Azerbaycan’ın Devlet Geleneğinde Türkçülük Fikrinin Yeri

Nisan 2018 - Yıl 107 - Sayı 368



        19. yüzyılın sonları 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan’da millî uyanış hareketleri başlamıştır. Bağımsız bir devletin kurulması üzere teorik düzeyde yapılan çalışmalar, beraberinde ideolojik tartışmaları ve ahlaki değerlerin sorgulanmasını da getirmiştir.

        19. yüzyılın sonlarında Azerbaycan’da Türkçülük fikri çok yaygındı ve buradan tüm Türk coğrafyasına yayılmıştı. Türkçülüğün gelişimi ve tekamülünde Türk halklarının ortak çabalarının, özellikle Azerbaycan ve Türkiye düşünürlerinin fikir alışverişlerinin önemli yeri vardır. Bu bağlamda Ahmed Ağaoğlu (1869-1939), Hüseyinzade Alibey (1864-1940) Azerbaycan’ın ve Türkiye’nin sosyo-politik hayatında belirgin bir konuma sahiptirler. Türkiyeli ünlü düşünür Hilmi Ziya Ülken (1901-1974), Ağaoğlu’yu “Türkiye’nin siyasi hayatında yer alan entelektüeller”den biri olarak değerlendirmiştir. 

        Hilmi Ziya Ülken “Yeni Osmanlılar” zamanında ortaya çıkan İslamcılık, Batıcılık cereyanlarına Türkçülük akımını da eklemiştir. Bu cereyanlara - genel şekliyle - fikir hareketi demek doğru değildir. Çünkü her kesimden taraftar bulmuş ve yayınlar ortaya çıkmıştır. Ancak söz konusu fikri akımlar üzerinden toplumda zaman içerisinde kutuplaşmalar ortaya çıkmış , kutuplaşmalar beraberinde çatışmaları doğurmuştur. [1, 200-201].

        Hilmi Ziya Ülken İttihatçılar arasında İslamcılarla birlikte Batı taraftarlarının da bulunduğunu belirtmiştir. Nitekim, Hürriyet ve İtilaf Partisi içinde de İslamcılar ve Batıcılar buluşmuşlardı. Fakat siyasi gerginlik arttıkça İslamcıların modernist diye tanınan kısmı İttihatçılarla birleştiği halde, kaidelere ve geleneğe bağlı kalan İslamcılar “Hürriyet ve İtilaf” partisi etrafında toplandılar. Modernist İslamcılarla Batıcıların anlaşması daha kolay olduğu için İttihatçılar yeni bir uzlaşma zemini bulmuşlardı. Türkçüler de ittihatçılar arasına çabuk karıştı. Buna karşı eski Osmanlı kaidelerine bağlı kalan Hürriyet ve İtilafçılar, Türkçülerle uyuşamadılar. Böylece ideolojik gerginlik siyasi gerginliğe dönüştü ve fiiliyata döküldü. [1, 201].

         İslamcılığın karşısında ikinci ideoloji Batıcılıktır. Buna batılılaşma veya çağdaş medeniyet seviyesine erişme hareketi de diyebiliriz. Batıcılık hareketi, İslamcılıktan eskidir. III. Ahmet zamanında başlamış ve III. Selim ile ilk başarısını kazanmıştır desek yanlış olmaz. O tarihten itibaren Türkiye’nin yöneldiği taraf Batı’dır. Çünkü, yenilginin nedeni Batının Osmanlı’dan daha üstün duruma geçmesi olarak değerlendirilmiştir. Fakat bir buçuk asır süren yenileşme hareketlerine rağmen batılılaşmada emin bir adım atılmamış görünüyor [1, 205].

