Mitolojik Unsurları Güncelleyerek Çağdaş Roman Yazmak

Haziran 2018 - Yıl 107 - Sayı 370



        Arkaik toplumların tasavvurunda ortak bir yaratılış miti vardır: “Kaosun kozmosa dönüşmesiyle hayat başlamıştır.” Söz konusu mitik başlangıç doğal olarak hem ilk örnektir hem de tek örnektir. Arketip dediğimiz şey kabaca budur. Mitolojik tasavvurdaki bu yaratılış zamanı esasen Altın Çağ’dır. İdeal olan, vazgeçilemez olan ve hiç değişmeyecek olan da yine ilksel yaratılış formudur. Ve bu ilksel form sonsuzdur. Arkaik toplumların tahayyülünde değişim yoktur. Sadece “sonsuz döngü” vardır. Bu itibarla eski toplumlar tarihsel zamanı bilmezler veya reddederler. Tarihsel zaman parçalanmış zamandır. Sonsuz döngü ise bütüncül ve biteviye akış hâlinde olan kesintisiz süreçtir. Henri Bergson’un yekpare süresidir bu. Parçalanmışlık insana acı verdiği için arkaik toplumlar tarihsel zamanı reddederek teselli bulmuşlardır. Çağdaş insanın şuuraltında bu reddediş zaten hep vardır. Günümüzün Türk toplumu işte bu nedenle demokrasi ruhuna aykırı olarak kim devlet başkanıysa onu kutsallaştırıyor.

        Felsefi yorum açısından “ilerlemeci tarih” ve “çevrimsel tarih” olmak üzere iki yaklaşım söz konusudur. Fahri Atasoy’dan özetlersek, birinci yoruma göre insanlık tarihi “bir hedefe doğru ilerlemektedir, bu itibarla tarih bir anlam ve amaç edinmiştir. Fakat tarihin bir amaç, bir hedef kazanması aynı zamanda tarihin sonu tezinin kabulü demektir. Buna göre tarih, Tanrı’nın sonsuzluğu karşısında başı ve sonu olan bir süreçtir.” Teolojik süreçtir bu. İlerlemeci tarih yorumunun/anlayışının dindışı boyutu da vardır ki “Rönesans’tan sonra bu ilerleme anlayışının sadece muhtevası değişmiştir. Tanrı’ya göre yapılan belirleme yerine insana göre belirleme yapılmıştır.” İlerlemeci tarih yorumunun karşısında duran çevrimsel tarih anlayışına göreyse tarihî ve toplumsal gelişim (âdeta organik bir yapıya sahipmiş gibi) doğum, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık ve ölüm şeklinde hayat devrelerinden ibarettir. Bu anlayış İbn Haldun’da da vardır ve ilerlemeci tarih anlayışından çok daha eskidir.

        Arkaik toplumların tasavvuruna dönersek: Mitolojik yaratılışla başlayan insanlık serüveni düz bir tarihsel çizgide ilerlemez. Serüven, Mircea Eliade’nin ifadesiyle, ebedî dönüşten ibarettir. Arkaik insanın algısında mitik evrenin yapısı böyledir. İnsanlık macerası birtakım tekrarlara dayanır. Arketipler ölümsüzdür. Oğuz Kağan bir başbuğ arketipidir. Sonsuz döngü yasası uyarınca Oğuz Kağan bedensel olarak ölse bile işlevsel açıdan kalıcıdır. Mitik evrendeki başbuğ Oğuz Kağan’ın daha sonraki işlevsel muadili Mete Han’dır. Orta Çağ’daki muadili Sultan Alparslan’dır ve yeni zamanlardaki işlevsel muadili ise Mustafa Kemal Atatürk’tür.

