TÜRKİYE’DE İKİLİ YAPI EKSENİNDE DEMOKRASİ SORUNU

Eylül 2006 - Yıl 95 - Sayı 229



 

 

Sosyal yapılar karşıtlıkların, çelişkilerin ve farklılıkların çeşitli derecedeki dengesi üzerine kurulur ve kökleşirler. Bu yapıların; bir anda değişip dönüşeceğini düşünmek sosyolojik muhayyileye aykırıdır. Toplumsal yapıların, maddi ve beşeri çevrelerinin tarihî arka planını, gelişmişlik düzeylerini ve aralarındaki diyalektik ilişkileri hesaba katmadan devreye sokulan sosyal mühendislik projeleri tarih boyunca hep başarısız olmuştur.

Toplumların sosyoekonomik gelişmişlik düzeyleriyle yönetim gelenekleri arasında güçlü bir ilişki vardır. Tarihin derinliklerinden günümüze intikal eden bu ilişkiler anlaşılmadan siyasette ve yönetimde karşılaşılan sorunlar da anlaşılamaz. Bu bağlamda demokrasi, çoğulculuk ve katılımcılık gibi süreçlerin kaderinin halkın sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamının kalitesi tarafından tayin edildiği söylenebilir.

Türkiye’deki demokratik yönetimin karşılaştığı temel sorun da bu gerçekle yakından ilişkilidir. Nitekim toplumun her alanında ikili bir yapının kurumsallaşmış olduğu çıplak gözle dahi görülmektedir. Türkiye’de kutuplaşmaya ve ayrışmaya çok daha fazla elverişli sosyoekonomik bir zemin vardır. Bu bağlamda şekillenen sağ/sol, laik/antilaik, kırsal/kentsel, Ulus/Çankaya, Ağlayan/Eğlenen vb. olgular ideolojik olmaktan daha çok yapısaldır. Günümüzde bu yapılar, -özü aynı kalmak kaydıyla değişip dönüşerek- kendi adacığına çekilmiş diğerlerinden korunmak için tedbir üstüne tedbir geliştirmektedir. Sorun; zümrelere özgü tatil köyleri, kapısından girilemez eğlence mekânları ve önünde geçilmez sitelerin varlığının çok ötesindedir.

İkili yapıların kökenlerini, sosyal yarılmaların derinliğini, bürokratik oligarşinin ayrışma üzerindeki etkilerini, toplumdaki siyasal ve kültürel gecikme faktörünü anlamak ve gerekli tedbirleri almak için her şeyden önce bu olguların hangi zemininin ürünü olduğunu isabetle tespit etmek gerekir.

 

İkili Yapının Sosyolojik Kökleri

Selçukludan bu yana Türkiye’de halkın dili ile devletin dili hep farklı olmuştur. Yalnız dil değil, yönetilen ile yöneten seçkinlerin hoşlandıkları müzik, aldıkları eğitim ve ikamet ettikleri yerler bakımından da aralarında büyük farklılıklar hep var ola gelmiştir. Halkın dili ile yönetimin dilinin farklı olduğu yerde süreç içerisinde halkın zihniyeti ile yönetimin zihniyeti de farklılaşır. Selçukludan Osmanlı’ya oradan da Türkiye’ye halk ve divan edebiyatı; Enderun ve medrese eğitimi; merkez ve çevre yerleşimi bağlamında ikili yapı iç içe ve birlikte var olagelmiştir. Nispeten daha yakın zamanlarda ortaya çıkan burjuva ve işgören, köy ve kent; kent ve gecekondu ilişkisiyse modern ve geleneksel arasındaki açıklığı iyiden iyiye müesseseleştirmiştir.

Bu yapının devlet bürokrasisi ve kurumları ile halkın yaşam stili arasındaki ilişkileri etkileyerek ürettiği denge ya da dengesizlikler; aynen İmparatorluktan Cumhuriyete intikal etmiştir. Bugün Türkiye’de aydın ile halk, köy ile kent, kent merkeziyle gecekondu ve hatta kadın ile erkek arasındaki çelişkiler bu derin sosyolojik damarlardan nemalanır.

