UNUTAMAYACAĞIMIZ İNSAN TEVFİK İLERİ

Ocak 2006 - Yıl 95 - Sayı 221



 

                Yakın tarihimizde çileli bir dönemi içine alan 20. yüzyıl, yaşanmış ve hiç bir zaman unutulmaması gereken olaylar ve yaşayan insanların asrı. Daima hatırlanacak bu olayların ve adları ölümsüzleşmiş bu insanların sayıları pek öyle fazla değil. I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmamıza rağmen Çanakkale Zaferi, istiklâl yolunda verdiğimiz Millî Mücadele, savaş alanlarında gazilik rütbesine ulaşan çok büyük komutanlar, ülkenin geleceği, yükselmesi, çağdaşlaşma hareketinin gerçekleşmesi için devlet ve millet yoluna baş koyan devlet adamları, bilim, sanat ve düşünce dünyamızın seçkin kalem erleridir bunlar...

                “Atatürk” adını kendisine milletinin bahşettiği büyük önder, başkumandan Gazi Mustafa Kemal ve Millî Mücadele’de yanı başında, onunla aynı safta yer alan silâh arkadaşları, halkın arasından çıkıp savaşmış Yörük Aliler veya Kara Fatmalar; edebiyatımıza ve millî hayatımıza kalemiyle heyecan ve renk katmış Süleyman NAZİF, Mehmet Emin YURDAKUL, Mehmet Âkif ERSOYlar, daha nice şair ve yazarlar, demokrasi yolunda başarılara imza atan veya baş veren devlet ve siyaset adamları, Adnan MENDERES, Fatih Rüştü ZORLUlar, vatan sevgisini yüreğinde taşıyan ve gelecek nesillere örnek olmuş Tevfik İLERİ ve benzerleri; şiirleriyle rûh veren ve güç katan Yahya Kemal BEYATLI, Orhan Şaik GÖKYAY, Ârif Nihat ASYA’lar. Bütün bu saydığımız Türk büyüklerini unutabilir miyiz ?

                Ne mümkün!

                Bu insanlar, anıtları dikilse veya dikilmese de, kimisi unutulsa, unutturulmak istense de, milletin gönlüne taht kurmuşlar bir kere. Geride bıraktığımız 20. yüzyılda yaşanılan bir tarihe mühür gibi vurulmuş adlarıyla yaşamaya devam ediyorlar ve devam edecekler. Yüz yılın yetmiş uzun yılını, okuyarak, görerek, dinleyerek onlarla, canlı hatıraları paylaşarak yaşadık ve yaşamaktayız. Derya içinde bir katre ve bu içinde bulunduğumuz devrin ve neslin bir ferdi olarak kişiliğimizi onlar şekillendirdi, gönüllerimizde vatan sevdasını onlar yeşertti, millet yolunu onlar açtı bize... Mensubu olduğumuz büyük millet şahsiyetimizi şekillendirdi, İslâm’a inancımız, hayat ve ölüm’ü güzelleştirdi ve sahibi olduğumuz bu idrak ise bize insanlığımızı tattırdı!

                Tevfik İLERİ bir büyük Türk milliyetçisi, vatan ve millet sevdalısı siyaset, devlet adamı.

Yarım yüz yılık bir ömre neler neler sığdırmış. Yakın tarihimizde, acaba benzeri kaç büyük insanımız var diye düşünsek, cevap olarak, iki elin parmakları kadar diyebiliriz. Hadi hadi diyelim, üç beş katı kadar...

                Tevfik İLERİ, kızı Cahide (İLERİ) Aksoy’un yayına hazırladığı yeni bir kitap vesilesiyle konumuz oldu. Gelin, birkaç hafta, bir ay kadar geriye dönelim. Kasım ayının ortalarında, Ramazan içinde bir Cuma gününe. Cahide İLERİ (Aksoy) telefonla, babasının günlüklerinden oluşan bu yeni kitabının çıkış haberini verdi. Ertesi sabah vardık Vefa Apartmanına, selâm verdik ev halkına, kitap önümüze konuldu. Kapak, o büyük ve güzel insanın resmiyle çekici, kitap ise hacim bakımından göz doyurucu, sayfa düzeni, fotoğraflar, harf seçimi, rahat okunan dizgisiyle mükemmel...

                İlk sayfasında, yayına hazırlayan yazarın şu satırlarını, biraz duygulanarak okuduk:

                “Babamızın ve bizim çok sevgili can dostlarımız Çongur ailesine sevgi ve saygılarımla. Kasım 2003” ve imza: Cahide Aksoy.

