SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ

Mayıs 2006 - Yıl 95 - Sayı 225



 

                Bugün belirli bir topluluğun adı olarak kullanılan Ermeni sözü, “Armina” kelimesinden çıkmış bir isimdir. “Armina” adı, ilk defa Persler tarafından Van Gölü’nün kuzeyi ile Kafkasların güneyinde yer alan sahalar için kullanılmış bir sözdür. Daha sonra aynı sahalara, Helenler ve Romalılar da “Armenios” (ç. Armenioi) demişlerdir.[1] Aynı şekilde İslam tarihçileri de Van Gölü’nün kuzeyinde bulunan toprakları, “yukarı memleket” anlamında “Ermeniyye” sözü ile anmışlardır.[2] Ermeniler ise, ne kendileri için ne oturdukları topraklar için bu kelimelerden hiçbirini kullanmışlardır. Onlar, kendilerini “Hay” (ç. Hayk), oturdukları yeri de “Hayasdan” (Hayistan) adı ile tanıtmışlardır.

Ermeniler, büyük bir ihtimalle, M.Ö. XII. yüzyılda Balkanlardan Batı Anadolu’ya göç eden Thrak-Friglere mensup bir topluluk idiler. VI. yüzyılda ana topluluktan kopan bir grup Thrak-Frig kitlesinin Van Gölü’nün kuzeyindeki bölgeye gelip yerleşmiş olduğu sanılmaktadır. Bugünkü Ermenilerin ataları olarak kabul edilen bu kitle, sırasıyla Med, Pers, Part, Sâsânî, Roma, Arap ve Bizans hâkimiyeti ve idaresi altında yaşamıştır. Grigor Lusavoriç adında bir din adamının gayretleriyle 301 yılında Hristiyanlığı kabul eden Ermeniler, kendi kiliselerini kurarak, Hristiyanlık dünyasında yeni bir mezhep (Gregoryan) ve cemaat oluşturmuşlardır. Ermeni din adamları, 554 yılında Dvin’de bir konsül toplamışlar, Bizans ve Roma kiliseleriyle bütün bağlarını kesip, bağımsız hareket etme kararı almışlardır.[3]

                Selçuklular, İslâm dünyasının doğu ufkundan göründükleri sırada, Bizans’ın doğu sınırlarında dört Ermeni krallığı bulunmaktaydı. Bunlar; “Ani” (Ani Bagratlıları: 885-1045), “Kars” (Kars Bagratlıları: 962-1064), “Lori” (Taşirk Bagratlıları: 982-1064), “Van” (Ardzruniler veya Vaspurakan: 908-1021) “Krallıkları” idi. Bu Ermeni krallıklarının hiçbiri bölgede ne kuvvetli nüfus gücüne ve ne de gelişmiş devlet yapısına sahip idiler. Bunlar, Bizans’ın zayıf idaresinden yararlanılarak, Ani, Kars, Lori ve Van şehirleri ve çevresinde Ermeni soyluları tarafından oluşturulmuş mahallî birer idare, yani derebeylik durumundaydı.[4] Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Ermeni krallıklarından hiçbiri mahallî idare özelliğini aşıp, bölgesel bir güç durumuna yükselememiştir.

                Bizans İmparatorluğu’nun XI. yüzyılın birinci yarısı içinde Doğu Anadolu’da güttüğü ilhak politikası, iki Ermeni krallığının sonu olmuştur: Bizans İmparatoru “Basileios”, 1021 yılında ordusunu harekete geçirerek, Vaspurakan (Van) Ermeni krallığına son verdi; topraklarını da ilhak etti. İmparator, bununla da yetinmedi; Ermeni topluluğuna duyduğu güvensizlikten dolayı yöreden toplattığı 40 bin Ermeni’yi zorunlu göçe tabi tutup, bunların hepsini getirerek Sivas ve Kayseri yöresine yerleştirdi. Son Vaspurakan Ermeni kralı Senekerim’e de Sivas’ın idaresini vererek, onu faydalı hâle getirmeye çalıştı.[5] Basileios’un ilhak politikasını devam ettiren İmparator “Monomakhos” da 1045 yılında Ani Ermeni Krallığı’nı ortadan kaldırdı. Son Ani Ermeni kralı II. Gagik’i kontrol altında tutabilmek için de idaresine Kayseri civarında iki küçük köy verdi.[6] Böylece bölgede, sadece küçük Kars ve Lori Ermeni krallıkları kalmış oldu.

                Bizans imparatorları, sadece Ermeni krallıklarına son verip, Ermenileri kitle hâlinde göç ettirmekle kalmamışlar; onlara aynı zamanda “Ortodokslaştırma”, yani “Rumlaştırma” siyaseti de uygulamışlardır. Çünkü, Ermeniler, “Gregoryan” mezhebinden olmakla inanç bakımından Rumlardan ayrılmaktaydılar.[7] Ermenilerin büyük kısmı, Bizans imparatorlarının bu siyasetlerine karşı direnmişlerdir. Bu yüzden Bizans imparatorları, aynı dinden olmalarına rağmen Gregoryan Ermenilere aşırı bir güvensizlik ve tahammülsüzlük göstermişlerdir. Onları, daima sıkı bir gözetim altında tutmuşlar; zaman zaman takibata tabi tutmuşlardır.[8] Hatta, Ermenilere ve Ermeni kiliselerine bile hayat hakkı tanımak istememişlerdir.[9] Nitekim, bu siyasetin baş mimarı olan İmparator Basilieos, Vaspurakan Ermeni Krallığı’nı ortadan kaldırıp, Ermenileri zorunlu göçe tabi tutarken 115 kadar Ermeni kilisesine ve mallarına el koymak suretiyle bunları Ortodoks kilisesine çevirtmiştir.[10] 1071 yılı içinde ordusu ile Sivas’a gelen İmparator “Romanos Diogenes” de, Sivas yöresindeki Ermeni kolonisine ağır bir darbe vurduğu gibi Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile karşılaştıktan sonra da (Malazgirt Savaşı) Ermeni kilisesini ortadan kaldırmaya yemin etmiştir.[11] Fakat o, Malazgirt savaşında yenilip esir düştüğü ve Sultan Alp Arslan tarafından serbest bırakıldıktan sonra da tahtını kaybettiği için buna fırsat ve imkân bulamamıştır. Hâlbuki, aynı çağda Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşâh, Ermeni kiliselerini ve manastırlarını ortadan kaldırılmak şöyle dursun, vergiden muaf tutmak suretiyle onları korumuştur. Hatta o, “Hristiyanlar lehine yaptığı binlerce adilâne icraatıyla” devrine kalıcı damgasını vurmuştur. Ermeni ve Gürcü tarihçileri, bu erdemli davranışından dolayı Sultan Melikşâh’ı “herkesin babası ve insanların seçkini” bir hükümdar olarak nitelendirmişlerdir. Sultanın ölümü de, sadece İslam dünyasında değil, bölgedeki Hristiyanlar arasında da matemle karşılanmıştır.[12]