Kurumlarda tepeden inmeciliğin, kadın/erkek ilişkilerinde (patriyarki’liğin) koca otoritesinin üstünlüğünün, ikamet edilen yer bakımından baba tarafının veya onun yanına yerleşmenin (patrilokalite) etkisinin nesilden nesile aktarılarak süre gitmesi de bu gerçekle yakından ilişkilidir. Osmanlı döneminde aşağı katmanlardan yukarı katmanlara çıkış -merkezi iktidar için tehdit oluşturmamak koşuluyla- mümkündü. Kısacası yüzlerce yıldır havas/avam, asker/sivil, cemaat/cemiyet, modern/geleneksel, bireysellik ve toplumculuk Türk toplumlarında hep birlikte ve bir arada var ola gelmiştir.

Bu ikili yapının günümüze yansıyan bir başka boyutunun görüntüsünü de şair; “Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet” diyerek bir çırpıda ifade etmiş olmaktadır. Nesiller arası yaşam farkı ancak bu denli veciz ifade edilebilirdi.

Sorun dünle bugün arasındaki algı, zaman vb. farklılıkla ilgili değildir. Bugünkü toplumsal yapının kendi içinde zihinsel ve ahlaki yönden derin bir biçimde ayrışması çok daha ileri boyutlardadır. Sosyal anlamda kitlesel davranış ve medyatik ilişkiler, siyasal anlamda ise dış politika konusundaki yansımalar bunun kanıtı niteliğindedir. Ekonomik ve sosyal yapıda olduğu gibi hayata karşı takınılan pozisyon karşısında da Türk toplumunda ikili bir yapı her zamankinden çok daha vahim bir hâl almıştır. Meydana gelen olaylar toplumun onlarca yıldır denge içinde götürdüğü ikili yapıların giderek yarılıp, artık taşınamaz biçimde derinleştiğini göstermektedir.

 

Lövanten Sınıf ve Yabancılaşmış Bürokrasi

Osmanlı zamanında örgütlü, zengin ve egemen azınlık grupları merkezi en fazla etkileme yeteneğine sahiplerdi. Ecnebiler her zaman ticaret, meslek, sermaye, dış destek, zanaat, dil ve eğitim yönünden üstün durumdaydılar. Geneli taşrada bulunan Türk gruplarının, merkezdeki burjuvazi ve uluslararası desteğe sahip azınlık grupları karşısında esamesi okunacak düzeyde bile değildi.

Özellikle 15. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nde taşra grubunun yanında merkezde, daha çok ticaretle uğraşan azınlıklardan ibaret lövanten denen bir yeni sınıf ortaya çıkmıştır. Bu devirde artan dış ekonomik müdahaleler bu grubun ortaya çıkışında başlıca etken olmuştur. Dış ekonomik müdahale, kapitülasyonların kapsamının gittikçe genişlemesi ile kolaylaşmış ve lövantenler Avrupa’nın ekonomik çıkarlarının Osmanlı-Türk devletindeki temsilcileri durumuna gelmişlerdir.

Metin Heper, bu olguyu şöyle açıklar: Bekleneceği gibi, lövantenlerin sivil bürokrasinin çıkarcı kanadı ile yakın ilgileri olmuştur. Yüksek kademeleri işgal eden bazı paşalar, yabancı çıkarlar ile lövantenler arasında gerekli bağı sağlamışlardır. Kariyerini yabancı devletler ve sermayedarların iltimasına bağlayan, onlardan komisyon alan bu yeni bürokrasinin, eski Osmanlı bürokrasisi ile bir ilgisi yoktur. Bu, emperyalizmin ürünü olan yeni bir türdür. Emperyalizmin Türkiye’deki birinci kolu Rum ve Ermeni tüccarları ise, ikinci kolu yeni Osmanlı bürokrasisidir.

