“HOCAM, NE GEREK VAR OSMANLICAYA?”

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242



         

         

                Bu yazının başlığı aslında bize ait değil. Öğrencilerimizin zaman zaman bize yönelttiği sorulardan biri, bu yazının başlığını oluşturuyor. Bu sebeple yazının başlığını bir bakıma öğrenciler koymuş oldu. Osmanlı Türkçesi hakkında öğrenciler arasındaki ve toplumun bazı kesimlerindeki genel kanaati yansıttığı için biz de bu soruyu yazımıza başlık olarak koymayı uygun gördük. Başlıktan da anlaşılacağı gibi bu yazıda üniversitelerimizde neden Osmanlı Türkçesi öğretilmeye çalışıldığını veya genel olarak Osmanlı Türkçesine neden ihtiyaç duyulduğunu, Osmanlı Türkçesini bilmenin ne gibi avantajları olacağını dile getirmek istiyoruz.

Osmanlı Türkçesinden birçok bilim dalında yararlanmak mümkündür. Osmanlı Türkçesi sadece dil, edebiyat ve tarih alanlarında değil bu alanların dışında kalan diğer alanlarda da gereklidir. Mesela, tarihî coğrafya alanında çalışmak isteyenler Osmanlı Türkçesini iyi bilmelidir. Peki, niçin? Çünkü bugün üzerinde yaşadığımız ve Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerinin atıldığı bir coğrafya olan Anadolu coğrafyası, bizim için ayrı bir öneme sahiptir. Altı asır boyunca geniş bir coğrafyada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun geriye bıraktığı milyonlarca belge ve defter vardır. “Bilindiği kadarıyla bugün, Osmanlı arşivlerinde 300.000 defter ile 150.000.000 belge bulunmaktadır ve bunların çok büyük bir kısmı, her bilim dalından araştırmacıları beklemektedir.” (Gümüşçü, 2001: XIII) Arşivlerdeki bu belgeler sadece tarihçileri değil, Osmanlı Türkçesini bilen coğrafyacıları, sosyologları, ziraatçıları, ekonomistleri de ilgilendirmektedir.

                Tarihî coğrafya alanında çalışmalar yapan ve bir coğrafyacı olan Osman Gümüşçü’nün (2001: XIII), sadece ülkemiz için değil, bütün Osmanlı coğrafyası için önemli olan arşiv belgeleri hakkındaki sözleri Osmanlı Türkçesini öğrenmenin yapılacak araştırmalarda ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir: “Ne yazık ki ülkemiz coğrafyacılarının pek ilgi göstermediği tarihî coğrafya ve ilgili konular, başka bilim dallarına mensup bilim adamları veya yabancı bilim adamları tarafından çalışılmış ve çalışılmaktadır. Sahip olduğumuz bu zengin Osmanlı Arşivleri, ülkemizde sadece coğrafyacılar için değil, tarihçiler dışında diğer bilim dalları için de pek ziyaret edilmeyen mekânlar arasındadır.”

Osmanlı Arşivlerinde bulunan mufassal tahrir defterleri, kıymetli bilgiler taşıdıkları için birçok bilim dalına kaynaklık edebilir. Yeter ki bu defterler, kendilerini okuyabilecek birilerine kavuşabilsinler. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sosyal, ekonomik ve kültürel yapıyı yansıtması bakımından son derece önemli olan mufassal tahrir defterleri, tarihî coğrafyanın da en esaslı kaynaklarından biri durumundadır (Gümüşçü, 2001: 7). Dolayısıyla bu defterlerin okunabilmesi için çok iyi derecede Osmanlı Türkçesi bilen coğrafyacılara da ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç giderilemediği içindir ki ülkemizde tarihî coğrafya alanında yapılan çalışmalar son derece sınırlı kalmıştır.

Nilgün Uysal’ın İlber Ortaylı ile yaptığı bir mülakattan aşağıya aldığımız bölümde, Ortaylı’nın Osmanlı Türkçesi konusundaki görüşleri ve verdiği örnekler ilgi çekicidir. Ortaylı’ya göre bir münevver Osmanlıca bilmelidir. Hatta bir veteriner bile istediği ve merak ettiği takdirde Osmanlıcaya ihtiyaç duyabilmekte ve çalıştığı alanın tarihi hakkında önemli bilgilere ulaşabilmektedir  (Uysal, 2006: 542-543):

“—Bir tarihçinin bazı dilleri bilmesi, ‘daha farklı’ bir nüans gerektirmez mi? Özellikle de ‘eski metinlerle’ uğraşma anlamında…

—Eski metinleri okumak için, eski dili bilmek lazım. Onun için her Osmanlıca okuyan adam, Osmanlı tarihini söküp atamaz. Her devrin kendine has ‘dil özellikleri’ vardır. Onları bilmek lazım. Yine de şunu söyleyeyim. Türkiye’de şöyle bir yaklaşım var: ‘Bunu öğrenmenin lüzumu yoktur, uzmanlar yapar.’ Yok, o kadar değil. Bunu bilmek lazım. Ne kadar derinleşeceğin ayrı! Uzmanlık orada başlar. Bugün Türkiye’de bir münevverin Osmanlıca okumayı bilmesi lazım. Atla deve değil bu.

