Bilgiden Davranışa

Şubat 2018 - Yıl 107 - Sayı 366



        İnsan için hayat dış dünyadan gelen verilerden oluşur. İnsan doğduğu andan itibaren dış dünyadan bilgi almaya başlar. Bu bilgileri almanın temel yolu da beş duyu organını kullanmaktır. İnsan hava ile karşılaşıp ağlayarak dış dünya ile etkileşimini başlatır. Hatta sembolik etkileşimciler (G. H. Mead) bunu zincirin başlatıcı halkası olarak görür. Buna göre insan (bebek) ağlayarak kendisi ile etkileşim kurulabileceği mesajını iletir. Çevredeki bireyler de bu mesaja karşılık olarak ona tepkide bulunurlar, onu temizlerler, altını değiştirirler, ona şefkat gösterirler. Eğer bebek ağlamadıysa bu da aslında bir mesajdır, ama olumsuzdur: “Benimle etkileşim kurmanıza gerek yok” mesajı. Çevredeki kişiler de ona “ölü” muamelesi yaparlar. Doğumla başlayan bu etkileşim sürekli olarak dış dünyadan bilgi alır ve dış dünyaya bilgi verir. Bu bilgiler kişinin zihninin ve bilincinin temelini oluşturur. Kişi önce sadece alıcısı olduğu bu bilgileri işlemeyi öğrenir, sonra onları anlamlandırır, yorumlar. Bu algı ve yorumlar kişinin davranışını biçimlendirir. Kişi dış dünyadan aldığı uyarıcılardan edindiği bilgileri hem kendisini hem de dünyasını biçimlendirmek üzere kullanır. Dolayısıyla kişinin bilgi işleme sürecinin ilk aşaması algıdır. Kişi önce dış dünyadaki uyarıcıları algılar. İkinci aşama ise bilgidir, bu verileri anlamlı bilgilere dönüştürür. Bebeğin yaşı ilerledikçe bu bilgiler üzerinde düşünmeye başlar. Üçüncü aşama düşüncedir. Kişi bu düşünme sürecinde oluşturduğu anlamlar çerçevesinde duygular yaşar. Dolayısıyla duygular uyarıcıların uygun yorumlanmasından, yani kişinin durumla ilgili çıkarsamalarından oluşur. Önce duygunun mu, düşüncenin mi geldiği konusu günümüzde tartışılır hâle gelmiştir. Bazı araştırmalar insanın düşüncelerine (beklenti ve yorumlarına) göre duygu yaşadığını gösterirken, bazı araştırmalar “bedenin bilgeliği”ni göz önüne sermektedir. Bu araştırmalara göre kişi önce duygusal tepkilerini verir, sonra onlar üzerinde düşünür.

        Bu araştırmaların çelişkili sonuçları aslında düşünce kavramının ikircikliliğinden ileri geliyor gibi görünmektedir. Olayların algılanıp bütünleştirilmesine düşünme, duygulardan sonra ortaya çıkan duruma bilinç olarak yaklaştığımızda düğüm kısmen de olsa çözülüyor gibi durmaktadır. Ayrıca kişinin bilinçli düşünmesinin ötesinde bedenin bilgeliği devreye girdiğinde durum daha açık hâle gelir. Bedenin kendi “aklı” vardır. “Akıl” durumu değerlendirip sonuca varma aygıtı olarak düşünülebilir. Buna göre bedenin bilgeliği kişinin bilinçli düşünmesinin yanı sıra ve dışında bedenin içinde bulunduğu durumu değerlendirip tepkide bulunmasıdır. Günümüzde bedenin bilgeliğine çeşitli şekillerde karşılaşılmakla birlikte, onun önemli göstergelerinden birinin klasik şartlanma olduğu söylenebilir. Pavlov’un ortaya koyduğu klasik şartlanma bilinçli düşünmeye değil, bedenin bilgeliğine dayanır. Klasik şartlanma beyinde değil, omurilikte gerçekleşir. Bu yüzden bir kez oluştuğunda kişinin bilinçli düşünerek onu engellemeye çalışması bile büyük çaba gerektirir. Yan, köpek salya salgılamayı bilinçli düşünerek kolay kolay engelleyemez. Hatta bilindiği gibi Pavlov klasik şartlanmaya “şartlı refleks” demişti ve gene bilindiği gibi “refleksler ertelenebilirler, ama engellenemezler”. Dolayısıyla klasik şartlanmaya bilinçli düşünme ile direnmek çok zordur (mümkün değildir dememeye çalışıyorum), belki ertelenebilir.