Günümüz bürokrasisinin de intikal eden bu netameli miras ve ilişkiler ağından kendisine düşen payı aldığını gelişen olaylar ortaya koymaktadır.

 

Sosyal Yarılmanın Tarihi Çok Eskidir

Yapıdaki ikili ayrışma ilk önce Bizans’ın -ticareti, zanaatı, sermayesi, bürokrasisi, yabancı dili ve belirli bir diplomasi birikimi olan- yerleşik unsurlarıyla, onun fatihleri olan Türkler arasında meydana gelmiştir. Daha sonra da bu ikili yapı coğrafyanın Türkleşmesiyle birlikte aynen Türk boylarının kendi aralarına taşınmıştır. Hristiyan ve Müslüman toplulukların arasında mevcut olan ikili yapı süreç içerisinde aynı inancın (İslam’ın) farklı anlayışı arasına kaymıştır. İkili yapıyı ortaya çıkaran olguların başında din hatta mezhep, yerleşilen coğrafya ve tarihî faktörler büyük bir rol oynamıştır.

Örneğin; Büyük Selçuklu ve Osmanlı yönetimlerinin her ikisi de merkez-çevre modeli diye belirlenen ikili bir yapıya dayanmaktaydı. Genel olarak merkez, Oğuz olarak kabul edilen bir Türk boyundan gelir, buna karşılık çevre ise Türkmen kategorisinde düşünülen topluluklardan oluşurdu. Bu iki grup Ön Asya coğrafyasında sürekli olarak karşılıklı çıkar çelişkileri içinde olmuştur. Süreç içerisinde çıkar çatışmalarına mezhepsel bir maske takılarak egemenlik tahtında güçlü bir meşruiyet zemini üretilmiştir. Türkmenlerin Şialaşması süreci ise, bu ikiliği sosyal ayrışmaya gidecek kadar gerginleştirmiştir. Türkmenlerdeki inancın tarihî süreç içerisinde giderek kimlik hâlini alması ile komşu ülkelerin bu durumdan yararlanmaya kalkışması olguyu çok daha nazik bir konuma getirmiştir.

Bu yüzden çevre sürekli olarak merkezin nazarında bir sanık, günahkâr ya da fitne unsuru olarak görülmüştür. AB’nin bugün aynı milletin, aynı dininin farklı mezheplerinin azınlık olarak kabul edilmesi yönündeki baskıları bu hassasiyeti çok iyi algıladığı ve değerlendirdiğini göstermektedir.

 

Halk İle Yabancılaşmış Bürokratik Zihniyet

Gerçekten de kendisini üreten kültürle bir türlü barışık olmayan bir yönetim ve aydın anlayışıyla; Türk milleti yüzlerce yıldır hep karşı karşıya kalmıştır. Halkı halka rağmen, yönetmeye çalışan iş birlikçi bir bürokrat sınıfla, her konuda uzman olduğunu iddia eden, tepeden bakıcı aydın sınıf ülkenin hem sivilleşmesinin ve demokratikleşmesinin hem de halkın katılımcılığının önündeki en büyük engel olmuştur.

Kerameti kendinden menkul bu seçkin grubunun zihniyetini Ali Bulaç şöyle ifade eder: “halkın akılı vasilere ihtiyacı vardır. Halkın siyasi ve toplumsal geleceğine, gündelik ve tarihsel kaderine ipotek koyanlara göre, bu vasiler de kendilerinden başkası değildir”.