        Kozmik düzen sonsuz döngü sürecinde yıpranır. Yıpranma ise geçici kaosa yol açar. Kozmik düzenin tekrar sağlanması için Altın Çağ mahiyetindeki mitik yaratılışın yinelenmesi gerekir. Bu yinelenmeye “güncelleme” de diyebiliriz. Basitçe izah edersek: Eski zamanlardaki Mete Han’ın güncellenmesi sayesinde Mustafa Kemal Atatürk tezahür etmiştir. Ergenekon yurdunun güncellenmiş hâli ise Anadolu dediğimiz vatandır. Mitik düzenin yasalarına tabi olan evrenimizdeki her şeyin birer arketipi vardır. Bütün canlı varlıkların, eşyaların ve olayların arketipi mitik evrendedir. Mitolojik Umay Ana’nın güncellenmesiyle Hayme Ana karşımıza çıkar. Ergenekon öncesindeki Türk kavminin düşman baskınıyla kaosa sürüklenmesinin yakın zamanlardaki karşılığı ise Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıdır. Mitik evrendeki Türk kavminin son bireyi nasıl ki dişi kurdun sahiplenmesiyle Ergenekon yurduna sığındıysa, üç kıtada bozguna uğrayan çağdaş Türk milleti de Atatürk önderliğinde Anadolu’ya çekilmiştir. Sonsuz döngü içindeki güncellemeye bir örnek de şudur: Oğuz Devleti’nin dağılması sonrasında Selçuk Bey, Selçuklu Devleti’nin zayıflaması sonrasındaysa Osman Bey zuhur etmiştir. Osmanlı Devleti gücünü yitirince de Atatürk ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla her kaos döneminde arketiplerin güncellemesi kaçınılmaz olmaktadır. İşte bu güncelleme sayesinde, ebedî dönüş uyarınca, süreklilik mümkün olmaktadır. Bu itibarla da Oğuz, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet devreleri birbirlerinin rakibi olmaktan çıkarak birbirlerinin varlıklarını şekil değiştirerek sürdürmektedir.

        Örnekleri dilediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Şüphesiz ki işbu çoğaltma keyfi bir çoğaltma olacaktır. Keyfe keder çoğaltmaların ne doğruluğu mutlaktır ne de yanlışlığı kanıtlanabilir. Ama tartışmaya ve spekülasyona açıktırlar. Bilge Kağan’ın Orhun yazıtlarından seslenmesini güncellemek istediğimizde Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’unu işaret edebiliriz. Her ikisinin seslenişi de Türk milletinedir çünkü. Selçukluların Anadolu ortasındaki Konya’yı başkent edinmesine baktığımızda Atatürk’ün yine Anadolu ortasındaki Ankara’yı başkent kılmasını güncelleme olarak algılayabiliriz. Osman Gazi’nin Şeyh Edebali tekkesine kapılanmasını keyfi olarak güncellemeye yeltendiğimizde Mehmet Akif Ersoy’un Taceddin Dergâhı’na kapanarak İstiklal Marşı’nı yazması hatırımıza gelecektir. Osman Gazi’nin rüyasında göğsünden ağaç çıkar; düşman kurşunu ise Mustafa Kemal Paşa’nın göğsündeki saate isabet eder. Görülüyor ki güncellemeler keyfi olarak algılanabilir veya kurgulanabilir. Örneklerimiz yanlış da olsa doğru da kabul edilse güncelleme olgusu mitik tasavvurun inkâr edilemez hakikatidir.

        Nihal Atsız’ın hazırladığı Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nin güncellenmişi nedir diye baktığımızda yine keyfi olarak Tarık Buğra’nın Osmancık adlı romanını öne sürebiliriz. Oğuz Kağan Destanı’nın Batı Türklüğündeki güncellenmiş metni olarak Dede Korkut Kitabı’nı varsayabiliriz. Bütün canlı varlıkların, eşyaların ve olayların arketipleri vardır demiştik. Hayal gücümüz sayesinde ve millî hislerimizden yola çıkarak yalan yanlış, eksik doğru pek çok güncelleme örneği vermemiz mümkündür. Mitik başlangıcın kodları diyebileceğimiz arketipleri çağdaş edebiyat yoluyla güncellemek de mümkündür ve kolektif şuurumuz biz edebiyatçılara zaten bu güncellemeyi dayatmaktadır. John Steinbeck meşhur Gazap Üzümleri romanında tarım işçilerinin sefaletini, kapitalist sistem karşısında ezilmişliklerini ve çaresizliklerini destansı bir hünerle anlatıyor. Mazlum tarım işçileri öfkelidirler ama çaresizdirler. Kurtuluşu bir eyaletten bir başka eyalete topluca göç etmekte bulurlar. Gazap Üzümleri çağdaş bir anlatıdır, anlatı mekânı Amerika’dır, roman kurgusunda mazlumlar ve zalimler ve göç vardır. İşte Amerikalı romancı John Steinbeck’in bu çağdaş kurgusunun arka planında Firavun zulmünden kaçarak Mısır’dan Filistin’e göç eden Musa kavminin öyküsü bulunmaktadır. John Steinbeck son derece başarılı bir kurgu yaparak çok eski bir Yahudi hikâyesini roman sanatı formuyla güncellemiştir.