                Aynı Bizans imparatorları, Ortodoks olup kendileriyle işbirliği yapan Ermenilere karşı ise, daha farklı davranmışlar; onlara özellikle Bizans mülki ve askerî idaresinde önemli ve yüksek görevler vermekten çekinmemişlerdir. Mesela, İmparator Monomakhos, Ermeni soylularından Ortodoks Alpıkarip’e Tarsus şehri ile Kilikya (Çukurova) yöresinin valiliğini vermiştir.[13] Burada hemen belirtelim ki, Alpıkarip’in Kilikya valiliği, daha sonra Ermenilerin bu yöreye göçmelerine ve burada bir baronluk kurmalarına uygun bir zemin hazırlamıştır. Zira, Bizans idaresi tarafından yerinden, yurdundan edilmiş ve takibatına uğratılmış her Ermeni ailesi, Alpıkarip’in nezdinde emin bir sığınak bulmuştur.

                Türklerle Ermenilerin ilk karşılaşmaları ise, Vaspurakan ve Ani Ermeni Krallıklarına Bizans tarafından son verilip, topraklarının ilhak edilmesinden az önce olmuştur. Eski bir kaynağın kayıtlarına göre, bu tarihî olayın kısa hikâyesi şöyle idi: Mâverâünnehir’de bir grup Türkmen (Oğuz) kitlesinin başında kendi devletlerini kurma mücadelesi veren Selçuklu beyleri “Tuğrul ve Çağrı” kardeşler, XI. yüzyılın ilk çeyreği içinde bölgenin hâkimi Karahanlılara karşı kendilerini koruyamayacaklarını ve savunamayacaklarını anlayınca, yeni bir yurt arayışı içine girmişlerdi. Onlar, soydaşlarından bazı grupların daha önce Azerbaycan’a gidip, Doğu Anadolu ve Kafkaslar üzerine gaza ve cihat faaliyetinde bulunduklarını duymuşlardı. Bu bilgiden cesaret alan “Selçuklu beyleri, kendilerine uygun ve emin bir yurt bulma düşüncesiyle Anadolu’ya bir keşif seferi yapmaya karar vermişlerdir.” Tuğrul Bey, obalarının ağırlıklarını alıp çöllerin gerisine çekilirken, Çağrı Bey de 3 bin kişilik bir atlı birliğin başında Anadolu’ya doğru yola çıkmıştır. Horasan’ı ve İran’ı yıldırım hızı ile geçerek Azerbaycan’a ulaşan Çağrı Bey, burada kendisine katılan soydaşlarıyla gücünü daha da artırmıştır. Bundan sonra Van Gölü civarından Anadolu’ya giren Çağrı Bey, Vaspurakan ve Ani Ermeni Krallıkları ile Gürcü Krallığı toprakları üzerinde 4 veya 5 yıl süren geniş bir akın hareketinde bulunmuştur. Karşısına çıkan kuvvetleri arka arkaya yenmiştir. Bu arada Türkmen akıncıları, “uzun saçları ve yayları ile atlarının üzerinde âdeta yıldırım gibi son derece süratli hareketleriyle” Ermenilerin ve yerli halkın şaşkınlık ve hayranlık içinde dikkatlerini çekmiştir.[14]

                Çağrı Bey ve Türkmenlerin bu keşif seferinden elde ettikleri bilgi ve kanaat da şu idi: Çağrı Bey ve Türkmenler, bu keşif seferi sırasında içinden geçtikleri Horasan ve Azerbaycan’ın, özellikle geniş akın hareketinde bulundukları Doğu Anadolu ve Kafkasların siyasi, sosyal, askerî ve ekonomik şartları ile tabiat ve iklim durumunu yakından tanıma fırsatı bulmuşlardır. “Onlar, özellikle, tabiat ve iklim şartlarıyla Anadolu’nun kendilerine özgü hayat tarzlarını sürdürmeye son derece elverişli ve uygun bir ülke olduğu kanaatine varmışlardır.” Hatta Çağrı Bey, “bu ülkede kendilerine karşı koyabilecek bir kimsenin bulunmadığını” anlamıştır.[15] Selçuklu beyleri, bu müspet kanaate rağmen yerleşmek ve devletlerini kurmak için önce Anadolu’yu değil, Horasan’ı tercih etmişlerdir. Bu bilgi ve tecrübeler ise, boşa gitmemiştir. Nitekim, bu keşif seferinden elde edilen bilgiler ve kazanılan tecrübeler, Selçuk beylerinin daha sonra bu ülke üzerine (Anadolu) yapacakları akınlarda ve fetihlerde onlar için başlı başına bir kılavuz olmuştur.