Halkın “akıllı vasiler” tarafından âdeta güdülmesi gerektiğini savunan bu seçkinci görüş sahiplerinin her yerde benzer tutum ve yöntemlerle hareket ettikleri görülmektedir. Harold Lasswel, “elitler kendilerine itaati sağlamak için yeterli miktarda silaha sahip değillerse sosyal menajerleri hemen devreye sokmalı, propaganda yoluyla muhtaç oldukları itaati sağlamalıdırlar” demektedir. Kendi meşruiyetlerini de halkın “cahil ve aptal”lığı üzerine kurarlar. Chomsky’nin aktardıkları da bu konuda yeterince açıklayıcıdır: “Halkın ne denli cahil ve ne kadar aptal olduğunun farkında olmalıyız. İnsanların, kendi çıkarlarının en iyi bekçileri olduğunu savunan demokratik dogmatizme yenik düşmemeliyiz. Öyle değildirler, onları, onların iyiliği için kontrol altında tutmalıyız”. Halkı halka rağmen “adam etmeyi” misyon edinenler bu zihniyetin doğal uzantısı olarak; halkı halkın “iyiliği için kontrol” altında tutmaya bile kalkarlar. Kendilerini de John Stuart Mill’in “barbar”ların ilerlemesini sağladığı sürece despot yönetimlerin meşru sayılabilecekleri teziyle savunabilirler.

Türkiye’de değişen onca iktidara rağmen bürokratik seçkinlerin halka yönelik düşüncelerinde önemli bir değişme olmamıştır.

 

Demokrasi İçin Girişimlerin Başarısızlık Nedenleri

Türkiye Cumhuriyeti’ne sanıldığı gibi yalnızca Osmanlı’nın borçları, bugünkü fiziki yapı ve Misak-ı Millî sınırları içindeki bir vatan miras kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti adıyla elde tutulabilen topraklar üzerinde kurulan devlete miras olarak, onu kuran ve o zamanın nüfusuyla on dört milyon civarında olan bir halk da miras kalmıştır. Onunda ötesinde “Tanzimat”, “Islahat”, “Teşkilat-ı Esasiye”, “İttihat ve Terakki”, “Hürriyet ve İtilaf” gibi temelde Cumhuriyeti kuranları da şu veya bu biçimde etkileyen olgular kalmıştır.

Diğer yandan Kurtuluş Savaşı vererek bağımsız bir devlet kuran Türk halkının içinde bulunduğu şartlar ibret alınacak kadar kötüydü: Genç Cumhuriyet her Türk ailesine bir askeri giydirecek gömlek, ayakkabı ve fanila teminini “millî yükümlülük” olarak yükleyen zayıfın da ötesinde olmayan bir ekonomi üzerine inşa edilmiştir. Tamamına yakınını köyde yaşayan, çoğu birbiriyle bağlantısız cemaat ilişkisi içinde bulunan, yalnızca tüketmek için üreten, eğitimsiz ve millî pazarla bütünleşmemiş, savaş yorgunu bir halk Osmanlı’dan miras kalmıştır.

On dokuzuncu yüzyılın modernleşme projelerinin uygulanma biçimleri de yeni devletin bürokrat ve aydınlarına yol gösterici ve örnek olmuştur. Osmanlı bürokratları dönemlerinde tependen inmeci ve dayatmacı bir mantıkla düşüncelerini uygulamaya sokmuşlardı.

Tanzimat sosyal ve kültürel hayatta ikili bir yapının ortaya çıkarak kurumsallaşmasına neden olmuştur. Tanzimatçılar Düvel-i Muazzama’nın (Avrupa’nın Büyük Devletlerinin) müdahalesini etkisiz kılmak amacıyla getirilen düzenlemelerin yanında eski kurumların yaşamasına ses çıkartmamışlardır. Tanzimatçılar yeni mektepler açarken eski medreselerin de faaliyetlerin devam etmesine izin vermişlerdir. Yeniyi desteklemek, eskiyi kendi hâline bırakarak etkisizleştirmek uygulan temel siyaset olmuştur. Böylece yeniyi devletin, eskiye de milletin benimsediği ikili bir yapının kurumsallaşmasının temelleri atılmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türkiye’yi “çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkartmak” amacıyla uygulamaya sokulan modernleşme projesi de benzer sonuçları üretmiştir. Uygulamaya sokulan reformlar sırasında öncelik geleneksel kurum ve geleneklerin yok edilmesine ve yasaklanmasına verilmiştir. Ancak bu kez geleneksel kurum ve kültürel gelenekler yer altına kayarak varlıklarını sürdürmenin yollarını bulmuşlardır. 