        Hilmi Ziya Ülken, 19. yüzyılın ortalarında Batının etkisi ile İbrahim Şinasi (1826-1871), Munif Paşa (1828-1894) ve Ali Suavi (1839-1878) gibi düşünürlerin “Aydınlanma” devri olarak bilinen bir dönem başlattıklarnı söyler. Fakat bu fikirler daha sonra romantik edebiyat anlayışı içerisinde erimiştir. Edebiyatta en önemli temsilcisi Namık Kemal (1840-1888) olmuştur [1, 64]. 

        Ünlü yazar Falih Rıfkı Atay (1894-1971) Ali Suavi’yi bir inkılapçı gibi takdim eder: Din işlerini dünya işlerinden ayırmak fikrini galiba ilk defa ortaya atan odur, der. Türkçülük fikrini ve prensiplerini ortaya koymuş, batıl itikatları kırmak ve düşünce hürriyetini kurmak için verdiği mücadeleden bahseder [2, 62]. 

        Hilmi Ziya Ülken Ali Suavi’yi medreseden yetişmiş ateşli bir devrimci gibi takdim ederek mütefekkirin medrese tahsili yapmış olduğu halde, medresenin skolastik zihniyetine hücum etmiş, fakih olduğu halde fıkha isyan ederek ilk defa laikliği savunduğunu yazmıştır. Onun Türkçülük hareketini benimsemesini Osmanlıcılığa karşı bir tepki olarak değerlendirebiliriz. Suavi ateşli ve mücadeleci mizacı ile hiçbir yerde uzun süre kalmamıştır. Ancak bunu yalnız bir mizaç farkına bağlamak doğru olmaz. Onun ayırt edici vasfı fikirlerini açıkça söylemesi ve bunun sonuçlarına katlanmasıdır. Simav’da ders verdiği yıllarda Yörük Hüseyin adında bir hırsız yakalamış fakat nahiye müdürü rüşvet aldığı için hırsızı salıvermiş, Suavi bu vakaya karışmış ve nahiye müdürü ile mücadele ettiği için vazifesi değiştirilmişti. Bu konuya “Resmi Zulüm” adlı bir makalesinde yer vermiştir. Nitekim yine Simav’da Hacı Hafız Oğlu’nun “Boynunda din kitabı, elinde tesbihi, dudağında dua mırıltısı ile hükümet sandalyesinde oturup 60 kuruş rüşvet almak için bir köylü kadınına çocuğunu sattırması” vakasını da anlatmıştır.  Anadolu’da dolaştığı yerlerde ona “Küçük Hoca” diyorlardı. [1, 81]. 

        Ali Suavi, ibadetin de Türkçeleştirilmesini, namaz surelerinin Türkçeye çevrilebileceğini söylüyor. Hilmi Ziya Ülken’e göre bu konu Suavi’den 80 yıl sonra tartışılmış ve Kur’an tercümelerine girişilmiş ise de namaz surelerinin Türkçe okunması konuşulmamaktadır. Ali Suavi’nin dayanağı, İmam Azam’ın Kur’an’ı Arapçadan başka dillerde okumanın caiz olduğunu kabul etmesiydi. Mısır’da Ferid Vecdi, El-Ezher gazetesinde Kuran’ın tercümesi problemini 1920-1925 yıllarında şiddetle savundu. Fakat Mustafa Sabri, Kur’an’ın tercümesi aleyhinde yazılar yazdı. Ne gariptir ki, Araplar bu fikri savunurken, bir Türk ona karşı bulunuyordu. Memleketimizde 1945’ten sonra Kur’an tercümesi teşebbüsleri genişledi. Bununla birlikte henüz bu soruyu Ali Suavi’nin 90 yıl önce koyduğu genişlikte ortaya koymaya kimse cesaret edememektedir [1, 79-80].

        Hilmi Ziya Ülken, Suavi’nin kendisini yüzeysellik, bilgisizlik, fikir değiştirmekle itham edenlere karşı; “800 yıl sonra Gazali arandığı gibi, elbet bir gün Suavi’yi de arayanlar çıkacaktır.” şeklinde savunduğundan bahseder.