        Amatörce veya piyasa için üretilmiş en basit edebiyat metninde bile arketipler muhakkak vardır. Çünkü her edebiyat metni insan eseridir. Ve hiçbir insan şuuraltındaki arketiplerden arınamaz. Nitelikli edebî metinlerin farkı ise şudur: Gerçek sanat eserinin kurmaca dünyasında arketipik unsurlar çok daha derinlikli olarak bulunurlar. Okur bunu sezinler. Bilinciyle idrak edemese bile bilinçdışıyla algılar. Nitelikli sanat eseri arketiplere var gücüyle yaslanabilen eserdir. Bunu başarabilen kişi ise hakiki sanatçıdır.

        Mitolojik unsurları güncelleyerek çağdaş roman yazmak nasıl olmaktadır? Bu makalenin konusu “nasıl yazılır” sorusu değildir; “nasıl olmaktadır” sorusuna somut örnekler vermekle yetineceğiz. Türk destan kahramanı Köroğlu’nu temsilî Bolu dağlarından alırsınız, çağımızın büyük şehri olarak İstanbul’a taşırsınız ve Deli Yürek adında bir senaryo kurgularsınız. Köroğlu bilindiği üzere Bolu Beyi’nin kızına yanıktır. Deli Yürek senaryosundaki esas oğlan ise İstanbul’da görevli bulunan bir yüksek bürokratın kızına âşıktır. Köroğlu kendi çetesiyle birlikte haksızlıklara kazan kaldırmıştır. Deli Yürek ise kendisine bağlı adamlarıyla İstanbul’daki entrikalarla boğuşmaktadır. Her iki anlatıda zaman ve mekân farkı bulunmaktadır. Her iki anlatıdaki karakterlerin isimleri başka başkadır. Ama her iki anlatının çatısı ve zemini aynıdır. Bir başka çağdaş ve görsel anlatıda ise Polat Alemdar’ın sağ kolu Memati karakteri Türk seyircisince çok sevilmiştir. Niçin sevilmiştir? Çünkü Köroğlu’nun sadık yardımcısı Ayvaz’ı görmüştür Türk seyircisi Memati karakterinde. İşte arketiplerin kişi, olay veya eşya kapsamında ölümsüzlüklerinin kanıtı bütün bu örneklerdir. Zaman ve mekân değişir fakat öz değişmez. Öz’ün değişmesi mümkün olsaydı (mitik tasavvura göre) kaos bertaraf edilemezdi.

        John Steinbeck’in Cennetin Doğusu adlı romanı da mitolojik/teolojik unsurların güncellenerek çağdaş anlatıya uyarlanmasına iyi bir örnektir. Bu romanda birbirleriyle kavgalı iki erkek kardeşin hikâyesi anlatılıyor. Roman kurgusundaki esas kız ise her iki erkekle yatmaktadır. İşte alın size Habil ile Kabil tecrübesinin tekrarlanması. Romanın adının Cennetin Doğusu olması çok mânidardır zaten. Türk edebiyatından Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore adlı romanı da yine kutsal kitaplardaki bir öykünün İstanbul yozlaşmasına uyarlanmasıdır. Yakup Kadri’nin tezine göre Osmanlı İmparatorluğu artık çökmeyi hak etmiştir çünkü Sodom ve Gomore toplumu gibi ahlâken çürümüştür.