Geleneksel değerleri anlamak ve toplumsal gerçeklerle uyumlu projeleri devreye sokmak yerine bu değerlere bir çeşit “sanık” hatta suçlu muamelesi yapılması tepkilerin içten içe şiddetlenmesini sağlamıştır.

Kırsal kesim muhtemel bir direnişin ve hoşnutsuzluğun kaynağı olarak görüldüğünden siyasal merkezin yakın kontrolü altına alınmıştır. Bu duruma resmi kontrolden ırak toplumsal kesimler, kendi geleneksel sosyo kültürel adacıklarını yaratarak karşı koymuşlardır.

Cumhuriyet rejimi –özellikle Atatürk- sosyali siyasete dâhil etmek için çeşitli deneme ve teşebbüslerde bulunmuştur. Ancak meydana gelen siyasi olaylar ve sosyolojik şartlar buna müsaade etmemiştir. İlk muhalefet partilerinden, Kasım 1924’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası deneyimi bunlardan birisidir. Feroz Ahmed’in “halkın devlet üzerindeki egemenliğini inşa etmek” olarak nitelendirdiği bu süreç Mart 1925’de başlayan Şeyh Sait ayaklanması dolaysıyla çıkarılan Takriri Sükûn yasasıyla sona erdirilmiştir.

Bizzat Atatürk 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurtarak yeni bir deneme daha yapılmasına imkân sağlamıştır. Ancak Menemen’de 1930’da patlak veren gerici kanlı ayaklanma bu sürecin de başarılı olmasını engellemiştir. Bu olay Cumhuriyet kadrolarına, 1923’de uygulamaya başladıkları reformların topluma çok da nüfuz etmediğini açık bir biçimde göstermiştir. Genç Cumhuriyet, 1925 Kürt ve 1930 Menemen ayaklanması olayından sonra doğal olarak çevre üzerindeki kontrolünü daha da artırmak lüzumunu duyacaktır. 

 

Kültürel Gecikmenin Etkisi

Türk topluluklarında “eski köye yeni âdet” getiren uygulamalar da bunun tam karşıtı olan “eski tas eski hamam” tipinde sürüp giden bir yaşam da eleştirilmiştir.

Herhangi bir buluş, icat ya da yenilik toplumun kültür yapısındaki maddi veya maddi olmayan unsurlarından herhangi birinde değişikliğe neden olduğunda diğeri de buna uyum sağlamaya çalışır. Bu bağlamda maddi kültürde meydana gelen değişmelere manevi kültür gecikerek uyar. Yine üst yapı değişmelerine alt yapının hem gecikerek hem de direnerek uyması söz konusu olabilmektedir. Bu sosyolojik olguya kültürel gecikme denmektedir.

“Gâvur icadı” olan bir buluşun dışarıdan alınmaya karar verildiğinde “gâvur” dışarıda (daha doğrusu felsefesi, inancı, ahlakı, ideolojisi dışarıda) bırakılarak icadı içeri alınırdı. Bu tür teknolojik ve maddi bir girdiğe de uygun manevi iklim ancak gecikerek yaratılabilir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Batı’dan alınan hemen hemen bütün kurumlarla ilgili böyle bir sorunun yaşandığı söylenebilir.

Siyasi gelişmelere sosyalin, maddi kültürdeki gelişmelere ise manevi kültürün gecikerek uyum sağlaması demokratikleşme konusunda da aynı gerilimlere neden olduğu söylenebilir.

 

Türkiye’de Her Hükûmet Yeni Bir Devlet Gibi Kurulmaktadır!