        Türk dünyasının büyük düşünürü Hüseyinzade Ali Bey’nin “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Avrupalılaşmak” fikri Doğu ve Batı değerlerinin mükemmel sentezini takdim eden bir düstur olarak aktüelliğini hala korumaktadır.

        Bu görüş daha önce belirsiz olarak Ali Suavi tarafından ileri sürülmüş ve savunulmuştu. 1905’te Tiflis’te daha bariz bir şekilde ileri sürülen bu fikir, yedi yıl sonra 1911’de hararetli taraftarlar buldu. Gökalp “ Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı kitabını 1918’de yayınladı. Fakat Hüseyinzade’nin makalesinde Ali Suavi’nin, bu son eserde de Hüseyinzade’nin adları geçmiyor. Bununla birlikte, Gökalp, Hüseyinzade’nin değerini anlamıştı ve onu “Yalavaç” diye adlandırmıştı [1, 268-269]. “Yalavaç” kelimesi ise peygamber, geleceği haber veren, müjdeci vb. anlam taşıyor.

        Hilmi Ziya Ülken, Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” fikriyle Turan düşüncesini Hüseyinzade’den etkilendiğini yazıyor. “Turan” kelimesi ilk kez Türkiye’de Hüseyinzade tarafından ifade edilmiş ve düşünür “Turan” soyadını alıp Ali Turan olarak tanınmıştı. 

        Hilmi Ziya Ülken Hüseyinzade’nin Gökalp’la birlikte ülkücü harekete önayak olduğunu belirterek onu Ziya Göklap ve Yusuf Akçura ile mukayese etmiştir. Fakat o, ne Gökalp kadar verimli ve olayların akışına fikirlerini uydurmuş ne Akçura gibi zekiydi. Çekingen mizacı ve iddiasız karakteri yüzünden kitleler üzerinde değil, düşünürler üzerinde etki bırakmıştı [1, 269]. 

        Ziya Gökalp’e göre Türkçülük akımı, Osmanlılığın karşıtı ol­mak şöyle dursun, aslında en güçlü doğrulayıcı ve yardımcısıdır. Türklük, dünyadaşlığa karşı İslamiyet ve Osmanlılığın asıl dayanağıdır [3, 14-15]. 

        Ziya Gökalp göstermiştir ki Türklükle İslamlık, biri “ulusalcılık”, öteki “uluslararasılılık” niteliğinde olduğu için, aralarında asla çatışma yoktur. Türkleşmek ülküsü doğar doğarmaz, İslam­laşmak ihtiyacı da duyulmaya başladı. 

        Mütefekkir, Türkleşmek ve İslamlaşmak ülküleri arasında bir çatışma olmadığı gibi, bunlarla çağdaşlaşmak ih­­­tiyacı arasında da bir çatışmanın olmadığını belirtmiştir: Çağ­cılık ihtiyacı, bize Avrupa’dan yalnız bilim ve teknolojinin alınmasını buyuruyor. Avrupa’da din ve ulusculuktan doğan, dolayısıyla bizde de bu kaynaklarda aranması gereken birtakım manevi ihtiyaçlarımız var ki, alet ve fen gibi, bunların da Batı’dan ödünç alınması gerekmez. Sonuçta, her birinin etki çerçevelerini belirleyerek, bu üç amacın üçü­­nü de kabul etmeliyiz. Daha doğrusu, bunların, bir ihtiyacın üç noktadan görülmüş evreleri olduğunu anlayarak “çağdaş bir İslam Türklüğü” yaratmalıyız [3, 17].

         Ziya Gökalp “genel Türk ulusunun yurdu neresidir?” sorusunu şöyle cevaplandırmıştır: 

        Vatan ne Türkiye’dir Türk için ne Türkistan; 

        Vatan büyük ve sonsuz bir ülkedir: Turan! [3, 63]. 