        Bedenin bilgeliğinin diğer bir açıklaması Schachter’in duygu kuramında yatar. Schachter’a göre duygular fizyolojik uyarılmanın uygun şekilde etiketlenmesinden oluşur. Diğer bir deyişle kişi içinde bulunduğu ortamda fizyolojik bir uyarılma yaşar. Bu yaşadığı uyarılmaya verdiği etiket, duygusunu oluşturur. Söz gelimi bir kişi köpekle karşılaştığında titremeye ve telaşlanmaya başlar. Bu fizyolojik uyarılmadır. Kişi bu uyarılmayı korku olarak yorumlar ve köpekten korkar. Sosyal psikoloji kitapları bu deneyleri ayrıntılı olarak açıklar. Her ne kadar Schachter’ın kuramına daha sonra eklemeler yapılmış ise de kuram temelde durmaktadır.  Duygu dediğimiz şey önce uyarılma, sonra bunun bir duygu ismiyle etiketlenmesidir. Bu da temelde bedenin bilgeliğinin bir yansımasıdır.

        Bedenin bilgeliği bir yana bırakılacak olursa (aşağıda tekrar konu ile bütünleştirilecektir), insanın algıdan ve bilgiden davranışa eylem süreci şu şekilde işler: Önce algı oluşur, sonra düşünce. Ardından düşünce duyguyu doğurur. Duygular davranışın ortaya çıkmasının (seçilmesinin) temel belirleyicisidir. Normal süreç budur. Bu süreçte düşünme bazen kişi tarafından gerçekleştirilir, bazen de bedeni tarafından değerlendirme olarak gerçekleşir. Duygu ortaya çıktıktan sonra davranışa geçmeden meydana gelen bilinç insanın bu sürece müdahale noktasıdır. Çocuklukta pek bulunmayan bu müdahale noktası kişi büyüdükçe ortaya çıkar. Eğer insanda “irade” varsa burada olmalıdır. İrade psikoloji terminolojisinde ayrı bir konu olarak bulunmaz, işlevlerine göre ayrışmıştır ve burada ele alınmayacaktır. Bu noktada bu sürecin insanların diğer canlılardan önemli bir farkının bu “irade” olduğu söylenebilir.

        Buraya kadar anlatılan süreci şöyle özetlemek mümkündür: Kişi önce karşısındaki karşı cinsten başka bir kişiyi algılar. Sonra onun eli-yüzü düzgün bir olduğu bilgisine ulaşır. Bu bilgi onun güzel olduğunu düşünmesine neden olur. Güzel bulduğu kişinin çekici olduğunu düşünür ve ona karşı olumlu duygular beslemeye başlar. Bu duyguları da ona karşı nazik ve bazen de yakınlaşmaya yönelik davranışlara yol açar. Bazı durumlarda oluşan bu duygu bilincin müdahalesiyle yeniden değerlendirilir ve kişi sevdiğine veya sevmediğine karar verip ona göre davranır. Aslında kişiden beklenen de budur: Otomatik sürece bilinçli müdahale. Bu bilinçli müdahale kişinin durumunun gerçekliğinden onun kendisi için ulaşılabilirliğine kadar birçok değerlendirmede bulunur.