                1040 yılında, Horasan’da Gaznelilere karşı kazandıkları Dandanakan Zaferi sonucunda kendi devletlerinin kuruluşunu (Büyük Selçuklu Devleti) tamamlamış olan Selçuklu beyleri, 7-8 yıl gibi kısa bir süre içinde bütün İran ülkesini hâkimiyetleri altına alarak, Doğu Anadolu sınırlarına ulaşmışlar; burada küçük Kars ve Lori Ermeni Krallıkları, özellikle Bizans İmparatorluğu ile sınır komşusu olmuşlardır. Bundan sonra Tuğrul Beyin emri ile Selçuklu hanedan üyeleri ve Türkmen beylerinin Anadolu üzerine düzenli akınları ve seferleri başlamıştır. Tuğrul Bey zamanında (1040-1063) başlatılmış olan bu akın ve seferler, Sultan Alp Arslan zamanında da (1063-1072) artan bir hızla devam ettirilmiş; Bizans’ın direniş gücü bir hayli yıpratılmıştır. Özellikle, 1064 yılında Kafkasya ve Doğu Anadolu seferine çıkan Sultan Alp Arslan, Bizans’ın en önemli savunma sistemlerinden biri olan Ani şehrini ve kalesini fethetmiş, bu arada Lori ve Kars Ermeni Krallıklarını Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlamıştır.[16] Burada hemen belirtelim ki, Lori ve Kars Ermeni Krallıklarının Selçuklu egemenliği altına alınışı, silah kuvvetiyle değil, Ermeni krallarının kendi istekleriyle olmuştur. Öte yandan, Selçuklu idaresinin yabancı soydan ve kültürden kitlelere karşı politikasının bir gereği olarak Ermeni halkının da kendi inanç ve kültürü içinde yaşamasına özellikle karışılmamıştır.

               

1. Malazgirt Zaferi’nden Sonra Anadolu’nun Siyasi Çehresi

                1071 Malazgirt Zaferi ile Bizans’ın ordusu ve teşkilatı tamamen çökertilmiş ve bundan sonra Sultan Alp Arslan’ın emri ile Anadolu’nun fethi hareketi başlamıştır.[17] Selçuklu beyleri ve Türkmen kitleleri, Anadolu’nun içinde süratle ilerlerken, Bizans’ın gücü sürekli olarak her yerde gerilemiştir. Bu ilerleme karşısında, içinde Ermenilerin de bulunduğu Anadolu’nun yerli halkının tutumu daima olumlu olmuştur. Zira, “Anadolu’nun yerli halkı, Türkleri ne İranlılar gibi rakip bir millet, ne de Araplar gibi karşı bir dinin temsilcileri olarak görmüşlerdir.[18] “İnançlara ve kültürlere saygılı oldukları için birçok şehir ve kasaba halkı, Türklere kapılarını açmakta tereddüt etmemiştir.”[19] Hâlbuki, Bizans idaresi, kendi halkı arasında Türklere karşı bir millî direniş hareketi meydana getirebilseydi, Türklerin ilerlemeleri ve kısa sürede Anadolu’ya sahip olmaları bu kadar kolay olmayabilirdi. Bizans idaresi böyle bir hareket meydana getiremediği gibi, yıllarca uyguladığı yanlış dinî ve iktisadi politikalar yüzünden kendi halkının desteğini tamamen yitirmiş bulunuyordu. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, Bizans idaresi Anadolu’daki halk kitleleri arasında öyle büyük bir nefret uyandırmıştır ki, bu kitleler Bizans idaresine istemeyerek tahammül ediyordu. Mesela Ermeniler, Bizans idaresinden daima nefret etmişlerdir. Aralarında sıkı kültür ve ticaret ilişkisine ve Bizans idaresinde büyük makamlara çıkmış birçok Ortodoks Ermeni bulunmasına rağmen, bu nefret ve düşmanlık ne azalmış ne de ortadan kalkmıştır.

                Türklerden önce, özellikle İranlıların ve Arapların Anadolu’yu ele geçirme hareketleri geçici bir karakter taşımış, Anadolu’nun etnik yapısı üzerinde hemen hemen hiçbir değişiklik yapmamıştır. Hâlbuki Anadolu’daki Türk fetih hareketi başından itibaren kalıcı karakter taşımıştır. Daha kesin bir ifade ile söylemek gerekirse, Türk fetih hareketi sonucunda Anadolu bir Türk vatanı hâline gelmiştir. “Bunun başlıca sebebi, Türk fetihleriyle göç hareketinin birlikte yapılmış olması ve Türklerin Anadolu’da arka arkaya siyasi teşekküller meydana getirmeleridir.” Nitekim Malazgirt Zaferi’nden itibaren 10-15 yıl gibi kısa bir zaman içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fetheden Türkler, burada kendi devletlerini ve idarelerini oluşturmaya başlamışlardır. Bu Türk devletleri ve idareleri şunlardır:

  • İznik merkez olmak üzere Marmara Denizi sahilleri ile Toros dağları arasındaki sahada “Türkiye Selçukluları” (1078-1308).
  • Sivas, Tokat, Niksar, Amasya şehirleri ve çevresinde “Danişmendliler.”
  • Erzincan, Şebinkarahisar ve Divriği şehirleri ve çevresinde “Mengücükler.”
  • Erzurum, Bayburt ve çevresinde “Saltuklular.”
  • Van Gölü çevresinde “Ahlatşahlar.”
  • Mardin, Hısnkeyfa (Hasankeyf) ve çevresinde “Artuklular.”
  • Bitlis ve Erzen yöresinde “Dilmaçlılar veya Togan Arslan Oğulları.”
  • Diyarbakır ve çevresinde “Yınallılar.”
  • İzmir ve çevresinde “Çağa Bey.”
  • Çankırı, Kastamonu ve Sinop’ta “Kara-tekin.”

Bu Türk devletleri ve idarelerinin Anadolu’da hâkim oldukları yerlerin dışında kalan bütün topraklar hâlâ Bizans’a ait idi. Fakat Bizans idaresi, Malazgirt Savaşı’ndan sonra ağır bir siyasi bunalımın içine düşmüş bulunuyordu. Dolayısıyla, Anadolu’da kalan topraklarıyla ilgilenemez hâle gelmişti. Bu durumdan yararlanan Bizans idarecilerinden ve komutanlarından bazıları, Türklerin eline henüz geçmemiş olan yerlerde kendi idarelerini kurmaya ve oluşturmaya başlamışlardı. Bunlardan biri de Ermeni kökenli Philaretos idi. Philaretos, Harput’tan Çukurova’ya kadar “Malatya, Maraş, Elbistan, Göksun, Tarsus, Anazarba, Misis, Ra’ban, Antakya ve Urfa” gibi bölgenin en önemli şehirleri üzerinde hâkimiyet kurarak, bir beylik meydana getirmişti.[20] Fakat, Philaretos’un beyliğini, Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’da kurulan ilk Ermeni siyasi teşekküllü saymak mümkün gözükmemektedir. Zira Philaretos, Ortodoks olmakla Ermenilerden ayrıldığı gibi, idaresi de hiçbir yerde Ermeni nüfusuna dayanmıyordu.

