Gönüller Yapmaya Gelmiş Bir Sanatçı

Haziran 2018 - Yıl 107 - Sayı 370



        Urfa’nın öğrettiği

        Urfa’nın benim hayatımda özel bir yeri var. 1974 yılında Aksu Öğretmen Okulu’nu bitirip Urfa’ya atandım. Burada, dilencilerin Fuzuli’den gazeller okuyarak dilendiklerini görünce çok şaşırdım. Bana öğretilenlere göre, divan şiiri Osmanlıca denilen yapay bir dille yazıldığından halkın bunları anlaması mümkün değildi. Cumhuriyet’in 50. yılında, Ankara’dan ve İstanbul’dan bu kadar uzaktaki bu cahil insanlara bunu kim öğretmiş olabilirdi? Bu soruya cevap ararken 26 yaşında bir tuvalet bekçisiyle tanıştım: Mustafa. Okulda okumamış… Bana Nabi’den peş peşe birkaç gazel okudu. Şaşkınlığım iyice arttı. “Sen bunları nereden biliyorsun?” dedim. “Burada herkes bilir bunları” dedi. Yer yarılsa içine girecektim. Utancımdan ne diyeceğimi bilemedim. 

        Henüz Eşkıya filmi çekilmemişti. Kazancı Bedih Türkiye’nin gündemine gelmemişti. Tenekeci Mahmut’un okuduğu şu gazel Urfa dışında duyulmamıştı: 

        Yanalım yakılalım tûtyâ gibi sahk olalım

        Bâri bu takrîb ile girelim yârin gözüne

        İdealist bir öğretmendim. Buralara, bir mum gibi eriyip etrafımı aydınlatmak üzere gelmiştim. Ama ben bunları bilmiyordum. Üstelik halkın bunları bilebileceğine de ihtimal vermiyordum. 

        ***

        Köyüme dönünce üniversiteyi kazandığımı öğrendim. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okumaya başladım.

        Köy çocuğu olarak türkülere ilgim vardı. Şarkıları da dinliyordum. Ama hepsi bu kadar. Edebiyat bölümünde okurken halk edebiyatı ve halk müziğinin önemini anlamaya başladım. Bir yandan da Urfa’da tanık olduğum olayların açıklamasını yapmaya çalışıyordum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir ifadesi yolumu aydınlattı. Erol Güngör, Cemil Meriç ve Yahya Kemal’in bazı değerlendirmeleri de cesaretlendirdi. Tanpınar, şehir merkezlerindeki bazı türküleri “mahallî klasik” olarak niteliyordu (Beş Şehir, İstanbul 1969, s. 58). Okuyup dinledikçe, eski beylik merkezleri başta olmak üzere birçok şehirde kendi üslubunu yansıtan bir kültür ve sanatın ortaya çıktığını görüyordum. Safranbolu evlerine benzer yapılar başka şehirlerde de vardı. Bu evleri yapanların, aynı zamanda kendilerine özgü bir yaşayış, giyim-kuşam, konuşma ve müzik üslubuna da sahip olduklarını anladım. Erzurum, Harput, Diyarbakır, Gaziantep, Urfa, Kütahya, Edirne, İstanbul, Rumeli ve diğerleri böyleydi. Aydınlar ile halkın arasında uçurumlar yoktu. Divan edebiyatı ile halk edebiyatının, klasik müzik ile halk müziğinin arasında uçurumlar yoktu. Bunlar birbirine düşman değildi, birbirinin alternatif değildi. Tanpınar’ın mahallî klasik dediği “ara örnekler” ile zincirin halkaları gibi birbirine bağlı idi. Kendi içinde alt gruplar oluşturarak karakteristikleriyle farklılaşsalar bile cadde, sokak, meydan ve park benzeri birimlerden oluşan şehir gibi bir bütünü temsil ediyordu. Aynı anda hem şehrin bütünlüğünü hem de alt birimlerini görmek gerekti. Türk edebiyatı, söz gelimi bir Fransız edebiyatı ile karşılaştığında sözünü ettiğimiz farlılıklar ortadan kalkarak yekpare bir edebiyat olarak görünüyordu. Türk müziği de böyleydi, diğer sanatlar da böyle. Farklılıkları ve müşterekleri aynı anda görmek gerekiyordu. Bu konuları Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler (Ankara 1990) adını verdiğim kitabımda ele aldım. Bu kitaptaki görüşleri Urfa’da yaşadıklarıma borçluyum (Bu konuyu ayrıntılı olarak yazmış idim: “Urfa’nın Öğrettiği”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Sayı 77-78, Temmuz Ağustos 2006, İstanbul: MEB. Yayını, s. 5-15).