—‘Münevver’ kavramının içine kimler giriyor?

—Canım, okuma yazması olan adamlar.

—O zaman iyi kötü herkes, Osmanlıca bilmeli mi?

—Herkes bilemez. Ama hiç değilse, okuma yazma bilenler, bir şeyi merak edenler bilmeli.

—Sosyal alanda araştırma yapanlar mı örneğin?

—Evet. Veteriner Fakültesinde Prof. Sandıkçıoğlu açıp okuyordu eski Osmanlıca metinleri. Cumhuriyet öncesinden kalma bir adam falan değil. Merak etmiş, ‘Zootekni için daha önce ne yapıldı?’ diye… Ziraat tarihçisi ‘Âbidin’i okumak için eski Türkçe öğrenmiş adam. Veteriner bunu yapan. Ama ona karşılık, eski ‘âsâr-ı atîka’ kayıtlarını falan okuyamayan bir sürü arkeolog biliyorum. Hâlbuki onun için önemli o.”

                İlber Ortaylı’nın, akademisyen bir veteriner örneği vermesinden anlaşılacağı gibi Osmanlı Türkçesi bütün bilim dallarında kullanılabilir ve kullanılmalıdır. Tıp, sosyoloji, psikoloji, coğrafya, ziraat, veterinerlik, iktisat, hukuk gibi birçok alanda Osmanlı Türkçesi bilen araştırmacılara pek çok kapı açılacaktır. Bir araştırmacı, çalıştığı alanın tarihini bilmelidir. Geçmişte kendi alanında ne gibi çalışmalar yapıldığını, hangi eserlerin yazıldığını bilmek, bir akademisyenin günümüzde yapacağı araştırmalara ışık tutacaktır.

                Ülkemizde, geçmişte olduğu gibi bugün de Osmanlı Türkçesinin sadece üniversitelerde değil, liselerde de okutulması gerektiğini dile getiren bilim adamı ve edebiyatçılar vardır. Mesela, Peyami Safa, Osmanlı Türkçesinin liselerde de okutulması gerektiğini savunan yazılar kaleme almıştı. Attilâ İlhan da aynı düşüncedeydi. Günümüzde ise Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. Mümtaz Soysal gibi bazı akademisyenler de liselerde Osmanlı Türkçesi öğretilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.      

Hilmi Yavuz’un “Edebiyat Liseleri” başlığıyla yazdığı iki yazıdan öğrendiğimize göre 1979 yılında Fen Liselerine alternatif olarak kurulması teklif edilen Edebiyat Liselerinin müfredatında da Almanca, İngilizce, Fransızca, Latince, Yunanca, Arapça ve Farsçanın yanı sıra Osmanlı Türkçesi ders olarak konulmuştu. Edebiyat Liselerinin kurulmasına yönelik olarak yapılan ve Milliyet Sanat Dergisinin Eylül 1979 sayısında “Bir Edebiyat Lisesi Kurulması İçin Öneri” başlığı altında yayımlanan bu teklifin ve müfredatın ardındaki isimler Prof. Dr. Sina Akşin, Prof. Dr. Mete Tunçay, Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Dr. Murat Katoğlu’ydu. Böyle bir teklife rağmen Edebiyat Liseleri kurulamadı. Ancak yakın geçmişte kurulan Sosyal Bilimler Liselerinde Osmanlı Türkçesi ders olarak okutulmaktadır.

Edebiyat Liseleri teklifinden yıllar önce Peyami Safa, bir yazısında Osmanlı Türkçesinin normal liselerde okutulması gerektiğini dile getirirken Almanya ve Fransa’daki uygulamalardan da örnekler vermiştir. Mesela, Peyami Safa (1970: 59)   “Almanya’da Latin harfleriyle birlikte Alman Gotik harfleri de öğretilir ve bunu bir gerilik (irtica hareketi) saymak hiçbir Alman’ın veya başka bir medenî millet mensubunun hatırından geçmez. (…) Üniversitelerimizde okutulan Arap harflerini ve Osmanlıcayı liselerimizde de öğretmelerini istiyoruz. Buna Türk kanunları engel değildir. Akıl kanunları da bunu emrediyor.”  diyerek bu konudaki görüşlerini ifade eder.