                Philaretos, sadece Bizans’a ait şehirleri ele geçirmekle kalmamış, doğuda Türkiye Selçuklu Devleti’nin İslam ülkeleriyle bağını da kesmiş bulunuyordu. Bu durumdan son derece rahatsız olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı “Süleyman-şâh”, 1082 yılında ordusu ile Toros dağlarını aşıp, Philaretos’un hâkimiyetindeki “Tarsus” şehrini ele geçirdi. Bundan sonra ileri harekatına devam eden Süleyman-şâh, “Adana, Misis ve Anazarba” gibi şehirleri de düşürerek, bütün Çukurova üzerinde hâkimiyet kurdu (1083). Daha da önemlisi Süleyman-şâh, Philaretos’un oğlu Barsam’dan aldığı bir davet üzerine sürpriz baskın hareketi sonucunda Anadolu’nun kilit noktalarından biri olan “Antakya”yı ele geçirdi (1085).[21]

Süleyman-şâh’a topraklarının önemli bir kısmını kaptırmış olan Philaretos, bundan sonra eski gücüne bir daha kavuşamamıştır; beyliği günden güne gücünü yitirmiştir. Ölümüyle de beyliği sona ermiştir. Sadece Malatya (Gabriel), Tarsus, Lampron kalesi (Oşin), Göksun, Ra’ban, Maraş (Kong Vasil=Hırsız Vasil) ve Urfa (Vasil Tgha) gibi şehirler, Ermeni beylerinin elinde kalmıştır.[22]

                Süleyman-şâh, Philaretos’a karşı harekete geçtiği sırada, Sivas ve Kayseri yöresine daha önce Bizans tarafından göçürülmüş olan Ermenilerin ilerdeki hayatlarını etkileyecek önemli bir olay meydana gelmiştir. Bu tarihî olayın hikâyesi kaynaklarda şöyle anlatılmıştır: Tıpkı Bizans idarecileri gibi Rum din adamları da mezhep farklılığından dolayı Ermenilere karşı aşırı bir tahammülsüzlük gösteriyorlardı. Onların bu tahammülsüzlükleri zaman zaman Ermenileri aşağılama ve tahrik hareketine dönüşüyordu. Nitekim yörenin en büyük din adamı olan Bizans Metrepoliti Markos, köpeğine “Ermen” adını vererek, Ermeni toplumunu ağır bir şekilde aşağılayıp tahrik etti. Bu aşağılama ve tahrik hareketi karşısında gururu son derece incinmiş olan eski Ani kralı II. Gagik, Metrepolit’i yakalayıp öldürttü. Bunun üzerine yöredeki Bizans askerî kuvvetleri Ermenilere karşı topluca bir cezalandırma hareketine giriştiler. Bizans kuvvetleri karşısında kendilerini savunamayacaklarını anlayan Ermeni ailelerinin büyük bir kısmı, Sivas ve Kayseri yöresini topluca terk edip, kaçarak Toros dağlarına sığındılar. Kısa sürede Toros dağlarındaki müstahkem yerleri ele geçiren Ermeni beyleri, kendilerini ve ailelerini bu yerlerde güvenlik altına aldılar.[23]

               

2. I. Haçlı Seferi’nden Sonra Anadolu’nun Siyasi Çehresi

                1096 yılında başlayan ilk Haçlı Seferi, başta Türkiye Selçukluları olmak üzere Bizans ve Ermeniler açısından önemli değişikliklere ve gelişmelere yol açmıştır. Bu değişiklikleri ve gelişmeleri şu şekilde belirlemek mümkündür: Türkiye Selçukluları, başta İznik olmak üzere Marmara, Karadeniz ve Akdeniz sahillerindeki bütün topraklarını kaybederek, İç Anadolu yaylasına çekilmek zorunda kalmışlardır. Artık Türkiye Selçuklu Devleti bir kara devleti hâline gelmiştir. Öte yandan Bizans, Türkleri Anadolu’dan atmak veya burada imha etmek şeklinde olan asıl gayesine ulaşamadıysa da, Marmara, Karadeniz ve Akdeniz sahillerinde tekrar hâkimiyet kurarak, Anadolu politikasında daha etkin rol oynamaya başlamıştır. Haçlılar ise, Türklerin elinden Antakya’yı, Ermenilerin elinden de Urfa’yı alarak, bu şehirler ve çevresinde birer kontluk ve prenslik meydana getirmişlerdir (1098).

                Haçlı seferinden asıl kârlı çıkan ise, daha önce Bizans’ın gazabından kaçıp, Toros dağlarına sığınmış olan Ermeniler olmuştur: Türkiye Selçuklu Devleti’nin ikinci hükümdarı I. Kılıç Arslan ve diğer Türk beylerinin vurdukları darbelerle kayıp vere vere, tabiatın ve iklimin karşılarına çıkardığı güçlüklerle boğuşa boğuşa Antakya önlerine perişan bir vaziyette ulaşmış olan Haçlı orduları, burada büyük bir yiyecek sıkıntısı içine düştüler. Bu durumu kendi lehlerine değerlendiren Ermeni beyleri, ellerinde bulunan yiyecekleri Haçlı liderlerine göndererek, onları büyük bir sıkıntıdan kurtardılar. “Bu yardım karşılığında da, Rupen ailesinden Konstantin, 1098 yılında Haçlı liderlerinden baronluk unvanını alarak, Toros dağlarının müstahkem yerlerinde” (Vahga=Feke kalesi) “Ermeni Baronluğunun temelini attı.”[24]

Konstantin’in yerini alan oğlu I. Thoros da, Bizans yanlısı bir politika güden Hetum ailesi dışında bütün Ermeni ailelerini kendi liderliği etrafında toplayarak, ilk defa Kilikya Ermenileri arasında birliği büyük ölçüde sağladı. Bundan sonra I. Thoros, Haçlıların manevi himayesinden aldığı cesaretle, Toros dağlarındaki müstahkem yerlerinden ovaya inerek, “Anazarba”yı ele geçirdi (1110).[25] Thoros’un asıl amacı, Çukurova’nın bütün şehirlerini ve kalelerini de ele geçirerek, Kilikya (Çukurova) adıyla anılan yörede büyük bir Ermeni Baronluğu meydana getirmekti. Fakat onun buna gücü ve ömrü yetmedi. Onun yerini alan oğulları ve torunları onun politikasını devam ettirerek, Tarsus’a kadar bütün Çukurova’ya sahip oldular. “Böylece, Haçlı liderlerinin lütfu ve manevi desteği ile Toros dağları ile Çukurova’nın müstahkem yerleri ve şehirlerinde bir Ermeni Baronluğu teşekkül etmiş oldu.”