        Süreç gözden geçirildiğinde sürecin kişi için büyük ölçüde otomatik olarak gerçekleştiği görülür. İnsanlar bu süreci çoğunlukla üzerinde düşünmeden yaşarlar. Bu bir noktaya kadar makul olarak görülebilir. Makul olmadığı nokta ise kişinin duygularının düşüncelerini ve hatta bilgilerini biçimlendirmeye başladığı noktadır. Yani süreç tersine işlemeye başladığında çarpık bir gerçekliğe ulaşılabilir veya kişi “duygularının esiri” hâline gelir. Söz gelimi kişi karşıdakini sevdiğini hissederse ve bu sevgisi aslında pek de “güzel” olmayan özelliklerinin güzel olduğunu düşünmesine yol açmaya başlarsa düşünce duyguya değil, duygu düşünceye yol açmaya başlamıştır. Bu da hem gerçekçi değildir (ilerideki bilgi ve davranışlarını yanlış yönlendirir) hem de kişiye tercih hakkı bırakmamaya başlar. Daha basit bir örnek vermek gerekirse bir kişi sevdiği kadının başka bir erkekle yemek yediğini görmüş olsun. Bu bir algıdır. Bu algı kişide kadının başka bir erkekle yemek yediği bilgisine ve bu bilgi de kıskanma duygusuna yol açsın. Kıskançlık duygusundan sonra ortaya çıkan düşünce genellikle kadının davranışlarında bu duyguyu besleyecek bilgiler aramaya başlar. Duygu ile düşünce yer değiştirmiştir. Gerçekçi değildir, çünkü yeterli bilgi yoktur. Yemek yediği kişi kim, niçin yemek yiyor gibi soruların cevabı da yoktur. Örneğin uzun zamandır görmediği yeğeni ile karşılaşmış olabilir, bir iş yemeği olabilir. Elde edilecek bilgiler düşünceyi ve duyguyu değiştirebilir.

        Bu sürecin en önemli özelliği kişinin sürece nerede ve nasıl müdahale edebileceğini ortaya koymasıdır. Yani kişinin duygularına hâkim olmasının yolunu göstermesidir. Müdahale edilmediğinde kişi kendini olayların akışına bırakmış olur. Çünkü olaylar kişiye algı ve dolayısıyla bilgi sağlarlar. Bu algı süreci başlatır. Kişi bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya ve oradan davranışa ulaşır. Ve hatta bunları otomatik bir şekilde gerçekleştirir. Bunun anlamı çoğu zaman sürecin farkına bile varmamasıdır. Günübirlik yaşama denen yaşama biçimi buna uygun düşer. Kişi yaşar gider. Tabii ki kişi istediği ve uygun bir ortamda yaşadığını düşünüyorsa bunu tercih de edebilir. Zaten “istediği ve uygun” bir ortamda ise “cennet”te demektir. Bu durumda sürece müdahale etmeye zaten gerek de yoktur. Ama ne yazık ki dünya cennet değildir. 

        Asıl sorun bu sürecin tersine işlediği durumdur, yani duyguların bilgi ve düşünceyi biçimlendirmeye başladığı durum. Eğer kişi duygularını kendisine kılavuz edinmişse ortaya çıkan durum budur. Genellikle “akıl”la dengelenmediği ve dizginlenmediği zaman olumsuz sonuçlar ortaya çıkaracak demektir. Çünkü medeniyet denen şey insanların arzu ve duygularının dizginlenmesinden başka bir şey değildir. Bu yüzden medeniyetin bedelini nevrozla öderiz (Freud); bu yüzden çağımızın insanı nevrotiktir (K. Horney). Kısaca, insanın duygularına hâkim olması tercih edilir. Ancak duyguların gücü bilginin gücünden daha fazladır. Bu da ona karşı direnmeyi zorlaştırır. Ama insanın duygularını yönetmeyi öğrenmesi gerekir. Bunun da yolu duyguların nasıl ortaya çıktığını bilmekten geçer.

        Duygu yönetiminin kurallarından biri “ne kadar erken olursa o kadar iyi” kuralıdır. Yani kuralın olabildiğince erken uygulanması ve fire verilmemesi gerekir. Çünkü duyguların oynadığı oyunların başında “bir kereden bir şey çıkmaz” oyunu gelir (Burada Eric Berne’in oyun kavramı hatırlanabilir). Oysa bir kereden çok şey çıkar. Bir kere bir davranışta bulunmak kapıyı açmaktır. Açık kapıdan birçok şeyin çıkacağını, özellikle benzer özelliğe sahip olanların “bir şey olmaz, geçen sefer de bir şey olmamıştı” oyunu oynayarak çıkmaya devam edeceğini unutmamak gerekir. Hatta sosyal psikoloji araştırmaları bir kere küçük bir davranışa razı olan kişinin daha ileri boyutlardaki davranışlara da razı olma eğilimi taşıdığını gösterir, pazarlamacıların zaman zaman kullandığı bir taktiktir (ayağını kapıya sıkıştırma tekniği).