        Türk romanındaki her “yaşlı-bilge” karakterinin arka planında Dede Korkut’u görmek abes bir yaklaşım olmayacaktır. Burada önemli olan şey güncellemenin niteliğidir. Arka plana (arketipler evrenine) basitçe bir yaslanış okuru yadırgatabilir. Çok beğenilse bile estetik haz vermez. Yeşilçam filmlerindeki Hulusi Kentmen’in çok sevilmesinin nedeni (senaryoların basitliğine rağmen) baba rolünü hakkıyla oynamasından kaynaklanmaktadır. Hayat şartlarının acımasızlığı içinde aile babası kendi ailesini ayakta tutabilmek uğrunda tatlı-sert olmak zorundadır. Hulusi Kentmen işte bu lazım olan babayı iyi temsil edebiliyor. Maksim Gorki’nin Ana adlı romanı da babasız bir ailedeki annenin sırtına binen yükü tasvir eder. Bu romanda baba yoktur ve dolayısıyla ana-oğul dayanışması vardır. Ergenekon’a sığınan oğlan çocuğu da babasızdır ama ona hem annelik hem zevcelik eden bir dişi kurt bulunmaktadır. Gorki’nin romanındaki annenin de Ergenekon destanındaki dişi kurdun da arka planında Umay Ana arketipi yer almaktadır. Mitik evrendeki Umay Ana insanoğluna can verendir. Buradaki can verme tanrısal bir yaratma değildir. Umay Ana’nın can vermesinden kasıt (hadiseye gerçekçi baktığımızda) annenin doğurganlığıdır. Umay Ana aslında ilk kadın olarak tasavvur ettiğimiz Havva Ana’dır. Mitik tahayyülde buna tanrısal bir kimlik atfedilmiş olması çağdaş romancıyı bağlamaz. Umay Ana besleyen, barındıran, koruyan ve büyütendir. Türk destanındaki dişi kurt da böyledir. Nitekim yuvayı dişi kuş yapar. Umay Ana’nın metaforlarından biri de kuştur zaten. Nihal Atsız’ın Ruh Adam’ındaki Prenses Leylâ da bizim içimizdeki ana-tanrıça olması hasebiyle Umay Ana’nın Nihal Atsız’daki yansımasından başka bir şey değildir. Zübeyde Hanım’ın çok sevilmesinin iki nedeni vardır: Atatürk’ün annesi olması ve bizlere Umay Ana’yı hatırlatması.

        Arketiplerin şeklen olmasa bile temsilen bölünmeleri de muhtemeldir. Yaşar Çoruhlu’dan öğrendiğimiz kadarıyla söylersek, lohusa kadınlara zarar veren Al Karısı ayrı bir varlık olmaktan ziyade Umay Ana’nın kötülüğü temsil eden yanıdır. Ana iyidir, doğurandır, besleyendir ve koruyandır demiştik. Merhametli annenin menfi boyutunda ise üvey anayı görüyoruz. Temsilen bölünmeden kastımız şudur ki üvey anayı merkeze alan masal, roman veya senaryo gibi anlatılarda mitolojik unsurların güncellenmesi söz konusudur. Mitik evrendeki Al Karısı’nın güncellenmiş şekli olarak üvey anayı pek çok Türk romanında okuyabilmekteyiz. Merhametli anne dediğimizde ise Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı veya “anavatan” kavramı bizlere çok şeyler anlatır.

        Umay Ana’nın metaforlarından biri de kuştur demiştik. Doğuran, besleyen, yetiştiren ve büyüten (kısacası yaşatan) mukaddes anneyi roman sanatı formunda güncellediğimizde Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu karakteri karşımıza çıkar. Bu veçhesiyle Çalıkuşu Feride bizlere hem şuuraltımızdaki Umay Ana’yı hatırlatır hem Osman Gazi’nin Hayme Ana’sını hatırlatır hem de Cumhuriyet’in annesi Zübeyde Ana’yı hatırlatır. Batılı kavramlarla ifade edecek olursak bu annelerin hepsi de Ana Kraliçe hükmündedir.