 

3. Türkleri ve Ermenileri Anadolu’dan Atılmaktan veya İmha Edilmekten Kurtaran Zafer: Miryokefalon Zaferi (Eylül, 1176)

                Bizans imparatorları, eski topraklarında, yani Kilikya yöresinde Ermenilerin bir baronluk kurmalarını kabul edemediler. Tıpkı Türkiye Selçuklu Devleti’ne yaptıkları gibi, Ermeni Baronluğu’nu da ortadan kaldırmak istediler. Kilikya Ermeni Baronluğu’na karşı ilk harekete geçen Bizans imparatoru, II. Ioannes oldu: 1137 yılı içinde ordusu ile Çukurova bölgesine gelen İmparator Ioannes, Mersin Tarsus, Adana, Misis ve Anazarba gibi bölgenin şehirlerini birer birer geri aldı. Ermenilere ait bir çok müstahkem yeri ve köyü tahrip ettirdi. Karşı koyamayarak kaçıp Feke kalesine saklanan Ermeni Baronu I. Leon’u, oğullarını ve Ermeni prenslerini burada teslim aldı. Hepsini İstanbul’a götürüp hapse koydu.[26] Böylece Kilikya Ermeni Baronluğu tamamen ortadan kalkmış oldu.

                Ermeni Baronu Leon, İstanbul’da kapatıldığı hapishanede öldü. Oğlu II. Thoros, birkaç yıl sonra hapishaneden kaçarak, gelip tekrar Toros dağlarına yerleşti. Bizans darbesinden zamanında kaçmak suretiyle hayatlarını kurtarmış olan Ermeni prenslerini ve ailelerini birer birer etrafında topladı. Bizans’a kaptırdıkları şehirlerin ve kalelerin bir kısmını geri alarak, babasının beyliğini yeniden canlandırdı (1144-1147).[27]

                Ermeni Baronu II. Thoros’un Kilikya’da Bizans topraklarını bir daha işgal edip, Beyliklerini yeniden kurması, Bizans’ın doğu politikasına ağır bir darbe oldu. Ioannes’in yerini alan oğlu Manuel, batıda meşgul olduğu için Ermeni Baronu Thoros’un karşısına Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Mesud’u çıkardı ise de, bu teşebbüsünden istediği sonucu alamadı. Bunun üzerine İmparator Manuel, 1159 yılında Doğu Akdeniz seferine çıkmak zorunda kaldı. Ordusu ile Çukurova’ya gelen Manuel, Ermeni Baronu’nun işgal ettiği şehirleri ve kaleleri birer birer kurtardı. Ermeni Baronu Thoros, İmparatorun karşısına çıkmaya cesaret edemedi; kaçıp Toros dağlarına sığındı. İmparator, Baron Thoros’u yakalayıp bertaraf edebilmek için üzerine birlikler gönderdi. Bu arada sürpriz bir gelişme oldu. Haçlı liderleri araya gelip, Thoros’un affını sağladılar. Bunun üzerine Thoros da gelip, İmparatora bağlılığını bildirdi. Fakat bu bağlılığın siyasi bir manevra olduğu, İmparatorun bölgeden ayrılmasından hemen sonra ortaya çıktı. Çünkü, Baron Thoros, sözünde durmayarak, tekrar Bizans’a kaptırdığı şehirleri ve kaleleri geri almaya başladı.[28]

                Silah kuvvetiyle Ermeni Baronluğu’nu itaat altında tutamayacağını anlayan İmparator Manuel, bu defa Ermenilere karşı politikasını değiştirdi. Gregoryan Ermeni kilisesini, Ortodoks kilisesinin liderliğinde birleştirmek istedi. Fakat, inançlarını ve kültürlerini korumakta son derece kararlı olan Ermeni Baronu ve din adamları buna yanaşmadılar.[29] Böylece Bizans’ın Ermenileri itaat altına almak için son teşebbüsü de işe yaramadı.

                Bizans, Anadolu politikasında sadece Ermeniler karşısında değil, Selçuklu Türkleri karşısında da başarısızlığa uğradı. İmparator Manuel, son çare olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni yıkmak, Türkleri Anadolu’dan atmak ve bütün Anadolu toprakları üzerinde hâkimiyet kurmak gayesiyle 1176 yılının ilkbaharında ordusunu harekete geçirdi. Fakat, “Miryokefalon” adıyla anılan savaşta Türkiye Selçuklu Sultanı “II. Kılıç Arslan” karşısında ağır bir yenilgiye uğradı (1176). Anadolu’yu bütünüyle geri alma ümidini tamamen yitirdi.

                “Eğer, Miryokefalon Savaşı’nı Selçuklu Türkleri değil, Bizans kazanmış olsaydı, Anadolu’da sadece Türkler değil, Ermeniler de yaşama imkânı bulamayacaklardı. Dolayısıyla Miryokefalon Zaferi, hem Türkiye Selçuklu Devleti’ni hem de Ermeni Baronluğu’nu, Bizans tehdit ve tehlikesinden korumuş ve kurtarmış oldu. Artık bu zaferden sonra Bizans, ne Toros dağlarının güneyine geçebilmiş ve ne de Ermeni Baronluğu’na müdahale edebilmiştir.”

