“Belirli Geçmiş Zaman”

Mayıs 2018 - Yıl 107 - Sayı 369



        Belge, bilgi ile yüklü bir varlığın elle tutulur delillerinin ya da bizzat kendisinin bir şekilde kayıt altına alınmasıdır. Belgelemek ise bu sürecin adıdır. Bir diğer anlamı da ifade edilen bir varlığın delillerinin sunulmasıdır.

        On bin yıllık bir derinliğe kadar uzandırılan tarihimiz, bizim kendimizin kaleme aldığı bir tarihten çok başka toplumların delil, bilgi, birikim ve söylemlerine dayandırılmaktadır. Sözlü kültürümüzün olağan üstü gücü yanında yazılı kültürümüzün zayıflığı ile ilgili bu.

        Not alma alışkanlığımız, dakik olma alışkanlığımız var mı? Tecrübe, birikim aktarma geleneğimiz var mı ve kullanıyor muyuz? Yoksa her gelen sıfırdan mı başlıyor? Çok çalışıyoruz ama amaç belirsizliği, sistemsizlik, programsızlık yüzünden mi acaba emeğimizin karşılığını alamıyoruz?

        Eskiye göre daha iyi miyiz? Evet, elbette öyle. Yeterli mi peki? Elbette ki hayır. Daha iyisi için daha iyi yollar izlememiz gerekiyor galiba. Kendimizden daha az bilene ve daha az imkanı olana bakarak kendimizi avutmaktan vaz mı geçsek? Kendimizden daha iyiye baksak, özensek, gıpta etsek daha iyi olur gibi sanki. 

        “Her şey bir şeyi yazmakla başlar.” Ya da fotoğraflamak, filmini çekmek, ya da kayda değer şeyleri kayıt altına almayı öğrenmek yerinde olur. Bunu kendimiz için değilse bile başkaları için, kıymetini bilecek olanlar için yapmalıyız. 

        Esasta bilinen en aksiyoner toplumlardan biriyken reaksiyoner olmamız nedendir acaba? Reaksiyoner olmak aynı zamanda şu veya bu şekilde başkası tarafından yönlendiriliyor olmak değil midir? 

        Bu milletin dilinin fiili sondadır ve harekete hazırdır. Fikri de hazırdır. 

        Kötü günde, zor zamanda bir araya gelebilmek ne demektir? Çok açık: İyi günde bir araya gelememek… O zaman kötü günde bir araya gelebilmek övünülecek bir şey değil, aksine yerinilecek bir şeydir. Hâlbuki iyi günde bir araya gelebilsek, asgari müştereklerde bir olabilsek, kötü günde bir araya gelmeye çalışmamız gerekmeyecek. 

        Dünümüzü, bugünümüzü kayıt altına almamız gerekiyor. Gerekirse de yeniden yazmamız. Bunu yapamazsak küçük zaferlerle yetinen ama muzaffer olamayan toplumlardan oluruz diye düşünüyorum.

        Çocuklarımız atalarımızı dinlemeli bizden. 

        Geçen hafta oğluma Ergenekon’dan çıkışımızı anlattım. Bir gözü tabletindeydi beni dinlerken. Sonra anlattım anlattım. Öyle kaptırmışım ki kendimi, oğlumun tabletini bırakıp bana yaslanarak beni dinlemeye başladığını fark etmemişim. Sonra sonra kızım da gelmiş yanımıza odasından ve telefonundan çıkıp.

        Oğlum bana “Yol gösterici bozkurdun torunları yaşıyor mudur?” diye sordu. Ben de bu beklenmedik ama bir o kadar da samimi ve içten soruya, “Tabii ki” diye cevap verdim. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarında bozkurdun Türkiye’nin sembolü olarak kullanıldığını söyledim. Sorular ağırlaşıyordu. “Peki, şimdi neden yok?” diye sordu. Sessizlik oldu birden. Sonra Türk Yurdu dergisinin kapağını gösterdim ona. 

        Kızım bu günlerde Bosna’ya gitme hazırlığında. En son göründüğümüz yerlere bir bakıma. Ben de çocuklarımı en azından Yesevi toprağına ve Tonyukuk’un elini öpmeye götürmeyi düşünüyorum.

        Kayıt altına aldırmazsam bunları çoluğa çocuğa, onlar da çocuklarına taşıyamazlar atalarını. Ben bunu yapmalıyım ki onlar da yapabilsin çocukları için.

        Belgelemezsek bilgiyi, belgeyi, bilgeyi, belgisiz zamir olur önce. Bilgisiz kalır, bilge olamaz yeni nesiller. Lekelenir bilgiler zamanla. Belirli geçmiş zaman, belirli geçmiş zamanın hikâyesine, ardından belirsiz geçmiş zamanın hikâyesine, oradan da aynı zamanın rivayetine geçer. Kısaca, “dı, di”ler “mış, miş” olur. Sonra… Sonrası yok bu işin.