                Tevfik İLERİ‘nin üç evlâdından en büyüğü olan Cahide İLERİ-Aksoy, sözünde durmuş, ikinci kitabı da yayınlamış. İlki, 25 yıl önce 1977 de yayınlanan “Babam Tevfik İLERİ”; ikincisi bu kitap, “Tevfik İLERİ / Yassıada ve Kayseri Günlükleri”[1]

                Yıllar içinde tanıdığımız pek çok değerli insanı bir araya toplayan Karadenizli “İLERİ” ailesini temsil eden bu hayırlı evlât, 1961 yılının son günlerinde, “siyasî mahkûm” olarak yattığı ve tedavi gördüğü Ankara Hastanesinde babası Tevfik İLERİ’nin, onun yapmasını istediği görevi bu yayınla yerine getiriyor. Bu hayırlı evlât, yirmi beş yıl arayla verdiği sözü ikinci kitabı yayına hazırlayıp yayınlamak suretiyle tutarken, şimdi o büyük vatan evlâdının hayat hikâyesini tarihe intikal ettirecek vefa bilir, tarihimize bir hüzün sayfası olarak geçmiş bu insanına saygılı bir veya birkaç kalem sahibi daha çıkmalı. Bir değil, birden fazla, çünkü başka araştırıcılara, kalem sahiplerine de ihtiyaç var.

                Tevfik İLERİ gibi bir insan için bu kadarı yeterli mi? Hayır.

                Belki devletin sorumlu kişileri bir sanat adamımızla el ele vererek, Tevfik İLERİ’nin anıtını yükseltebilir; bir yapımcı işe gönül vermiş bir yönetmenle bu büyük insanın belgeseline imza atabilir; bir üniversite, o örnek ve çileli hayatı araştırma konusu halinde bir veya birkaç genç bilim adamımıza emanet edebilir; doğum veya ölüm yıldönümleri vesile edilerek, doğduğu ve hizmet ettiği illerde anma toplantıları tertip edilebilir; bir kalem erimiz, hayatının her anını, yıl yıl, başarıları ve haksız yere çektiği çileleri titizlikle işleyerek onun hayat hikâyesini bir kitap hâline getirebilir...

                Zorunlu öğretimin on iki yıla çıkarıldığı bir döneme girdik. Ülkemizde, sekiz yıllık “ilk öğretim” uygulamasına geçilince, Ankara’da eski adı Kurtuluş olan ilkokula, Tevfik İLERİ rahmetlinin adı verildi. Bu kararı alan ve uygulayan Millî Eğitim Bakanlığını da, bu isimlendirmede imzası bulunan Ankara Valisi ve Millî Eğitim Müdürünü de kutlamak gerekir. Ama, bu güzel hareketin yanında, iki evlâdı bu okulu bitiren ve okulun uzun yıllar Koruma Derneği ile Okul-Aile Birliğinin başkanlığını yapan bir insan, bu satırların yazarı olarak bir hatıramızı nakledelim:

                Birkaç defa, aralıklarla okulun ilk veya İLERİ sınıflarından öğrencilerle konuşmalarımız oldu. Her sabah kapısından girdikleri binanın alınlığında adı bulunan insanın kim olduğunu, tanıyıp tanımadıklarını sorduk. Bu büyük insanın hiç olmazsa ana çizgileriyle hayatını, verdiği mücadeleyi bilene rastlamadık! Sekiz, on yaşındaki öğrenciler neyse hadi, milletin okumuş, meslek sahibi olmuş, siyasete atılmış insanlarından kaçı tanıyor ve hatırlıyor acaba Tevfik İLERİ‘yi, cevap verebilir misiniz? Vatanı terk etmiş, yaban ellerde hayatının kalan yıllarını bir ideolojinin hizmetinde, rahatça geçirmiş, anılmak ve yaşatılmayı hiç mi hiç hak etmemiş nice insanın yaşatılmak istendiğini duyuyor okuyor ve görüyoruz. Peki, bu milletin has evlâtlarından biri olan Tevfik İLERİ konusundaki bu bilgisizlik ve ilgisizlik izah edilebilir mi? Bir başka şekilde ifade edelim, revâyı hak mıdır?

                Elbette hayır!

                Cahide İLERİ-Aksoy tarafından hazırlanan kitap, bir film şeridi gibi hem geride kalan yılları, hem düzenlenen toplantılarla yapılan faaliyeti gözlerimizin önüne sererken, yaptığımız tespitlerde gerek büyüklerin Türk siyasetinde isim yapmış, gerekse öğrencilerin okudukları okula adı verilen bu insan hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları bizi derin derin düşündürdü.