 

4-) Kilikya Ermeni Baronluğu’nun Türkiye Selçuklu Devleti’ne Bağlanması ve Metbu-Tâbi İlişkisi

                Kilikya Ermeni Baronluğu’nun Türkiye Selçuklu Devleti’ne bağlanması, Sultan Mesud’un saltanatının son zamanlarında olmuştur. Bu tarihî olay şu şekilde gerçekleşmiştir: Türkiye Selçuklu Devleti, 1143 yılından itibaren Sultan I. Mesud’un şahsında Anadolu politikasında hâkim ve belirleyici bir güç hâline gelmişti. Öte yandan, Ermeni Baronluğu, Çukurova’daki Bizans’a ait şehirleri ve kaleleri birer birer ele geçirmeye ve bu arada Selçuklu topraklarına tecavüz etmeye başlamıştı. Biraz yukarıda belirtildiği gibi, Bizans İmparatoru Manuel, batıda meşgul olduğu için Ermeni Baronluğu üzerine bir ordu sevk edemedi. Buna karşılık İmparator Manuel, Bizans’ın ustalaşmış siyasetine baş vurarak, rakibinin karşısına bir rakip çıkarmak istedi. Bu düşünce ile Türkiye Selçuklu hükümdarı Mesud’a çok miktarda para göndererek, Ermeniler üzerine bir sefer yapması için Sultanı tahrik ve teşvik etti. Sultan Mesud, İmparatorun tahrik ve teşvikleriyle harekete geçebilecek bir hükümdar değildi. Fakat o da, Ermeni Baronu II. Thoros’un bölgede yayılma siyaseti gütmesinden rahatsız idi. Bunun üzerine Mesud, 1153 yılında ordusunu harekete geçirerek, Toros dağlarının geçitlerine geldi. “Amacı, Ermeni Baronluğu’nu itaat altına alarak, bölgedeki siyasi istikrarı ve barışı sağlamaktı.” Toros dağlarının geçitleri önünde karargâh kuran Mesud, buradan Ermeni Baronu II. Thoros’a bir mektup gönderdi. Sultan bu mektubunda Barona şöyle diyordu: “Senin memleketini yıkmaya gelmedik. Bize itaat edersen, dostumuz ve oğlumuz olacaksın. İmparatordan aldığın yerleri geri ver.” Sultan Mesud’un bu barışçı tavrı ve dostluk teklifi karşısında son derece memnun olan Baron Thoros, Sultana şu cevabı verdi. “Size sevinerek itaat ederiz. Çünkü siz, bizim başarılarımızı asla kıskanmadınız. Bize, felâket (yakma, yıkma, yağma) getirmediniz. Fakat ülkemizi İmparatora asla vermeyiz”. Sultan Mesud, Baron Thoros’un Selçuklu gücü karşısında boyun eğip, tabi olmasını yeterli gördü ve bir barış antlaşması yaparak geri döndü.[30]

                Bu tarihî olay gösteriyor ki, “Bizans idaresinin Anadolu’daki politikası baskı ve şiddete dayanmaktaydı. Bu idare, farklı kültürlere ve inançlara yaşama hakkı tanımamaktaydı. Bu yüzden Ermeniler, aynı dinden olmalarına rağmen Bizans idaresinin sık sık yok etme tehdit ve tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdir. Daha kesin bir ifade ile söylemek gerekirse, onların yakma, yıkma, yağma ve yok etme faaliyetleri karşısında zaman zaman ümitsiz ve koku dolu günler yaşamışlardır. Buna karşılık Selçuklu idaresi, yabancı siyasi teşekküllerin barışı bozmamak şartıyla kendi kültürleri ve inançları içinde yaşamalarına karışmamaktaydı. Bu yüzden Selçuklu idaresi Anadolu’nun her yerinde himayesi aranan ve tercih edilen bir idare olmuştur. Nitekim, Ermeni Baronu II. Thoros, bu özelliğinden dolayı Selçuklu Devleti’nin yüksek egemenliğini kabul etmekte ve tanımakta tereddüt etmemiştir.”

                Kilikya Ermeni Baronluğu Selçuklu egemenliğini memnuniyetle kabul etmesine rağmen, Çukurova’daki Bizans garnizonlarına saldırmaktan ve Bizans topraklarını ele geçirmekten vazgeçmedi. Bunun üzerine İmparator Manuel, tekrar Selçuklu sarayına bir mektupla birlikte yüklü miktarda haraç göndererek, Mesud’un Ermeni Baronu’nu cezalandırmasını istedi. İmparator, cezalandırma şeklini de mektubunda şu şekilde belirtmiştir: “Ermenilere karşı öfkeni teksin etmek için onların kalelerini yık, kiliselerini yak ve bütün memleketlerini ateşe verilmesini emret.”[31] Bu sözler, Bizans İmparatorunun Ermenilere karşı tavrını ve politikasını, hiçbir yoruma ihtiyaç duyulmayacak kadar açık şekilde göstermektedir. Hâlbuki, aynı çağda Selçuklu idaresi biraz yukarıda belirtildiği gibi, bu politikadan tamamen farklı olarak “himaye ve dostluk” anlayışına dayanmakta idi.

                Ermeni saldırganlığının ileride Selçuklular için de tehlike teşkil edebileceğini düşünen Sultan Mesud, bu meseleyi kökünden halletmek üzere 1154 yılında ordusunu tekrar harekete geçirdi. Toros dağlarını aşıp, Çukurova’ya girdi. Misis ve Anazarba gibi bölgenin önemli şehirlerini ele geçirdi. Ermeni Baronu II. Thoros, Mesud’un karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Fakat, Sultan Mesud, Selçuklu ordusunda çıkan veba salgını yüzünden seferine devam edemedi; geri dönmek zorunda kaldı.[32]

                Sultan Mesud’un bu ikinci Ermeni seferi, sıcakların ve salgın hastalıkların yoğun olduğu yaz ortasına rast gelmiştir. Bu yüzden Sultan Mesud, Ermeniler karşısında değil, baş edilmesi güç doğal afetler karşında büyük kayıplar vermiş ve başarısızlığa uğramıştır.

                Sultan I. Mesud’dan sonra gelen Türkiye Selçuklu hükümdarları tarafından da zaman zaman Ermeni Baronluğu üzerine seferler düzenlenmiştir. Bu seferler genellikle iki sebebe dayanmıştır. “Bunlardan biri, Ermeni ordularının zaman zaman sınır ihlalleri ve Selçuklu uçlarında toplanmış olan Türkmenlere saldırmaları, diğeri ise yine Ermenilerin İslam ülkeleri ile Anadolu arasında işleyen ticaret yollarını sık sık kapatarak, ticareti engellemeleridir.”

