19. YÜZYIL OSMANLI- TÜRK YENİLEŞME ÇABALARININ İRAN’A TESİRİ

Aralık 2007 - Yıl 96 - Sayı 244



 

Türkiye ve İran denildiğinde, coğrafya olarak sınır komşusu olmanın ötesinde, tarih olarak da bir birlerinden ayrı düşünülemeyecek iki rakip devlet, millet ve kültürü içine alan bir dünyayı anlamak gerekir. Aralarında uzun tarihi beraberliğin veya rekabetin derin siyasal ve kültürel anlamları olmuş ve sürece bağlı bu gelişmeler bölgenin tarihsel yapısına damgasını vurmuştur. Uzun ve yıpratıcı savaşlar çağını geride bıraktığımız bugün bu anlamları, layığı ile  ortaya koyacak kahraman araştırmacılar ve onların farklı bir savaşı başlatmaları beklenmektedir. Ancak ülkemizde Türk-İran ilişkileri üzerine yapılan az sayıdaki akademik veya bilimsel çalışmaların büyük çoğunluğu siyasal (daha çok diplomatik) ilişkilerin farklı boyutlarını içine alan ve bir birinin benzeri olan çalışmalar olmaktan öteye gidememektedir. Bu kısır döngüyü aşan az sayıda çalışmanın olmasına rağmen durum hiçte parlak değildir. Ülkemiz için söylenenlerin büyük bir kısmı İran akademik ve bilim çevreleri için de geçerlidir.[1] Bir başlangıç olarak Türk- İran ilişkilerini farklı bir entelektüel düzlemde ele alan bu çalışmanın temel ilgi alanı modernleşme bağlamında Türk- İran ilişkilerine farklı bir derinlik kazandırmaktır.

            Modernliği ilk yaşayan batı Avrupalı toplumların, modernliğin temel kriz alanını oluşturan, geleneksel ile modern arasındaki problemleri kendi iç yapılarında ortaya çıkan güncel imkanlarla çözmüşlerdir. Bundan dolayı modernliği hayata geçirmeleri, dünyanın diğer bölgelerine göre, daha az sorunlu olmuştur. Sonradan modernliği yakalamayı hedefleyen Batı dışı toplumların modernleşme/ yenileşme çabaları birer krizler tarihi olarak biçimlenmiştir. Batı dışı toplumların yenileşme öncüleri veya yenileşme karşıtları bu krizlerden nemalandıkları gibi kendi ideolojik kimliklerini de bu krizlerden edindikleri tecrübelerden kazanmışlardır. Bütün bir 19. ve 20. yüzyıl bu krizlerin yoğun yaşandığı ve her alanda az veya çok etkisini gösterdiği bir süreci bağrında taşımıştır. Bu sürecin veya krizler tarihinin uzantıları günümüzde bile Batı dışı coğrafyalarda siyasal çatışmaların en önemli argümanını oluşturmaktadır.[2]  Türk ve İran yenileşme çabaları, siyasal, sosyal ve kültürel düzlemde bu krizlerin gündemi belirlediği tarihi bir geçmişe sahiptir. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla bu iki ülke siyasal anlamda, modernleşme krizlerinden beslenen, iki ihtilal, bir devrim, bir kurtuluş savaşı ve üç askeri darbe görmüştür. Hala bu iki ülkede siyasal, sosyal ve kültürel tartışmaların en önemli konuları modernleşme/yenileşme krizinin ürettikleri üzerinedir. 

