KÜRESEL GÜÇLERİN KORUMASINDAKİ PKK TERÖRÜ

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229



 

 

Eylül 1998’de, Suriye’nin, yıllardır topraklarımızda yaşamıyor diye, Türkiye’nin teslim edilmesi taleplerini geri çevirdiği Abdullah ÖCALAN, Silahlı Kuvvetlerimizin kararlı ültimatomu üzerine ülkeden uzaklaştırılmıştı. PKK terörüne karşı yaklaşık 19 yıl süren mücadelenin bir safhası bu şekilde kapatılmış oldu. Suriye istihbarat örgütü “El Muhaberat”ın Öcalan’ı kontrol etmekle görevli elemanı Selman ZİRKİ, Öcalan’ı, yıllardır ona maddi manevi yardım etmiş olan öteki ülkelerdeki macerasına bu şekilde yolcu ederken, terörist başının kafasında herhâlde, bundan sonraki yaşantısını geçirmeyi düşleten güvenceler, planlar ve seçenekler vardı. Çünkü Türkiye’ye binlerce şehit verdiren ve milyarlarca dolara mal olan PKK terör hareketi yıllardır, Türkiye’nin sözde müttefiklerince ve komşusu olan bütün ülkelerce desteklenmişti. 1990 öncesi Sovyetler Birliği’nden güç alan Suriye, Kıbrıs’ta 1974’de ağır bir hezimete uğrayıp öç alma hevesindeki Yunanistan, bölgede güçlü, demokratik ve laik bir Türkiye’yi arzulamayan İran, 1990 sonrası Ermenistan, 1990 öncesi Bulgaristan ile PKK’nın etkinlik çabasını sürdürdüğü bütün süreçte AB ülkelerinin önde gelenlerinin hepsi ile Çekiç Güç’ün hayata geçirilmesiyle ABD ve nihayet II. Körfez Savaşı’ndan sonra bölgede Kürtlerden yararlanmayı, planları arasına alan İsrail’in PKK’ya belli ölçülerde destek verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu noktada çok rahatlıkla öne sürülebilecek bir başka önemli husus da, dünyadaki küresel güçler olan Rusya ve ABD’nin de belli zamanlarda doğrudan veya dolaylı yollardan PKK terör Örgütü’nü himaye ettikleri, destekledikleridir.

 

Küresel Güç Sovyetler Birliği ve PKK

Suriye’nin 1990 öncesi sistematik bir şekilde başlattığı PKK’yı destekleme stratejisi hiç şüphesiz kendi tarihsel hesaplaşmasına uygundu. Amaç, Büyük Suriye ütopyası çerçevesinde Hatay’ı almaktı. Bunun için Türkiye’nin zayıflatılması ve bunun için de içerde kargaşa çıkarılması gerekliydi. Suriye ve Lübnan’daki PKK kamplarında yetiştirilen, silahlandırılan ve sınırlarımıza kadar Suriye ordusuna ve El Muhaberat’a ait araçlarla getirilen teröristlerin Türkiye’ye sızmaları bu strateji çerçevesinde sağlanıyordu. Kâğıt üzerinde güçlü bir silah envanterine sahip olan Suriye, elindeki binlerce tank, top ve yüzlerce savaş uçağına mı yoksa İsrail’e karşı vermiş olduğu başarısız savaşlarda kendine hiçbir zaman yeterli ölçülerde yardım etmeyen Arap dünyasına mı güveniyordu da Türkiye’ye karşı böylesine bir strateji izliyordu? 1990 öncesi için bu sorunun cevabı her halükarda hayır olmalıdır. Çünkü Suriye ordusunun, NATO standartlarının da ötesinde, Sovyet ordularına karşı savaşacak şekilde hazırlanmış güçlü ve disiplinli Türk ordusuna karşı koyamayacağı çok açıktı. Suriye geçmiş deneyimlerine bakarak Araplara da güvenemezdi. O hâlde tek güvendiği, ABD ve NATO dışındaki öteki küresel ve askerî güçler, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı idi. Biliyordu ki Türkiye’nin kendisine yönelik bir harekâtı, Sovyetlerin sert müdahalesini peşinden getirecekti. Yani o günlerde PKK terörünün önde gelen iki hamisinden (diğeri komşumuz Yunanistan’dır) biri olan Suriye’nin arkasında o zamanki küresel ve askerî güç Sovyetler Birliği vardı.

Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki terörün artmasından ve hatta Türkiye’nin zayıflayarak bölünmesinden elde edebileceği çıkarlar ise azımsanmayacak boyutlardaydı. Her halükarda bir NATO üyesi parçalanmış olacağı ve Akdeniz’e rahatça inebilme, dahası Orta Doğu ülkeleri ve dolayısıyla petrollerine “el atabileceği” için kârlı çıkabilecekti. Esasen PKK’nın güçlenmesinde, Türkiye üzerinde taşeron olarak kullandığı Bulgaristan’ın da büyük ölçüde yardımcı olduğu ve bu yardımın her boyutta olduğu hatırlanırsa, Sovyetler Birliği’nin parçalanmadan önceki PKK’ya yardımları somut bir şekilde ortaya konmuş olur. Sovyetler Birliği’ni takiben ortaya çıkan Rusya Federasyonu’nun da Sovyetler’den devralmış olduğu  genel dış siyaset anlayışının çerçevesinde PKK politikasını özellikle Çeçen hareketiyle de ilişkilendirip ele aldığı ve belli ölçülerde sürdürdüğü açıktır.

Konuyu 1990’dan sonrasına ve Suriye’nin nasıl olup da Sovyetler’in parçalanmasını takip eden yıllarda 1998’e kadar PKK’ya yardım etmeye cüret ettiği hususuna getirirsek, burada tarihsel olarak ilerde sorgulanması gereken bir noktaya varmış oluruz. Çünkü temelde askerî, siyasal ve ekonomik açıdan Türkiye ile boy ölçüşemeyecek bir Suriye’nin Sovyetler’in parçalanmasıyla desteğini yitirmiş olması gerçeğinin yanı sıra, elindeki silah sistemlerinin her yıl giderek demode olması ve hurdaya dönüşmesi de Suriye açısından hesaba katılması gereken bir olguydu. Bu noktada ise akıllara şu sorular takılıveriyor: Türkiye’de o yıllardaki beceriksiz koalisyonların gayrı-millî denebilecek duyarsız politikaları mı bu pasifliğe, binlerce vatan evladının şehit olmasına ve ülkemizin yıllarca sürecek onarılmaz sıkıntılara düşmesine sebep olmuştu? Kararsızlığın ve pasifliğin nedenleri, askerî, siyasi güçlerini yanlış değerlendirmede miydi? 1998’e kadar neden 8 yıl beklenmişti? Neden Suriye’nin dışında Yunanistan, Ermenistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İran’dan da hesap sorulamamıştı? Yoksa bütün bu ülkelerin bir kutsal ittifakla Türkiye’ye karşı birleşecekleri mi düşünülüyordu? Veya bu ülkelerin arkalarındaki başka güçlerden, ülkelerden destek aldıkları konusunda bilinmeyen ya da gizlenen hususlar mı vardı?

Birinci Körfez Savaşı sonrası ABD’nin 36. paralelin kuzeyine Çevik Güç’ü yerleştirmesi ve bölgede bir Kürt oluşumunu hazırlamaya başlaması mı bizi frenlemişti yoksa 1838 Balta Limanı Antlaşması’nı takiben bir çöküş döneminin başlamasının âdeta benzeri günlerin heyecanıyla, 1995’de Gümrük Birliği’ne girişimizi zafer çığlıklarıyla “AB”ye giriyoruz diye kutlarken AB mi bize giriyordu ve bu teslimiyet mahmurluğu içinde çevremizde, ülkemizi parçalamak isteyenlere ses çıkaramıyorduk? Bütün bunlar tarihsel olarak sorgulanmalıdır. Ancak bu noktada yapabileceğimiz ilk saptama, PKK’nın 1990 öncesi küresel iki güçten biri olan Sovyetler Birliği’nden ve sonradan Rusya Federasyonu’ndan almış olduğu dolaylı ve doğrudan destek ve aralarındaki ilişkileridir. Bununla ilgili çeşitli önemli kanıtları alt alta şöyle sıralayabiliriz:

  • Moskova’nın 250 km. kuzeyinde PKK kontrollü bir eğitim kampının yıllarca faaliyetini sürdürdüğü ve Yaroslavl’daki bu kampta örgütün dağ kadrosuna ideolojik eğitim verildiği iddia edilmekteydi.
  • PKK’nın elindeki çeşitli silah ve SAM füzelerinin bir kısmının Rus kökenli olduğu operasyonlarda ele geçen malzemeden anlaşılmıştı.
  • Rus Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’nın PKK’nın tanınması yönündeki çabaları ve Ruslar’ın konuya o günlerdeki bakış açıları hatırlardadır.
  • Teröristbaşı Abdullah ÖCALAN’ın Suriye’yi terk etmesinden sonra iki kere Rusya’ya gitmesi ve sığınma girişimleri de hatırlardadır.

 

Öteki Küresel Güç ve PKK

1998’de diplomasinin silahlı bir şekilde desteklenebileceğinin örneğini yansıtan kararlı bir duruşla siyasilerden ümidini kesen Türk Silahlı Kuvvetlerince Suriye’ye verilen ültimatomdan sonra durulmuş izlenimi veren PKK Terör Örgütü’nün eylemleri, maalesef 2000’li yılların başından itibaren yine sınırlarımızın ötesinde, bu sefer Irak’ta, Irak’ın kuzeyinde başka bir biçimde, başka eller tarafından biçimlendirilmeye başlandı. Saddam HÜSEYİN’e karşı Çekiç Güç’ün koruması altındaki bölgede filizlenen Kürt oluşumunun yanı sıra, daha 1990’ların başından itibaren bölgeye yerleşmeye başlayan PKK’nın 1998’den sonra sistematik bir şekilde hem siyasallaşma çabaları hem de asimetrik bir savaşın gerekleri olan hazırlıklara ağırlık verdiği göze çarpmaktadır. Bir taraftan çok önemli bir petrol havzası olan Irak’ın kuzeyi, öte yandan Orta Doğu su kaynaklarının çoğunu kontrol eden GAP’ın bulunduğu bölge, ABD’nin 1990’ların sonunda sözünü sıklıkla etmeye başladığı “Genişletilmiş Orta Doğu Projesi”nin merkez noktası mıydı? ABD’nin “sıra dışı yaklaşımlarıyla tanınan” Dışişleri Bakanı Henry KİSSENGER’ın dediği gibi “devletleri kontrol için petrol, halkları kontrol için suyun kontrolü önemlidir” fikrinin merkez noktası, hem su, hem petrolün bol bulunduğu bu bölge miydi? ABD söz konusu projeyi bilinenden çok daha önce, 1980’lerde uygulamaya koyduğu için mi Türkiye PKK’ya kesin darbeyi vurmakta bir kararsızlık ve atalet içindeydi? Bu nedenle mi orada de facto’dan çıkıp de jure hâle gelen ve gerektiğinde ABD ve İsrail’in bölgede, özellikle Araplara ama gerektiğinde bütün ülkelere karşı kullanabileceği bir Kürt oluşumunun yanı sıra PKK varlığına da izin veriliyor ve göz yumuluyordu? İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra bölgede, Araplara ve özellikle Türkmenlere yapılmayan yardımlar, ABD ve AB kökenli yüzlerce yardım kuruluşunca Kürtlere yapıldı. Hatta ve bilakis Türkmenler ABD güçlerince, peşmergelere yardım ve Irak’ın kuzeyinin etnik demografisini değiştirmek amacıyla yurtlarından sürüldü, katliamlara uğratıldılar. Bu olgunun bugün Telafer’de hâlâ sürüyor olması ve Türkiye’yi yönetenlerin konuyu hâlâ yok sayması, kanayan bir yaramız olmaya devam etmektedir.

