O’nu İdrak Etmek İdrak Edememektir

Haziran 2015 - Yıl 104 - Sayı 334



Bir şeye dair bilginin gerçekleşmesi ve onu tam olarak bilmek, bilinen şey ile bir olmaya; bir olmak ise,

bileni bilinenden ayırt eden her şeyin ortadan kalkmasına bağlıdır.
(Sadrettin Konevi)

         

        Genel olarak “İslam geleneğinin yapısını oluşturan düşünce akımları nedir?” diye bir soru sorulduğunda bu sorunun cevabı selef, kelam, tasavvuf ve felsefe olarak verilebilir.1 Kelam ve felsefe çok seçkin ve az sayıdaki entelektüelin mesleği olarak kalmış; felsefe nispeten bağımsız bir faaliyet olarak sivil alanda belirirken, özellikle kelam, medresenin temel akademik konusu olarak tebarüz etmiştir.

        
Bu gün Müslüman coğrafyada iki akımın(düşünce yapısının) Müslüman kitleleri peşinden sürüklediğini görmekteyiz: Selefîlik ve tasavvuf. Bunun da nedeni , “bu dört yorumdan halkın anlayacağı en sade en basitinin Selefîlik ve tasavvuf” olduğuna dair kanaatimizdir. Ancak bu niteliklerine rağmen bu iki akımın sahih olanı ne kadar temsil ettikleri veya edebildikleri de tartışma konusudur.

        
Selefîlik olarak adlandırabileceğimiz dini anlama ve yorumlama biçimi, gerek Hz. Peygamber’in ahirete irtihalini takip eden ilk dönem gerekse müteakip dönemlerde hemen her zaman önemli miktarda toplumsal bir ilgi ve tabana sahip olmuştur. Bu gün de etrafımıza baktığımızda bunun sonuçlarını kolayca görebiliyoruz. Ancak bu özelliği selefi yorumu kusursuz bir yorum biçimi yapmamaktadır. Nitekim şu günlerde arz-ı endam etmekte olan selefi hareketler kendi yapıp etmelerine Kitap’tan ve özellikle “İslam tarihi”nden ne kadar referans üretirse üretsin, bu onu isabetli ve/veya kusursuz kılmaya yetmemektedir. Çünkü Selefîlik, tarihi dondurarak dondurulmuş tarihi bu güne olduğu gibi taşımaya; bu günü dondurulmuş tarihin parametreleriyle aynen yeniden inşa etmeye çalışmaktadır.2 Aslında bu bakış açısı bu hareketlerin kendisini tarih dışı kılmaktadır. Ancak bu yapısına rağmen, tüm bu problemli özellikleri Selefîliğin cazibesini ortadan kaldıramamakta; aksine onu yoksul, umutsuz ve ezilmiş Müslüman kitlelerin onurunun kurtarıcısının mümessili yapmaya devam etmektedir. Bu da tabiidir. Çünkü öfkeli Müslümanlara ne kelam, ne felsefe ve ne de özellikle tasavvuf, bu öfkelerini dindirecek acil ve sert öneriler sunmamakta veya sunamamaktadır. Aslında bu iki yorumun tabiatı buna müsait de değildir.

        
Tüm İslam geleneğinde olduğu gibi bizim geleneğimizde de tasavvuf çok önemli bir yere sahip olmuştur. Geleneğimizi, tasavvuf ve onun etkilerini bir kenara koyarak ne anlamak ne de anlatmak mümkün değildir. Özellikle bizim “halk irfanı” diye tanımlayabileceğimiz; ahalinin idrak seviye ve parametrelerinin üretildiği havuz, tasavvuf olmuştur. Ancak hemen belirtmek gerekir ki bu önerme, tasavvufun yüksek/entelektüel/eğitimli halk kesimlerine hitap etmeyen, onun sadece toplumun daha eğitimsiz, yoksul kesimlerine ait bir anlama ve yaşama biçimi olduğu anlamına gelmemektedir. Çünkü tarihsel olarak böyle olmadığı gibi verili olarak da durum böyle değildir. Esasen tasavvufun kendisini üzerine bina ettiği dayanakları keşif ve sezgi yoluyla elde edilmiş olması itibarıyla öyle sıradan insanların tecrübe edemeyeceği anlayamayacağı şeylerdir. Ama bu özelliği tasavvufu halktan uzaklaştırmamış; tasavvuf kendisini bir şekilde halkın anlayacağı dile çevirebilme başarısını gösterebilmiştir. Fakat tasavvuf aynı zamanda, yolu kaçınılmaz olarak felsefe ile kesişmek zorunda olan bir dil ve düşünme yöntemi üzerinden, yüksek eğitimli müdekkik ve muhakkik insanların da mesleği haline gelebilmiştir. Bu yönüyle tasavvuf belki de sokaktaki ayakkabı boyacısından, devlet başkanına; tarladaki çiftçiden sultana kadar çok geniş bir yelpazede, toplumun tüm kesimlerini kavrayan kucaklayan bir yorum ve yaşama biçimi olma başarısını göstermiştir.

        
Mamafih belirtmek gerekir ki, bu niteliğine rağmen tasavvuf da tartışma dışı kalmamış; tasavvufun bazı temel kabulleri veya varlığı anlama ve anlatma biçimleri öteden beri İslam geleneğinin en önemli tartışma konularını teşkil etmiştir. Örneğin birçok tasavvufi mektebin yolunun, merkezi konumunu teşkil eden Vahdet-i Vücûd nazariyesi, yüzyıllardır İslam düşüncesini etkilemeye devam etmektedir3

        
Vahdet-i Vücûd’u Kitap (Kur’an) temel alınarak temellendirmek, mümkün olamaz, olamamıştır. Bu nedenle Kitap’ın varlık ve oluşa dair açık hükümleri karşısında Vahdet-i Vücûd nazariyesi çatışmaya düşmekten kurtulamamış; sorun hemen her defasında yorumla aşılmaya çalışılmıştır. Belki bu nedenle Vahdet-İ Vücûd’cu veliler, bir tür felsefe olan bu nazariyenin meşruiyeti için, öncelikle velayetin felsefesini yapmışlardır.