                Selçuklu Devleti’nin konar-göçer kitleleri, yani Türkmenler, tıpkı Bizans sınırlarında olduğu gibi, Kilikya Ermeni Baronluğu sınırlarında da yoğun bir şekilde toplanmışlardı. Türkmenler, hayat tarzlarından dolayı belirli sınırlar içinde kalmıyorlardı; sürülerine yeni otlaklar bulabilmek ve daha iyi ekonomik imkânlara sahip olabilmek için zaman zaman sınırları aşıp, Ermeni Baronluğu topraklarına giriyorlardı. Buna karşılık Ermeni Baronluğu da Türkmenleri cezalandırma yoluna gidiyordu. İşte bu olaylardan biri de Sultan II. Kılıç Arslan’ın saltanatının son zamanlarında meydana gelmiştir. Ermeni Baronu III. Rupen, Türkiye Selçuklu Devleti ile barış hâlinde olmasına rağmen 1180 yıllarında, Doğu Akdeniz uçlarında bulunan Türkmenlere saldırmış, pek çok esir ve ganimet almıştı. Bunun üzerine Kılıç Arslan, Ermeni Baronluğuna karşı Mısır hükümdarı Selâhaddîn Eyyûbî ile bir ittifak kurdu. İttifak gereğince, Sultan Kılıç Arslan kuzeyden, Selâhaddîn Eyyûbî de güneyden ordularıyla Ermeni topraklarına girdi. Rupen, Türk hükümdarlarına karşı koyamadı. Gönderdiği elçi ile, esirleri geri vereceğini ve savaş tazminatı ödeyeceğini bildirmek suretiyle barış istedi. Türk hükümdarları, Ermeni Baronu’nun barış talebini kabul ederek geri döndüler.[33]

                Baron III. Rupen’in yerini alan kardeşi II. Leon, Batı dünyasının kendilerine duyduğu ilgiden yararlanarak, unvanını “baronluktan krallığa” yükseltmek suretiyle Ermeni tarihi açısından önemli bir başarı elde etti. Bu tarihî olay şu şekilde gerçekleşmiştir: Leon, 1193 yılında hile ile Antakya Haçlı Prinkeps’i III. Bohemund’u tutsak almış ve kendisini tabi hâle getirmek suretiyle serbest bırakmıştı. Leon, bu başarıdan aldığı cesaretle, Papa ve Alman İmparatoru VI. Heinrich’e ayrı ayrı başvurarak, kendisinin krallık unvanı ile taçlandırmasını istemiştir. İmparator Heinrich, Doğu Hristiyanlık dünyasında faaliyetlerini ve politikasını Ermeniler vasıtasıyla yürütebilmek için bu fırsatı kendi lehine değerlendirmek istedi. Bunun için hemen Mainz Başpiskoposu başkanlığında Tarsus’a bir heyet gönderdi. Bu heyet, Tarsus kilisesinde yaptığı bir törenle Leon’a krallık tacı giydirdi. Böylece, Ermeni Baronluğu, Alman İmparatorunun yüksek egemenliği altına girmek suretiyle Krallığa yükselmiş oldu (1198).[34]

Burada hemen belirtelim ki, kral unvanını almak, Ermeni liderlerinin siyasi ve askerî güçlerinde hiçbir değişiklik yapmamıştır. Sadece kendi duygu ve düşünceleri açısından onur ve itibarlarını yükseltmiştir.

                Unvanını baronluktan krallığa yükseltmek suretiyle elde etmiş olduğu bu prestij ile ilgili başarı, Ermeni Kralı II. Leon’un cesaretini bir hayli artırmıştır. Artık o, Türkiye Selçuklu Devleti’nin zaman zaman geçirdikleri siyasi bunalımlardan yararlanarak, Türk topraklarına tecavüzlerde bulunmaya başlamıştır: Sultan II. Kılıç Arslan’ın ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırması yüzünden 1189 yılında Türkiye Selçuklu Devleti’nde ağır siyasi bunalım meydana gelmişti. Bu durumdan yararlanan Ermeni Kralı II. Leon, Toros dağlarından inip, Kayseri’ye kadar Selçuklu ülkesini tahrip ve yağma etmiştir. Kardeşlerini bertaraf ederek, Selçuklu ülkesinde otoritesini kuran II. Süleyman-şâh, Ermenileri tekrar Toros dağlarının güneyine atmak ve Ermeni Kralını cezalandırmak üzere 1199 yılında harekete geçti. Ordusu ile Adana’ya kadar ilerledi. Fakat kaynaklarda, bu seferin ayrıntıları, özellikle bu sefer sonucunda tarafların bir antlaşmaya varıp varmadıkları hususunda hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Süleyman-şâh, bu sefer sonucunda Ermeni Krallığı’nı tekrar Türkiye Selçuklu Devleti’ne tabi hâle getirmiştir. Çünkü, Ermeni Kralı Leon, bu seferden sonra tabilik alâmeti olarak Süleyman-şâh adına para bastırmaya başlamıştır.[35]