 

ABD’nin Geçersiz Bahaneleri

Bugün yönetimin, AB’ye şirin gözükmek için budadığı, terörü önleyici yasaların tamamen kaldırılması ve güvenlik güçlerimizin elinin kolunun bağlı hâle getirilmesi sonucu terörün hortladığı bir vakıadır. Bu bağlamda, Irak’ın kuzeyindeki yaklaşık 4500 ve diğer yerlerdeki 1500 kadar PKK’lının varlığı ile ve bunların Irak’ın kuzeyinde ABD’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokratik Partisi’nin göz yummasıyla güçlendiği, örgütsel gücünü siyasallaşma uzantılarıyla Türkiye’ye kadar yaydığı ve ülkemizde tekrar terörü canlandırma hevesinde olduğu bir gerçektir. ABD’nin GOP çerçevesinde Türkiye’de de başka bir stratejiyle uygulamaya geçirdiği “Ilımlı İslam” veya başka bir deyişle “Amerikancı İslam” yaratma gayretlerinin yanı sıra, Irak’ın kuzeyinde PKK ve Kürt oluşumunun gelişmesine değil engel olmak, bilakis destekleme stratejileri yan yana geldiğinde Türkiye’nin hazmetmemesi, kabul etmemesi gereken bir durum ortaya çıkmaktadır. GOP ve BOP projeleriyle Orta Doğu’yu bir kan gölüne çevirme yaklaşımını benimsediğini gün geçtikçe gösteren ABD, bu stratejisinde “Türkiye’nin Güneydoğu’su ilgi alanımızdır” diyen İsrail’i de alabildiğine destekleyip kullanırken, bu her iki ülkenin bu bölgedeki tek müttefiklerinin de Kürtler olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Ilımlı İslam modelinin teşvikçisi ABD ile her konuda aynı çizgide hareket ettiği arada sırada yapmacık ve acemilikten doğan zikzaklara rağmen belli olan iktidar ise yine temelde çok da samimi olmadığı konusunda şüphemiz olmayan AB uğruna bir yandan terörle mücadele yasalarını budamışken öte yandan da Güneydoğu’da yerel yönetimleri maddi ve işlevsel açıdan daha güçlendirecek “Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı” ve “Kamu Yönetimi Reformu” hazırlıklarıyla yine AB’yi memnun edecek bir şekilde merkezî devleti zayıflatma çalışmalarına devam etmektedir. AB ve ABD’nin bu çerçevede Güneydoğu Anadolu’daki çalışmaları ve Diyarbakır örneğinde olduğu üzere buralardaki yerel yöneticilerle sıkı fıkı olması ciddiye alınmalı ve şiddetle karşı çıkılmalıdır.

Çünkü ABD ve AB’nin Türkiye’nin aleyhine ve müttefiklikle bağdaşmayacak bir şekilde yürürlüğe koyduğu oyunlar, kah sözde alt kimlikler yaratarak, kah feodal düşüncelerin de yardımıyla, mezhep, tarikat ve aşiret istismarlarıyla şekillenmektedir. Amaç Türkiye’de önce denetlenebilir istikrarsızlık yaratmak ve sonra da, son günlerde basında çıkan ve Orta Doğu’yu yeniden şekillendirirken temelde, Türkiye’yi de ciddi şekilde “küçülten” haritalara uygun bir coğrafya gerçekleştirmektir.

Bu noktada bizi rahatsız eden en önemli husus ABD’nin coğrafyamızda maşası olabilecek, Türkiye, Suriye, İran ve Irak’tan kopartılacak topraklarla yaratılabilecek, ABD ve İsrail’in denetim ve kanatları altına alınacak bir Kürt devletinin oluşma olasılığıdır.

ABD’nin yönlendirici ülke olduğu NATO’nun maalesef PKK’yı hâlâ terör listesine almamış olması da  üyesi ve hatta bir zamanlar ileri karakolu olduğumuz NATO’nun müttefiklik anlayışının ancak “hep alayım, hiç bir şey vermeyeyim” şeklinde olduğunun en açık ve bu noktada değinilmesi gereken bir örneğidir. Bu noktada günahın büyüğünün de ABD’de olduğu da açıktır.