            Türkiye ve İran’ın yenileşme tarihlerinin kesişme noktası, iki ülkenin aralarındaki siyasal, kültürel ve askeri ilişkilerden çok, Batı ile girdikleri eşitsiz çok yönlü mücadele içinde şekillenmiştir. Ancak birbirleri üzerindeki yenileşme tesirine bir milat aranacak olursa, 19. yüzyılın hemen başında, III. Selim’in Nizam-ı Cedit çabaları ile başlatmak yerinde olacaktır. Bu durum haliyle Türk yenileşmesinin İran yenileşmesine tesir ettiği çıkarımına tarihi bir dayanak teşkil etmektedir. Bu çalışmanın da temel tezi şüphesiz bu tesirin tarihi bir vakıa olduğu üzerinedir. Yine de bu iki ülkenin uzun siyasal tarihi içinde Avrupa’nın emperyalist ülkeleri ile olan ilişkileri yenileşme refleksinin harekete geçmesinde esas amil olmuştur. Osmanlı Türk ve İran Kaçar gerçeğinde Batı emperyalizmi ve üstünlüğü askeri yenilgileri ve toprak kayıplarını beraberinde getirdiği gibi, bu iki ülkenin çok yönlü siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel güçsüzlüğünü de gözler önüne sermiştir. 18. Yüzyılın ikinci yarısından sonra itiraf edilen bu güçsüzlüğün ortadan kaldırılması ve Batı emperyalist güçleri ile mücadele edebilmenin yollarının aranması, yenileşme fikir ve yöntemlerinin şekillenmesine yol açmıştır. Bu şekillenmenin gerçekleşmesi için bu iki ülkenin yöneticileri Batı modernliği hakkında rafine bilgiye sahip olmaya çabalamışlardır. Bu iki ülkede de bu çabaların en iyi göstergesi geçici veya daimi elçiliklerde görev alanların seyahatnamenin yanında, gördükleri veya şahit oldukları yeni, farklı ve değişik olay ve olguları içine alan layiha yazmaya öncelik vermeleridir. Elçiler marifetiyle ya da ticari, eğitim, merak, gezi gibi nedenlerle başlayan gidip gelmeler, İran’da Avrupa’da oryantalizmin ilk nüvesini teşkil eden doğu egzotizmine benzeyen,  bir Avrupa egzotizminin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu egzotizmin merkezinde, Batı egzotizminin masalsı doğu kadını imajının tersine, toplumsal alanda kadının görünürlüğü, sosyal ilişkilerde serbestliği ve giyim kuşamdaki pozitif ve etkin görünümü (geniş caddelerin, devasa mimari yapıların, ulaşım ve iletişimde yeni teknolojilerin ve tüm bunları kabullenen ve geliştirmeye hazır hırslı bir zihniyetin yanında), önemli bir yenilik unsuru olarak yer alır.  Bir diğer önemli bilgilenme ve aydınlanma yolu ise Batılı görevlilerin telkin ve tavsiyelerinin yanında maceracı Batılıların Osmanlı ve İran devlet hizmetinde görev almalarıdır. Buna bir süre sonra modern eğitim kurumlarında görev alanlar eklenecektir. Batı ülkelerini ve bu ülkelerdeki gelişmeleri yakından görenlerin fikri ve siyasal çabalarının yarattığı yenileşmeci entelektüel iklim, İran ve Osmanlı yönetici seçkinlerin hırslı yenileşme girişimlerine yön ve yöntem konusunda katkıda bulunmuştur.

            Osmanlı yenileşmesinin İran yenileşmesine tesirini anlamlı kılacak sosyo-ekonomik zeminin temel aktörleri olarak, siyasal ve entelektüel öznelerin yanı sıra, Osmanlı ülkesinde ticaret, iş, eğitim ve dini; çeşitli nedenlerle bulunan renkli bir halk kütlesi ve bunların başta İstanbul, Halep, Erzurum, Trabzon, İzmir gibi şehirlerde oluşturdukları koloniler göz önünde tutulmalıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru Osmanlı- İran sınır ticaretinin canlanmasının da artan etkileşime bir ivme kazandırdığı görülür. Osmanlı örneğini gözlemleyen ve bu örneğe dayalı olarak İran için çıkarımlar elden edenler daha çok diplomatik ve siyasal görevliler olmakla birlikte, Osmanlı örneğini olumlayan geniş bir İran ticaret ve esnaf grubunun İran’a yönelik propaganda yapmaları, yenileşme taraftarlarına çok yönlü destek vermeleri ve yenilik beklentileri, yenileşmeci siyasal gelişmelerin toplumsal zeminini anlamlı kılmıştır. Ancak Osmanlı örneğini İran’da uygulamaya koyanlar daha çok diplomatik görevle ya Osmanlı topraklarında görev yapanlar ya da Osmanlı topraklarından Avrupa’ya seyahat edenlerdir. Gözlem ve tecrübeye dayalı bu bilgilenmenin İranlı aktörleri, İran yenileşmesinin belirleyicisi olmuşlardır.   