                “Ermeni kralları, bazen devlet adamı sorumluluğu ve anlayışı ile hareket etmiyorlardı. Onlar, zaman zaman Anadolu ile İslam ülkeleri arasında işleyen ticaret yollarını kapatmak veya ticaret kervanlarını vurmak suretiyle Selçuklu ekonomisine büyük zararlar verdiriyorlardı. Buna karşılık Türkiye Selçuklu sultanları da, tabileri olan Ermeni krallarını cezalandırmak, ticaret yollarını tekrar açıp, güvenliğe kavuşturmak için sefere çıkmak zorunda kalıyorlardı.” Böyle olaylardan biri de Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in ikinci saltanatı zamanında (1205-1211) meydana gelmiştir: 1205 yılında Türkiye Selçuklu tahtında meydana gelen iktidar değişikliğini kendi lehine değerlendiren Ermeni Kralı II. Leon, Türkiye Selçuklu Devleti’nin vassallığından ayrılarak, hem Selçuklu uçlarına hem de Halep Eyyûbî topraklarına tecavüzlerde bulunmaya başlamıştı. Onun bu tecavüzlerinden Doğu Akdeniz uçlarında bulunan Türkmenler çok zarar görmüştü. Özellikle, Türkmenlerin büyük kısmı Ermeniler tarafından esir alınmış, malları da yağma edilmişti. Ermeni Krallığının hem Selçuklu hem de Eyyûbî ülkesine saldırıları yüzünden bölgede huzur ve güven kalmamıştı. Dolayısıyla Anadolu ile İslam ülkeleri arasında kervanlar gidip gelmez olmuş, ticaret durmuştu.[36] Keyhüsrev, Ermeni Kralını cezalandırmak, tekrar kervan yollarını güvenlik altına almak için 1208 yılında ordusunu harekete geçirdi. Çukurova’nın kilit noktası olan Pertüs Kalesi’ni ele geçirip, bölgenin derinliğine doğru ilerlemeye başladı. Selçuklu ordusunun harekâtı karşısında bir hayli korkmuş olan Kral II. Leon, Eyyûbî hükümdarlarının aracılığı ile Keyhüsrev’den özür dileyerek, barış istedi. Sultan Keyhüsrev, “Müslüman esirleri serbest bırakmak, tazminat ödemek ve Müslümanların topraklarına bir daha saldırıda bulunmamak” şartıyla Ermeni Kralının barış isteğini kabul etti.[37] Böylece, bölge tekrar asayiş ve huzura kavuşmuş, kervan yollarları açılmıştır. Öte yandan, tekrar Türkiye Selçuklu Devleti’nin vassalı olan Ermeni Kralı Leon da, Keyhüsrev adına para bastırmak ve Selçuklu sarayına vergi ödemek suretiyle tabilik yükümlülüğünü yerine getirmeye başlamıştır.

                Ermeni Kralı II. Leon, Türkiye Selçuklu Devleti’ne bağlı bir hükümdar olmasına rağmen, Selçuklu meliklerinin iktidar mücadelesine katılarak, kendi lehine bazı kazançlar elde etmek istemiştir. Mesela, Leon, Selçuklu meliklerinden İzzeddîn Keykâvus ile Alâeddîn Keykubâd arasındaki iktidar mücadelesinde, Keykubâd’ın yanında yer almıştır. Keykubâd da, Selçuklu tahtına çıkması hâlinde Leon’a Kayseri şehrini vermeyi vaat etmiştir. Öte yandan Keykâvus, daha başka vaatlerle Leon’u Keykubâd’ın ittifakından ayırarak, ülkesine dönmesini sağlamıştır. Bundan sonra da rakibini bertaraf edip Selçuklu tahtına çıkmıştır.[38]

Leon, İzzeddîn Keykâvus ile barış hâlinde olmasına rağmen, daha önceki Ermeni baronlarının yaptığı gibi Selçuklu uçlarına saldırıp, kervan yollarını kapatarak, ticareti tekrar engelledi. Bunun üzerine Sultan I. İzzeddîn Keykâvus, 1217 yılı içinde ordusu ile harekete geçti. Ermeni Krallığına ait Çinçin ve Kançin kalelerini birer birer ele geçirdikten sonra Keban Kalesi’nin önlerine geldi. Keykâvus, Melheme ovasında toplanmış olan Ermeni ordusunu ağır bir bozguna uğrattı; Ermeni komutanlarını esir aldı. Fakat, Ermeni ülkesinin her yerini aratmasına rağmen II. Leon’u bulamadı. “Keykâvus’un amacı, Selçuklu topraklarına tecavüzde bulunan Ermeni Kralı Leon’u cezalandırmak, kapanmış ticaret yollarını tekrar açmak ve güvenlik altına almaktı.” Bunun için kışı Kayseri’de geçirip, ilkbaharda yeni bir sefer düzenlemek niyetindeydi. Keykâvus’un kararlılığı karşısında “zillet yolu”nu tutmaktan başka çaresinin kalmadığını anlayan “Leon, gönderdiği elçi vasıtasıyla daha önce vermekte olduğu vergiyi iki katına çıkaracağını ve adına para bastıracağını, istendiği zaman asker göndereceğini bildirerek, Sultandan ülkesinin kendisine bağışlanmasını istedi.”[39] “Merhamet dileyen düşmanı daha fazla ezmeyi hükümdarlık ve insanlık anlayışı ile bağdaştıramayan Keykâvus, Leon’u affederek, onu tekrar vassal bir hükümdar hâline getirdi.”[40] Bundan sonra Sultan Keykâvus, bölgede barış ve güvenliğin sağlandığına dair bir ferman çıkardı. O, memleketin her tarafına gönderdiği bu fermanında özetle; “iki taraf arasında kavga unsurlarının ortadan kaldırıldığını, iki ülkeye giden yolların tüccarlara ve yolculara açıldığını” bildirip, “herkesin gönül rahatlığı içinde işlerinin başına dönmesini”[41] emretti.

                Ermeni Kralı II. Leon’un 1219 yılında erkek çocuk bırakmadan ölümü, Rupen hanedanının sonu oldu. Bu zamana kadar Bizans yanlısı bir politika izleyerek, Rupen hanedanına destek vermeyen Hetum ailesi iktidarı ele geçirdi (1226).

Öte yandan, 1220 yılında Türkiye Selçuklu tahtında da önemli bir değişiklik meydana geldi. Sultan I. İzzeddîn Keykâvus bu yılın başında öldü; yerini kardeşi Alâeddîn Keykubâd aldı. Alâeddîn Keykubâd, Selçuklu hükümdarlarının Ermeni Krallığı’na karşı güttükleri barışçı politikalarını sürdürmek niyetindeydi. Fakat, Müslüman bir kumaş tüccarının kervanıyla Ermeni arazisinden geçerken soyulması, barışı korumak azminde olan Keykubâd’ı son derece kızdırdı.[42] Sultan, bölgede huzur ve güvenliği tekrar sağlamak için komutanlarını harekete geçirdi. Selçuklu komutanları, sahillerden ve Toros dağlarından olmak üzere iki taraftan Ermeni Krallığı arazisine girdiler. 30 kadar kale fethettiler; Körkös ve Ayas dışında bütün Akdeniz sahilini ele geçirdiler. Karşılarına çıkan Ermeni kuvvetlerini arka arkaya yendiler. Yardıma gelen Haçlı kuvvetlerini de bozguna uğrattılar. İktidarın yeni sahibi olan Hetum ailesi, Selçuklu gücü karşısında boyun eğmekten başka çare bu