        Türkiye’nin ünlü yazarı Ali Canip Yöntem (1887-1967) tarafından yazılan bu manzumedeki ruhu Ziya Gökalp, kendine Turan soy adını veren Hüseyinzade’ den almıştır [4, 260]. 

        Ziya Gökalp “Turan”ı; Turan, Türklerin tümünü içine alan ve Türk olmayanları dışta bırakan ülküsel yurttur. Turan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün ül­ke­le­rin toplamıdır” şeklinde açıklar [3, 63]. 

        Ali Canip Yöntem “Türkler için vatan Turandır” fikrini; Türk milletinin oturduğu ülkeler bu milletin manevi yur­dudur ve bütün Türk tarihi baştan başa o ülkelerde geçmiştir. Ora­da yaşayanlar bizim öz ırkdaşlarımızdır” şeklinde değerlendirir [4, 260].

        Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin kurucusu Mehemmed Emin Resulzade (1884-1955) Azerbaycan’ın bütünlüğü fikrinin bayrakta da “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” düsturu ile ifade edildiğini göstermiştir: “Rus istibdatı pençesinden dağılmış hanlıklar şeklinde değil, müttehid ve millî bir kütle suretinde necat arayan Azerbaycan türklüğü bu istiklalını tertemiz edecek bayrağa asri mefkuresi ile mütenasib bir mana vermek istedi. Bu mananı da “Türkleşmek, İslamlaşmaq, Muasırlaşmak” mefhumlarında buldu: bayrağı mavi, yeşil ve kırmızı renkli kumaşlardan yapılmıştı” [5, 8]. 

        Büyük yazar Mirze Bala Memmedzade, Hüseyinzade’nin “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” düsturunun Ziya Gökalp’e etkisini, onun vasıtasıyla bu düsturun Mehemmed Emin Resulzade’ye geçtiğini yazmıştır. O, Hüseyinzade’nin savunduğu “Osmanlı dili” yerine Ziya Gökalp’in ileri sürdüğü sade Türkçe da­va­sının Azerbaycan’da derin tesir uyandırdığını belirtmiştir [5, 8]. 

        Mehemmed Emin Resulzade bu konuyla ilgili şunları yazmıştır; “ Ziya Gökalp’ın Türk Yurdu dergisinde yayınlanan “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” makaleleri beni adeta ruhlandırdı. Bakü’ye geri dön­düm. Matbuat dil meselesi ile meşğul idi. Bu konuda Ziya na­za­riyesini savundum. Türkçülüğü revaçlandırmak için I. Dün­ya Savaşı yıllarında yayınladığımız “Açık Söz” gazetesinin başına Ziya’nın mukaddes düsturunu bir “slogan” olarak koyduk. Ziya Gökalp’ın son zamanlarda “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenem” şeklini almış olduğu bu slogan Türkçülük, ulusçuluk dayanakları üzerində teşekkül eden milliyetçi “Müsavvat” fırkasının program mukaddimesinde yer almıştı.” [5, 8]. 

        20. yüzyılın başlarında, Azerbaycan’ın toplumsal ve politik ortamı çetrefilliydi. 21. yüzyılda bağımsızlığını tekrar kazanan Azerbaycan’da kültürel mirasın incelenmesine büyük önem verilmektedir. Bu anlamda, günümüzde Türkçülük tarihinde üstün hizmetleri olan Ahmed Ağaoğlu’nun, Hüseyinzade Ali Bey’in, Ziya Gökalp’ın vb. faaliyetleri unutulmamıştır.

        Azerbaycan’ın Cumhurbaşkanı İlham Aliyev 16 Mayıs 2017’de, 28 Mayıs 1918’de ilan edilen Cumhuriyet’in 2018’de Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. Yıl dönümünün kutlanmasına karar vermiştir. Bu yüzden 2018 yılı Azerbaycan’da “Azərbaycan Xalq Cümhuriyyəti İli” ilan edilmiştir.