            İran yenileşme tarihinde İran’ın önemli bir ticaret ve kültür şehri olan Tebriz’in valisi ve İran tahtının veliahdı Abbas Mirza (1789-1833),  yenileşmenin elzem olduğuna inanan bir zihniyet ve bunun için yenileşme yanlısı siyasal bir ekip oluşturarak yenileşme girişimlerini başlatan ilk siyasi şahsiyet olarak öne çıkar. Birkaç rast gele yenilik girişimi ve Fransız askeri heyetinin öncülüğünde askeri eğitim ve top döküm teknikleri gibi faaliyetlerini içine alan denemeden sonra Abbas Mirza, daimi elçiliklerin (ilk daimi elçilik 1809’da Londra’da) kurulmasına ve Osmanlı Devleti ile aynı tarihte yurt dışına öğrenci gönderilmesine (1815) ön ayak olmuştur. Ancak Abbas Mirza asıl yenileşme girişimleri için zihni dönüşümü ve hamleyi, Osmanlı padişahı III. Selim’in (saltanatı 1789-1807) Nizam-ı Cedit adı ile yeni ve modern bir ordu kurma girişimini örnek alarak,[3] 1813’te aynı adı taşıyan bir ordu kurmaya başlaması ile gösterir. Abbas Mirza’nın Nizam-ı Cedidi, Avrupalı öğretmenlerin nezaretinde düzenli eğitim alan, maaşlı, ordugâhlarda yaşayan ve üniforma giyen altı bin kişilik top ve tüfekle donanımlı bir oluşumdur. 18. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı devletinin Rusya karşısında aldığı ağır yenilgilerin bir benzerini, İran Kaçar Devleti 19. yüzyılın başında yaşamıştır. Osmanlıda olduğu gibi İran’da da yenilik fikri askeri yenilgiler sonrası askeri gücün yenilenmesi üzerine sesli düşünülmüştür. Yenileşme yanlısı İran siyasi elitlerini Osmanlıdaki yenileşme girişimlerini dikkatle takibe iten en önemli saikler, benzer yenilgileri yaşamaları olduğu kadar, Osmanlı siyasi çevrelerinde yenileşmeyi elzem gören bir grubun erken teşekkül etmesi, uzman getirtilmesine bağlı modern eğitim veren okulların açılmasının ilk hamle olarak görülmesi ve bunun olumlu sonuçlar vermesi, yenileşmeyi padişah ve çevresinin zorunlu görmesi ve hepsinden önemlisi dini –kültürel iklimi benzer olan Osmanlı siyasal dilinin yenileşme kavram ve olguları üretmeye erken dönemde başlamış olmasıdır. İran’da yenileşme girişimi başlatanlar, nizam-ı cedit, maslahat, cumhur, meşveret, ıslahat, Tanzimat, şura gibi hazır Osmanlı kavram ve olgularını kullanmışlardır.

            Abbas Mirza Osmanlıdaki gelişmeleri yakından izleme olanağı bulmuştur. Kafkaslar üzerinden Osmanlı- İran arasında önemli bir iletişim ve ticaret kenti olan Tebriz’i merkez edinen Abbas Mirza’nın çevresinde bulunanlar ya Türkçe bilmektedirler ya da Osmanlı topraklarında çeşitli nedenlerle bulunmuşlardır. Mirza Rıza Mühendisbaşı,[4] Abulkasım Buzurug Kaymakam, Mirza Taki Han, Hacı Baba Afşar, Mirza Salih gibi az sayıdaki yenileşme yanlısı devlet görevlilerini etrafında toplayan Abbas Mirza hem hanedandan destek görmemiş hem de kurduğu ordu ilk savaşta Ruslar karşısında başarısız olup dağılmıştır. Askeri başarısızlığın verdiği psikolojik çöküntü içindeki Abbas Mirza’nın 1833’de ölümü üzerine tüm yenileşme girişimleri atıl kalmış ancak yenileşmenin gerekliliği üzerine bir zihniyet var olmaya devam etmiştir.

            1828’de ağır bir askeri yenilgi sonrası Ruslarla imzalanan Türkmençay Anlaşması İran’ı siyasal ve mali olarak derin bir krize sokmuştur. Ruslara karşı geniş ve stratejik toprak kayıpların yanında ağır ekonomik sonuçlar doğuracak mali imtiyazların verilmesi ve bunun artarak İngiltere, Fransa ve Belçika gibi ülkelere de tanınması İran siyasal yönetimini ve toplumunu zaafa ve kaosa sürüklemiştir. Bu kaos ortamı, 19. yüzyıl İran tarihinde önemli siyasal ve toplumsal etkiler doğuracak, Babi isyanlarına yol açmıştır. Kanlı mücadeleler sonucu bastırılan Babilerin önde gelenleri idam edildiği gibi bazıları Osmanlı ülkesine sürgün edilmişlerdir. Bazı araştırmacılar Babi fikirlerinin bir kısmının Osmanlı ve İran aydınlarını eşitlik, özgürlük ve adalet fikri noktalarında etkilediğini savunurlar.[5] 

            İran yenileşme tarihinde Abbas Mirza’dan sonra yenileşme fikrini tekrar canlandıran Mirza Taki Han Emiri Kebir (1807-1852)’dir.  Abbas Mirza’nın hizmetinde bir aşçının oğlu olan Mirza Taki Han, yetenekleri sayesinde hızla yükselmiş ve Abbas Mirza’nın en güvendiği memurlardan biri olmuştur. Abbas Mirza’nın ölümünden sonra Azerbaycan Eyalet ordusunun vezirliğini yaparken 1843 yılında Osmanlı-İran sınır görüşmelerinde bulunmak üzere görevlendirilmiştir. 1843-1847 yılları arasında İstanbul ve Erzurum’da ikamet eden Mirza Taki Han İran ve Osmanlı Devleti arasında imzalanan 1847 Erzurum Anlaşmasından kısa bir süre sonra İ