        Urfalı Mehmet Özbek 

        Üniversitenin birinci sınıfındayken Urfalı Mehmet Özbek’in bir kitabı yayımlandı: Folklorumuz ve Türkülerimiz (İstanbul 1975). Oradaki şu Urfa türküsü dikkatimi çekti: 

        Ne çemen ne sâye-i gül

        Ne bahar ne bûy-i sümbül

        Bana vasfın etme bülbül

        Men esir-i kâkül yâra

        Can kurban o şîvekâra

        Gel benim kâkülü kemendim

        Boyu boyuma menendim

        Sen menim ağam efendim

        Men esir-i kâkül yâra

        Can kurban o şîvekâra

        Bu türkünün sözlerindeki klasik kültür etkisi azıkça görülüyordu. O yıllarda türküleri tek kanal olan TRT televizyonundan ve radyolarından dinleyebiliyorduk. Bir süre sonra, bu kitabı yazan kişinin okuduğu türküler de dikkatimi çekmeye başladı. Yanık bir ses. Gurbetteki biz öğrencilerin içine işleyen bir söyleyiş. Özbek farklı bir şey daha yapıyordu, Urfa’nın mahallî klasikleri makamlı türkülerini okuyordu, Kerkük türkülerini ve hoyratlarını okuyordu. Bizim gençlik çağımızın en büyük üzüntülerinden birisi esir Türkler idi. Kerkük diye bir yer olduğunu Türkiye’ye belki de o öğretti. Abdurrahman Kızılay ile birlikte söyledikleri Kerkük hoyratları içimizi yakıp kavuruyordu. O günlerde, Özbek’in kitabıyla peş peşe Ata Terzibaşı’nın Kerkük Hoyratları ve Manileri de yayımlanmıştı (İstanbul 1975). Bu kitabı almamda, Özbek’in okuduğu hoyratlar etkili olmuştu. Yine aynı sebeple yayımladığım ilk yazılarımdan birisi bu konudaydı: “Irak Türkleri Meselesi”, Ülkü Pınarı, Sayı 4 (1976), s. 44-46.

        Ali Akbaş, ona ithaf ettiği “Armağan” başlıklı şiirinde bu söylediklerimi dile getirir:

        Avut kucağında bu öksüz sazı,

        Tara usul usul sırma telini,

        Ancak sen çekersin sazdaki nazı

        Kiraz tezeneler öpsün elini.

        Özbek’im şeleğin dağlardan ağır

        İnsanlar vefasız, insanlar sağır

        Belki uyanırlar bir daha çağır

        Nasıl unuturlar aşkın dilini.

        Urfa’dan, Kerkük’ten, Irak’tan söyle

        Kızılay’a koşul, firaktan söyle

        Gözünü seveyim yürekten söyle

        Sesin andırıyor seher yelini.

        Türkülerle ülfetim

        Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda yatılı kalıyor, okumak için Beytepe’ye gidip geliyorduk. Yüksek Öğretmen’de türkü dostu arkadaşlarım oldu. Aynı bölümde benden bir sınıf üstte olan Bulancaklı Murat ile bir dönem aynı odayı paylaştım. Murat, tam bir bağlama ustası idi. Okula gelmezden önce piyasada çalışmıştı. Onunla birçok türkü meşk ettik. Dostluğum kesintisiz devam eden Mehmet Alkan, Rumeli, Kırım ve Orta Asya Türk müziğinin kapılarını açtı. Merhum Oruç Güvenç’in TÜMATA grubuyla tanıştırdı. Fen Fakültesi’nden Yurdakul, Kütahya başta olmak üzere diğer Ege türkülerini öğretti. Böyle yeni arkadaşlarla tanıştıkça türkü repertuarımız genişledi. Sonraları Mehmet Alkan’ın evinde hafta sonları İrfan Gürdal, Ali Özaydın gibi arkadaşlarla da buluşur olduk.

        Şair Ali Akbaş’la tanışmamız da o günlere rastlar. Özbek’le aynı yurtta kalmışlar. İkisi de İstanbul Türkoloji mezunu. Arkadaşlar. Ondan da hatıralar dinledik. Böylece Özbek yakından takip ettiğimiz bir sanatçı hâline geldi.

        70’li yıllar olmalı. Köye gidince tatillerde radyo başucumuzda. Özbek, radyoda arşiv kayıtlarını esas alan bir program yayımlıyor. Hiçbirini kaçırmamaya çalışıyorum. Radyo iyi çekmiyor, cızırtılı. Öyle de olsa başka çaresi yok. Mukim Tahir’in hazin hikâyesini böyle bir programda öğrendim. Diyarbakırlı sanatçılarla Elazığlı sanatçıların karşılaşmasını. Elinde feneri ile yatsı namazından dönen Kör Hafız’ın Elazığlıları nasıl sevindirdiğini. Kerkük hoyratlarını… İdama giderken söylediği şu hoyratla, toplanan kalabalığı gözyaşına boğan Muçıla, bir film kahramanı gibi gözümüzde canlandı:

        Bu alma dört olaydı 

        Kanıma dert olaydı 

        Boynumu vuran cellat 

        Keşke birmert olaydı

        Özbek’le tanışmamız

        Özbek’le tanışmamız onun Ankara’ya gelişinden sonradır. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde çalışıyordum. O da 1983’te Türk Halk Bilimi Anabilim Dalı’nda derslere başlamıştı. 1986’da kurulan Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Korosu’nun kurucu şefi olduktan sonra verdiği her konsere gittik. Arkadaşımız Bayram Bilge Tokel de aynı koroda idi. Bu konserlerde, özellikle Orta Asya müziğinden ve Rumeli’den yeni örnekler ve bunların Anadolu türküleriyle olan benzerliklerine dikkat çekiyordu. Böylelikle Türk müziğinin bir bütün olduğunu hissediyorduk.