                Kimdi Tevfik İLERİ?

                Bu sorunun, geçmiş yıllarda tarafımızdan verilmiş cevabı olan yazılar, konuşmalar, kitapçıklar yok değil. Ama bize de, Tevfik İLERİ’yi tanıyan, bilen, saygıyla ananlara ve sevenlere de düşen daha pek çok görev var. Bu giriş ve hatırlatmadan sonra, söze başlık yaptığımız soruya dönelim.

                Tevfik İLERİ, 1911 yılında Rize’nin Hemşin ilçesinde dünyaya gözlerini açan, Hemşin’li Celâl Efendi’nin oğludur. Balkan ve Büyük Savaş yıllarında, İstanbul’da dedesinin himayesinde büyür, Gelenbevî okulunda ilk ve orta öğrenimini tamamlar. Milletvekili seçilip Menderes Hükümeti’nde görev aldığı günlerde Hürriyet gazetesinde kendisiyle yapılan röportajdan öğreniyoruz, diyor ki:

                “Küçük yaşta kardeşlerimle beraber, bir sivil kaymakam mütekaidi olan büyükbabamızın Fatih’teki evine sığınmak üzere İstanbul’a geldik. Harp yeni bitmişti. Hayat hudutsuz derecede pahalıydı. Önceleri ilk mektebe, sonra da Gelenbevî Ortaokulu’na devam ettim. Akşamları da Akşemseddin Mektebi’nin avlusunda kan ter içinde kalıncaya kadar oynardık. Çok yaramazdım ama bilhassa riyaziyeden sınıfımın birincisiydim. Sıkıntılı seneler ailemizi tam bir fakr u zarurete düşürmüştü. Onun için tatillerde, boynuma astığım bir kutu içinde sigara kâğıdı satıyordum. Okumak ve adam olmak ve hatta yaşamak için bunu yapmak zorundaydım. (Hürriyet, 20 Mayıs 1950).

                Yine onun hatıralarından öğreniyoruz: “Gelenbevî’yi bitirir bitirmez mühendis mektebi imtihanlarına girdim, kazandım. Leyli meccani olmuştum. O zamanlar mektepler Perşembe günleri öğleden sonra tatil olurdu. Tabii ben eve yaya dönerdim. Riyaziye beni o kadar sarmıştı ki, kafamın içinde daima halline uğraştığım bir mesele bulunurdu. Meselâ Galata Köprüsü‘nden geçerken zengin insanları lüks içinde görür, haset ve kıskançlık duyacak yerde kendi kendime, ‘Onların her şeyleri var ama, kafalarının içinde bir riyaziye meseleleri yok’ derdim.

         1927-1928 ders yılında, sınavla girdiği Mühendis Mektebi’nde okurken onu öğrenci hareketleri içinde görürüz. 1931 Yılında ilk kurulan öğrenci derneğinde görev aldığı zaman yirmi yaşındadır.1933 de Millî Türk Talebe Birliği’nin başkanlığına seçilir. O yıl, Bulgaristan’daki soydaşlarımız çirkin bir olaya muhatap olurlar. Belgrat’taki Türk mezarlığı saldırıya uğrar, taşları sökülüp kırılır, gömülü kemikler ortaya saçılır... O günleri bilen rahmetli Adnan ÖTÜKEN o vahşetten söz ederken, “yıllar sonra bu gençlik hareketini biz ondan dinledik, öğrendik. Bulgarların çirkin, insanlıkla bağdaşmayacak saldırısına gençlerimizin verdiği cevap son derece anlamlıdır” diyor.

                MTTB’nin görüşlerini yayan Arı adlı bir dergisi vardır. Yıllar sonra bu dergiyi çıkaran gençler, bakan olan ağabeylerinin hayat hikâyesini yayınlarlar. Arı’nın o nüshalarını bize Kültür Bakanı olduğu günlerde Mükerrem TAŞÇIOĞLU verdi, oradan okuduğumuz hatıraların söz konusu olaylarla ilgili bölümünde Tevfik İLERİ şöyle diyor:

                “Gençleri etrafıma topladım. Günün mânasını, yapılacak işin ne olduğunu anlattım ve kısa zamanda binlerce genci, önlerinde bayraklar dalgalanarak konsoloshanenin önünden mezarlığa doğru hareket ettirdim. Bu hâdiseyi burada anlatmaya imkân yok. O ne şuurlu, ne ulvî, ne muazzam hareketti! Yolumuzdaki ihtiyarlar bizi göz yaşlarıyla teşci ediyorlardı. Hareket bir gençlik hareketi olmaktan çıkmış, âdeta bir millet hareketi hâline gelmişti. Her an biraz daha kabaran, büyüyen ve hiçbir zaman taşkınlık göstermeyen bir kitle halinde mezarlığa gittik, çelenkleri koyduk, İstiklâl Marşı’mızı söyledik ve hiç çözülmeden 23 Nisan için öğrendiğimiz şarkıları gür sesle söyleye söyleye Taksim Âbidesi’ne doğru yola düzüldük.”

