurt tetkikatında hatalarını kendilerine lâtife makamında bir medrese fıkrasıyla anlatmakta o kadar beis görmedik. 

        Vaktiyle Şîilik iddia eden ümmî bir İranlıya Ehl-i Beyti anlat demişler. Söze başlamış:

        - Kassan değil, Hasan’dır. Kussen değil Hüseyin’dir. Kızları değil, oğullarıdır. Muğaviye değil, Muaviye’dir. Hâlbuki o da değildir. Hasan, Hüseyin Ali’nin oğullarıdır. 

        Halil Halid Beyefendi bozkurt an’anesini tahlilde tıpkı İranlı gibi idare-i lisan ediyorlar. Sözlerinin hulâsası şuna çıkar:

        ‘Bozkurt Bovera isminde bir kadın yahut kancık(!) Bir kurttur ki, Avrupa’dan Asya’ya intikal etmiş bir Moğol an’anesidir. 

        Söyleyelim:

        Türk’ün bozkurdu dişi değil, erkektir. Bovera değil Böri’dir. Çünkü Böri Türkçede kurt demektir. An’ane yalnız Moğolların değil, bütün Oğuz boylarının ana’anesidir. Avrupa’dan Asya’ya değil, Asya’dan Avrupa’ya intikal etmesi melhuzdur.

        Adı Türkçe Böri olan Kurt nasıl Moğol kurdu olur?

        Beşinci asırda Avrupa istilâsını yapan Moğollar kahle’l-milât yaşayan Hiung-nu’ların an’anesini nasıl nakletmiş olabilir? Etnoğrafi, antropoloji malûmatı yoksa biraz tarih ve lisan malûmatı da olmamalı mıdır?

        K.A.