        Birçok değerli sanatçı sadece icracıdır. Özbek icra ettiği eserler üzerinde düşünen, açıklayan, yorumlayan bir akademisyen aynı zamanda. Urfa Türkülerinin Dil ve Anlatım Özellikleri konulu bir doktora tezi hazırlamıştır (2010). Çalışmalarında müzik, dil ve edebiyat alanındaki birikimi fark edilir. Müzik Eğitimi (1987), Türk Halk Çalgı Bilgisi (1992), Türk Halk Müziği Terimleri Sözlüğü (1998), Türkülerin Dili (2009) gibi eserleri bu birikimi yansıtır. 

        Gazi Eğitim Fakültesi’nde açıklamalı bir halk müziği konseri vermişti. Gülşen Kutlu’nun sahneye ilk kez orada çıktığını hatırlıyorum. Çok genç ve heyecanlı idi. Sonraki yıllarda sevilen bir sanatçı oldu.

        Türk Dili Kurumu’nda verdiği yine bir açıklamalı halk müziği konserinde Mustafa Özgül ve Erkan Sürmen de yer almıştı. Burada, yabancı bir çalgı olan klarnetin halk müziğinde benimsenmesinin sebeplerini açıklamıştı. Mustafa Özgül önce mey ile bir Harput türküsü seslendirdi. Bir oktavlık bir ses hacmine sahip olan mey, dik seslere çıkıldığında ihtiyaca cevap veremiyordu. Özgül, klarnet ile çaldığında bu ihtiyacı karşıladığını gördük. Klarnet bu sebeple Elazığ, Harput ve Anamur gibi yörelerde kolayca kabul görmüştü.

        Bir kış günü Türkiye Yazarlar Birliği’nde konseri vardı. Böbreklerim ağrıyordu, kum döküyordum. Kar yağarken Mehmet Alkanlarla Keçiören’den konsere gidişimizi hiç unutamam. 

        Bir yaz günü, 2006 yılı olmalı, fakültedeki odamda çalışıyordum. Özbek çıkageldi. Yâdigar Türküler diye bir albümü çıkmış. Bunu ehline ulaştırmak lazım deyip gelmiş. Çok duygulandım.

        18-20 Mayıs 2009 tarihleri arasında Türkistan’da III. Türkoloji Kongresi düzenlenmişti. Özbek sempozyumun sonunda bir konser verdi. Dönüş yolunda, Almatı’da bir akşam şiddetli bir yağmur otobüsümüzün camlarını döverken, birbirimizin kulağına eğilerek türkülerden konuştuk. Mustafa Kutlu, “Ağgül seni camekânda görmüşler” türküsünün hikâyesini anlatmıştı. Yazılanlardan, bilinenlerden farklı, içli bir hikâye. Onu naklettim. İlgisini çekti. 

        Aynı yılın Kasım ayında Urfa’da yapılan Şair Nâbi Sempozyumu’nda görüştük. Herhalde yüz yüze son görüşmemiz budur. Mukim Tahir’den duyduğum Halepli Bahçesi nerede diye sordum, gösterdi. Bir akşam bizleri klasik bir Urfa evinde ağırladılar. Yerel yemekler yedik. Bir de Sıra Gecesi ziyafetimiz var dediler. Rengârenk yorganların üst üste yığılı olduğu yüklüğe sırtımızı dayayıp söylenen türküleri dinlemeye başladık. Özbek bir açıklama yaptı: “Öyle piyasada sergilendiği gibi Urfa Sıra Gecesi diye standart bir şey yok. Eskiden değişik meslek mensupları zevklerine, meşreplerine ve kültürlerine göre az çok değişiklik gösteren sıra geceleri yaparlardı. Bunlarda, tercihe göre farklı sohbet ve türkü repertuarı olurdu.” 

        ***

        Özbek, uzun zamandır, benim memleketim Antalya’da yaşıyor. Artık Ankara’daki gibi görüşemiyoruz. Ama yine de bazı vesilelerle haberleşiyoruz.

        ***

        O, gönüller yapmaya gelmişti. 

        İlk gençliğimden başlayarak söylediği türkülerle benim gönlümü besledi. 

        Üzerimde hakkı var. 

        Benim gibi birçok kişinin üzerinde hakkı var. 

        İyi ki var. 

        Sağ olsun, var olsun. 

        Ömrü uzun olsun. 

        Ömrümüz oldukça dinleyelim.