                Bu, Türk gençlerinin, ölülere sadece saygı gösterilmesi gerektiğini cihana gösteren bir “protesto”, bilinçli hareket etme örneğidir! Türk’ün karakterini gözler önüne seren, “insan hakları” diye diye insanlığın utanç duyduğu olayların şampiyonluğunu yapanlara ders olacak bir protestodur, sizin anlayacağınız...

                Tevfik İLERİ, Mühendis Mektebinde son yılı parasız-yatılı okuduktan sonra mühendis çıkarak hayata atılır. Büyük zorluk ve sıkıntılarla geçen günlerden sonra o artık bir mühendis olmuştur ama geleceğe dönük düşünceleri, idealleri vardır. Çalışkan, sevilen bir öğrenci olmasına rağmen, fakültede kalması mümkün olduğu hâlde Anadolu’da çalışmayı, milletine hizmet etmeyi tercih eder. İlk görev yeri, Karayollarının kontrol mühendisi olarak Erzurum’dur. Hem kendi işini yapmış, hem de gönüllü öğretmen olarak Erzurum Lisesi’nde öğretmenlik... Hayat arkadaşı Vasfiye İLERİ’den duymuştuk: Genç mühendis, öğretmenliği öylesine sever, üstlendiği bu görevi o kadar yürekten yerine getirir ki, mühendisliği bırakıp öğretmen olmak ister; bu kararından onu zorla caydırırlar.

                Anadolu’nun doğuda serhat şehrinden Çanakkale’ye, sonra Ankara’ya uzanarak süren bu başarılı meslek hayatını siyasetle noktalayan Tevfik İLERİ on yıl TBMM’de milletvekili, bakan, başbakan yardımcısı olarak hizmet verdi. On yıl, az zaman değil, anlatılması uzun zaman alır. Bu yılların milliyetçi siyaset ve görev adamını bir dostu şu sözlerle dile getirmiş:

                “Üstün ahlâk sahibi, sözüne güvenilir bir arkadaş, yiğit bir mücadeleciydi. Sadece kuru bir mühendis değil, aynı zamanda da bir kültür adamıydı. Kafası sağlam, muhakemesi kuvvetli, imanı derin, dostluğu engin, yüzü güleç ve hitabeti berrak bir sima idi.”

                Bir başka dostun sözleriyle de Tevfik İLERİ portresini tamamlayalım:

                “O, bulunduğu her makamda, oturduğu her koltukta menşeini, köylü olduğunu, bu topraktan geldiğini ve bu toprağa, bu toprağın insanına hizmetle mükellef bulunduğunu bir saniye bile hatırdan çıkarmayan insandı.”

                Tevfik İLERİ’nin hatıralarıyla ilgili ikinci kitabın yayın tarihi 2003. Aradan yarım yüzyıla yakın bir süre geçtiği hâlde onun kim olduğunu bilen genç kalemlerden biri, kitaba ön söz yazan Taha AKYOL, on bir yaşında iken sadece onun yüzünü gören, sesini duyan bir insan olarak çizdiğimiz İleri portresine şunları ilâve ediyor: “Tevfik İLERİ’yi gördüm ve dinledim. Küçük bir çocuktum. Neler dediğini elbette hatırlamıyorum; ama içimde bir sıcaklık oluştuğunu, alkışladığımı, elini öpmek istediğim halde kalabalıktan yanına yaklaşamadığımı hatırlıyorum. Halk tarafından çok sevilen bir isim olduğunu, babamla arkadaşları arasındaki konuşmalardan da anlamıştım. Adnan Menderes’ten sonra, DP’nin halk tarafından en çok sevilen isimlerinden biriydi.”

                Kitap, Cahide Aksoy’un kaleme aldığı babasına ait hayat hikâyesinden 30 sayfalık bir “Giriş” bölümü ile başlıyor. Onu yakından tanıyan bir insan olarak Aksoy’un anlattıkları dikkat çekici.