Günümüzün tek küresel tek gücü ABD’nin Kürtler ve onu gerektiğinde askerî açıdan yedekleyebilecek PKK konusunda planları ve tutumu böyle gibi gözüküyor. Çünkü terörü bahane ederek binlerce kilometreden gelip Afganistan’ı, Irak’ı işgal eden bir ABD eğer samimi ise PKK gibi müseccel ve eli kanlı terör örgütüne Irak’ta müsaade etmezdi. ABD’nin yok dese de buna gücü vardır. Yoksa da, Türkiye’nin güç kullanmasına yeşil ışık yakması gerekir. Ne var ki bu günlerde, Türk kamuoyundan ciddi tepki alan ABD ve onun maşası Irak’ın kuzeyindeki oluşum başka bir strateji izlemeye başlamış gibi gözüküyor. Tamamen bir uyutma ve zamanı geçirmeden başka bir şey olmadığı açık olan, alınan bu yeni ve güya PKK’ya karşı önlemler içerdiği öne sürülen stratejinin içinin boş olduğunu düşünüyoruz. Irak’ın Kürt asıllı Cumhurbaşkanı’nın ve Dışişleri Bakanı’nın son günlerde “önlem” olarak dile getirdiği, PKK ile ilgili hususların tamamen boş olduğu ve bu bağlamda birkaç PKK bürosunun yasak savma kabilinden kapatılacağı ve belki birkaç önemsiz teröristin teslimiyle yine belli bir taktiksel yaklaşımla zaman geçirmek amacına uygun olarak Türk kamuoyunu tatmin etmek  açısından ele alındığı açıktır.

Türkiye’nin Stratejisi

Türkiye bu oyuna gelmemelidir. Binlerce vatan evladını şehit vermemize neden olan PKK terörüne geçmişte yaptığımız yanlışların bir devamı gibi pasif kalarak ve başkalarından yardım bekleyerek karşı koyamayız. Karşı koyma konusu bizi içinde kavga olan bir sürece getirmiştir. Kavgamız, ülkemizin bütünlüğü, bağımsızlığı, milletimizin refahı ve demokrasimizin sürekliliği için olmalıdır. Kavgamız başkalarının şefaatini, yardımını beklemek gibi bir hususu söz konusu bile etmemelidir. Çünkü zaman, gözü ülkemizin bütünlüğüne zarar vermede olanlardan yanadır.

Türk milletinin bekasını yabancı ellerin şefaatine teslim etmek onlardan medet ummak ülkemizin geleceğini mahvedebilir. Türkiye büyük bir ülkedir. Bu büyüklük atalarımızın mirasıdır ve kanla elde edilmiştir. Bu tarihsel büyüklüğün yanı sıra coğrafi büyüklüğümüz ise Türk milletinin özgürlüğü ve toprak bütünlüğü için önemlidir. Bir karış topraktan dahi vazgeçmek düşünülemez. Topraklarımızın küçülmesi başka istilaları davet eder. Sonuç ise Lozan’dan bu yana Batılılarca özlenen, Türkleri Anadolu’dan atma hayalinin gerçekleşmesi anlamına gelecektir.

Yüce Atatürk “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” demiş ise de yeri geldiğinde, Hatay’ı almak için üniformasını kuşanmıştır. Bizlere de Kerkük, Musul, Kıbrıs ve Selanik gibi vatan topraklarının ana yurda katılmasını vasiyet etmiştir. Eğer Atatürk, bugünkü gibi neyi düğü belirsiz bir dış politika anlayışıyla hareket etmiş olsaydı bugünkü millîi sınırlarımıza sahip olamazdık. Yaşam mücadelesi ve kavgalarla geçen Türklüğün tarihi, egemenlik, bağımsızlık, özgürlük anlayışı içinde hep onurlu bir çizgide sürdürülmüştür. Ülkümüz de bu üç unsurun gerçekleşmesi çizgisinde olmalıdır. Düşmanlarımız eğer bize karşı mücadeleyi bizim topraklarımızda sürdürüyorlarsa, bizim takip edeceğimiz en doğru strateji Türklük ülküsünü topraklarımız dışında da korumayı göze almaktır. Unutmayalım “Ülküler taarruzidir. Savunmada kalan ülküsünden bir kısmını vermeye razıdır”.