        İkinci kural ise birincinin devamı gibidir: Duygular kartopu gibidir, yuvarlandıkça büyür. Kişi duygusuna bir kere kapıldığında “gelecek sefer üstesinden gelirim” diyemez. Duygu her seferinde güçlenerek ortaya çıkar. Onlar Maslow’un gelişim ihtiyaçlarına benzerler: Doyuruldukça daha fazla doyurulmak isterler. Dolayısıyla doyurup kurtulmak diye bir seçenek yoktur. Söz gelimi kıskançlık duygusuna bir kere kapılan kişi bu duygudan çıkmayıp doyurmayı tercih ettiğinde girdaba düşmüş gibi olur. Duygular sahip olunmaktan hoşlanıldığı ve memnun olunduğu duygusuyla gelir. Kişi kıskanmışsa, bundan hoşnuttur ve gelecek sefer bu duyguya sahip olmaktan da mutlu olacaktır. Zaman duyguların lehine işler.

        Üçüncü kural duyguların çoğalma eğiliminde olmalarıdır. Bir duygu ayakta kalabilmek için diğer duyguların desteğini arar. Bir duygu başka duygularla ne kadar bağ kurarsa o kadar güçlenir. Dolayısıyla bir duygu hem kendi kendine hem de diğerleriyle güçlenme eğilimindedir. Eğer bir duygunun üstesinden gelmek isteniyorsa başka duyguları harekete geçirmesine izin vermemek gerekir. Bu noktada asıl sorun olumlu bir duygunun olumsuz duygularla bağ kurmaya çalışmasıdır ki tehlikeli olan budur. Sevgi güzellik ve mutluluk ile bağ kurmaya başladığında güçlenir, kıskançlık ve bencillik ile bağ kurmaya başladığında tehlikeli hâle gelir. Duyguların gücü buradan kaynaklanır. Duygu başka duygularla ilişkilenmeye başladığında, hele bir de o duyguya sahip olmaktan memnun olunduğu duygusuyla ilişki kurmuşsa, güçlenmiş demektir.

        Özet olarak insanın algıdan veya bilgiden davranışa giden davranış çizgisi algıdan bilgiye, bilgiden düşünceye, düşünceden duyguya, duygudan davranışa yüründüğünde coşkulu olur. Duygu düşünceyi ve bilgiyi yönetmeye başladığında bir şeyler ters gitmeye başlamış demektir. Duyguların mı kişiye kişinin mi duygulara hâkim ve sahip olduğu duygu yönetiminin temel başlangıç sorusudur. Eğer kişi duygularına hâkim olmak istiyorsa buna bir an önce başlamalı, bu çabası devamlılık arzetmeli ve duygunun yayılmasına izin verilmemelidir.

        Duygu yönetiminin temel kuralları bunlardır. Eğer kişinin hayat yönetimi konusunda daha üst düzey kuralları yoksa duygunun kuralları geçerlidir. İman bu yüzden üst düzey, kapsamlı ve yönetici bir duygudur, çünkü hayat yönetimine taliptir. Hayat yönetiminiz daha alt düzey duygular tarafından ele geçirilmişse, işiniz zordur. Örneğimizdeki kıskançlık böyle bir şeydir. Hayat yönetiminizi ele geçirmeye başladığında durum sağlıksızlaşmaya başlar. Hayatını kıskançlık üzerine kuran kişi normal yaşam fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanmalar yaşar ve bu da onun ruh sağlığını bozar. Bir anlamda psikoterapi insanların duygularını kendi normal yerlerine havale etme yoludur. Nasıl yönetime liyakatsiz biri geçtiğinde yönetim işlevlerini yerine getirememeye başlıyorsa, liyakatsiz duygular da aynı şeyi yapar. Bu yüzden hayatınızı yönetecek duyguyu iyi seçmeniz önemlidir, bu sizin hayat yolunuz, Eric Berne’nin kavramıyla bir tür yaşam senaryonuzdur. Hangi duyguyu başa geçirirseniz, hayatınız boyunca onu yaşarsınız.

        Belki de tek kural şudur: Duygusuna hâkim olmayan duygusu tarafından hâkim olunur.