                27 Mayıs 1960 sabahı, erken saatler... Alaca karanlıkta babalarının subaylar tarafından alınıp götürülmesi, önce Harbiye’de tutukluluk, sonra Yassıada’da tutsaklık, ardından mahkeme ediliş günleri, ömür boyu hapis, elleri kelepçeli olarak İmralı Adası’na yollanış, sonra Kayseri Cezaevi’ne nakil ve vakitsiz gelen ölümle bir hayatın sona erişi... Kızı, onun İmralı’dan gönderdiği bir mektuba yer vermiş; hayatını zindanda geçiren insanı rahatsız eden şey, sevdiklerinin de onun kadar dayanıklı olmalarını istemek, onları gözü yaşlı görmemek, düşünmemektir! O mektuptaki diyor ki bu büyük insan:

                “50 sene yaşadım. 28 senedir Vasfiye’mle dünyanın en mesut karı koca hayatına nail oldum. Allah’a bin şükür dağ gibi üç evlâdım var. Şimdiye kadar seksen kazadan kurtuldum. Çoktan ölmüş olabilirdim. Demek ecelim gelmemiş. Senelerce hep ölmeden evvel karıma, çocuklarıma bir tekaüd maaşı bırakmayı düşünmüştüm. Bu mahkûmiyet tekaüd aylığıma da dokunacak galiba. Allah bana aç kalmayacağınızı gösterdi. Bunun tadını tattırdı. Sizin yaşadığınız dünyadayım. Hasret kelimesini kullanmayın. Hasret değilim. Çünkü sizden uzak değilim ki hasret olayım. Maddenin ne kıymeti var, mânen hep beraberiz.”  

                O, ölümünden bir süre önce Kayseri’dedir; oradan gönderdiği mektupta da bakın neler yazıyor:

                “Allah var. Her şeyi görüyor ve biliyor. Gördüğüne ve bildiğine inanıyorum. Gerisi lâf’u güzaf... Yapılacak tek şey tebessüm etmektir. Size mal, mülk, servet bırakmadım. Yalnız size şerefli, namuslu, erkek bir ad bırakabildim. Hiçbir zaman başınız yere bakmayacaktır. Bununla müteselliyim, siz de bununla iftihar edeceksiniz...”

                Bu satırları huzur içinde kaleme alışından sonra çok geçmeyecek, rahatsızlığı sebebiyle kaldırıldığı Ankara Hastanesi’nde 1961 yılını 1962’ye bağlayan gece Türk milliyetçilik tarihine adını şanla şerefle yazdıran o büyük insan Hak’ka yürüyecektir.

                Kızından dinleyelim, daha sonra olanları, yaşananları:

                “Halk, 2 Ocak 1962’de cadde ve meydanlarda toplanan çok büyük bir topluluk halinde babam için yapılan törende bir araya geldi. Bu büyük topluluk O’nun şahsında sanki bütün diğer sevdiklerine de bir gönül vazifesini yerine getiriyordu. Bu muhteşem topluluğa resmî vazifeliler müdahale edemediler. Babamın naşını çok sevdiği bayrağımıza sarmışlardı. Daha sonra bu bayrak konusunda birkaç kişinin sorguya çekildiğini duyduk. Ama o sırada bu topluluğa kimse müdahale cesaretini gösteremedi. Ankara Hastanesi’nden alınan naşı, önce aylardır hasret olduğu evinin önünden geçirilerek Cebeci Asrî Mezarlığı’na kadar yaya olarak götürüldü. Güzergâh boyunca topluluk eksilmedi, arttı. Bir ara annemin kalabalık arasında kaybolduğunu görüp de ona yer verilmesini isteyenlere: ‘O artık onların değil, bizim’ diyerek sahip çıktılar.”

                Okuyucular arasındaki gençlere söylenecek bir çift sözümüz var: Tevfik İLERİ, 2 Ocak 1962’de eller üstünde, uzun bir yol aşılarak Cebeci Mezarlığı’na götürülürken halkın söylediği o sözleri unutmasınlar. Cahit, Cahide, Ayşe onun çocukları, Vasfiye İLERİ eşiydi ama Tevfik İLERİ, artık onların değil, hepimizindir. Onu örnek almak üzere yetişen nesillerin, “Babam Tevfik İLERİ–Konuşmaları ve Düşünceleri” ve “Tevfik İLERİ–Yassıada ve Kayseri Günlükleri” adlı, kızı Cahide İLERİ (Aksoy) tarafından yayına hazırlanan iki eseri mutlaka okumalarının gerektiğini söylemeyi bir görev sayıyoruz.


         

[1] Aksoy / İLERİ, Cahide: Tevfik İLERİ–Yassıada ve Kayseri Günlükleri, Ötüken Yayınevi, İstanbul 2003