Türkiye’de Osmanlı’dan bu yana herhangi bir erki –bilim, sanat, yönetim, siyaset, sermaye vb- elinde bulunduran azınlıkların; buna sahip olmayan çoğunluklara istediği biçimi vermek gibi bir hakka sahip oldukları sanılmaktadırlar. Toplumu yönetmeyi değil de kendi istediği şekli topluma vermeyi; yönetim elitlerinin kazanılmış bir hak olarak görmeleri bu yüzdendir. Bundan iş başına gelen iktidarlar da nasibini almaktadır. Türkiye’de her iktidar kendi kimlik algısını, millet kavramını, eğitim anlayışını, din telakkisini ve tarihe bakışını halka benimsetmek için inanılmaz bir baskı uygulaması bundandır. Bu yüzden âdeta her hükûmetle birlikte her defasında kendisinden öncekini tasfiye eden yeni bir devlet kurulur. İktidara “milat” ilan ederek ya da “beyaz sayfa” açarak gelindiğini ifade böyle bir zihniyetin ürünüdür. Hükûmetler kendilerini büyük bir tarihin sürecin halkasından ibaret olarak görecekleri yerde tarihî zincirin kendisi olarak görürler. Bu zihniyeti besleyen sosyokültürel damarlar tarihî derinliklerinde saklıdır. Bu nedenle Türkiye’de iktidarlar devletleşebilmekte, ideolojiler de iktidarlaşabilmektedir.

Böyle bir anlayış kendisine uygun insan tipini de yaratır. Verilenle yetinen, el avuç açmayı onur sorunu yapmayan ve “buna da şükür diyen” iyi huylu yurttaşın idealize edilmesi bu yüzdendir. Olayların nesnesi olmayı kabul eden, edilgen bu tür yurttaşın omuzları üzerine de demokrasi inşa edilemez. Zira olayların nesnesi olmaya şartlandırılmış insanların, kendi kaderlerini tayin hakkını ihale etmeleri son derece doğaldır.

Çünkü bu türlerin yönetilmesi daha doğrusu güdülmesi çok kolaydır. Böylece yumuşak başlı, iyi huylu, uysal mensuplar dünkü yönetimin de bugünkü sistemin de yakıtı olmaya devam ederler.

Siyasetin ya da yönetimin amacı, erki ele geçirerek halkı küçük görmek ya da tahakküm etmek değil, tam tersi halkın mutluluğu için sosyal, kültürel, ekonomik ve teknolojik alanda onlara yardımcı olacak yeni yollar göstermektir. Bu bağlamda halk ile aydın, devlet ile millet, azınlık ile çoğunluk (tersi de söz konusudur) yöneten ile yönetilenin tarihî olarak yapısallaşmış değerleri arasındaki açıklık siyasal ve sosyal gelişmenin önündeki en büyük engeldir.

Devleti kostüm, demokrasiyi ise basit bir çoğunluk sistemi olarak görmek yanlıştır. Dünyanın her yerinde modernleşmenin bir proje olarak devreye sokulmasıyla modern/geleneksel, üst kültür/alt kültür, cemaat/cemiyet, Batı/Doğu, akıl/din çelişkilerinin ortaya çıktığı gözlenmektedir. Türkiye de olan ise bütün bu çelişkilerin çok derin tarihî kökenleri olduğudur. Türkiye’de ikili yapı, sosyal yarılmanın derinliği Batı’da olduğu gibi çoğunlukla azınlık arasındaki sorunlardan değil tam tersine azınlıkla çoğunluk arasındaki dengesizliklerden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de örgütlü ve güçlü azınlık guruplarının –etnik ve din ile sınırlı değil- örgütsüz çoğunlukların kaderini belirlemeleri gibi bir gelenekleri oluşmuştur. Son zamanlardaki gerilimlerin temelinde biraz da bu azınlıkların çoğunlukların kaderini belirleme imtiyazlarını kaybetme tehlikesiyle yüz yüze gelmeleri vardır.