                Peyami Safa (1970: 121) verdiği başka bir örnekte de Fransız dilinin doğduğu Latincenin, ortaöğretim kurumlarında okutulup okutulmaması üzerine Fransa’da yapılan tartışmaları hatırlatır: “Fransa’da Latincenin ortaöğretimden çıkarılmasını isteyenlerle aksini iddia edenler arasında münakaşa var. Bu dava, bir asra yakın bir zamandan beri Fransız pedagoglarını terletiyor. Birleşik Amerika’da da aynı münakaşa. “Sibernetik” ilminin meşhur kâşifi riyaziyeci Norbert Wiener Latinceyi müdafaa için bir basın kampanyasına girmiştir. Bu âlime göre, Latincesiz edebiyat değil, teknik bile imkânsızdır. Fransa’da da edebiyatçılardan başka birçok ilim adamları Latincenin hem bilgi hem terbiye bakımından büyük değerlerini müdafaa ediyorlar.

                Dikkat edilecek nokta, Latinceyi istemeyenler bile, Fransız dilindeki sözlerin köklerini ve ailelerini anlamağa imkân verecek kadar Latince öğretimine taraftardırlar.”

Peyami Safa gibi Yağmur Atsız da aynı görüştedir. Ayrıca Atsız’ın belirttiğine göre Prof. Dr. Mümtaz Soysal da 1981 yılında yazdığı bir yazıda liselerde Osmanlıca öğretiminin artık şart olduğunu dile getirmiştir (Atsız, 2005: 214).

                Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu adlı eserinde yer alan “Osmanlıca, Türkçe, Öztürkçe” başlıklı yazısında Osmanlıcayı öğrenmenin “onu yeniden diriltmek manasına gelmediğini” belirtir. Kaplan (1970: 157), Osmanlıcanın niçin öğrenilmesi gerektiğini açıklarken de Peyami Safa gibi Batıdan örnekler verir ve bugünü anlamak için geçmişi de okumak gerektiğini şu sözlerle ifade eder: “Latince, Yunanca veya eski Mısırcayı öğrenen Batılı aydınlar, bu dilleri, bu dillerle yazılmış eserleri, bugün kullanmak için mi öğreniyorlar? Alain, modern olmak için, insanlık tarihini, kültür vasıtasıyla yeniden yaşamak lazım geldiğini söyler. Bir milletin gençleri de hâlihazırın manasını anlamak için, mazisini derinden bilmelidir. Bu eski eserler, bize ne öğretecek diye soruyorlar. Bin yıl, nasıl düşündüğümüzü, nasıl yaşadığımızı, nasıl hissettiğimizi. Bunu bilmek az şey midir? Bunu bilmeden bugünkü merhale nasıl anlaşılır ve değerlendirilir?”

                 Osmanlı Türkçesini bilmemek, iletişim dünyasında birtakım dil yanlışlarına da yol açmaktadır. Özellikle dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş olan kelimelerin yazılmasında ve telaffuzunda karşılaşılan problemlerin temelinde de Türkçeyi, dolayısıyla da Osmanlı Türkçesini bilmemek yatmaktadır. Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerin imla ve telaffuzundaki hatalar, eğer Osmanlı Türkçesi bilinseydi herhâlde bu kadar çok olmazdı. “Dârüşşafaka’yı Darüşşafaka, Hâcettepe’yi Hacettepe, Hâlit’i Halit, Safâ’yı Safa, Elâ’yı Ela, Bâlâ (Ankara’nın ilçesi)’yı Bala, Abdülkâdir’i Abdülkadir, muhâlefeti muhalefet” şeklinde kısa telaffuz eden sunucu ve spikerlerin, bu kelimelerin asırlardır nasıl kullanıldığından haberdar olmadıkları kesin. Görüldüğü gibi Osmanlı Türkçesini bilmek demek aslında Arapça ve Farsçaya da aşina olmak demektir. Çünkü bugün dilimizde binlerce Arapça ve Farsça kökenli kelime bulunmaktadır. Bu kelimeler artık Türkçeleşmiş, Nihad Sâmi Banarlı’nın ifadesiyle “fethedilmiş” kelimelerdir. 

                Bugün Osmanlı Türkçesinin gereksiz olduğunu düşünen öğretmen adayı bazı üniversite son sınıf öğrencileri “müşterek, terkip” gibi kelimelerin anlamlarını bizlere sormaktadır. Bu gençlerin yetiştireceği öğrencilerden Türkçeyi iyi bilmelerini, doğru konuşmalarını, doğru yazmalarını bekleyebilir miyiz?   

                Osmanlı Türkçesinin üniversitelerdeki Türkçe ve edebiyat bölümlerinde okutulmasını istemeyen öğrenciler ve bazı kişiler, acaba yurt dışındaki birçok merkezde bu dersin okutulduğunu bilmiyorlar mı? Nitekim yapılan bir araştırma, dünyada Türkçe öğretimi verilen 57 ülkenin birçoğundaki üniversite, enstitü ve araştırma merkezlerinde Osmanlı Türkçesinin ders olarak okutulduğunu ortaya koymaktadır (Dolunay, 2005: 286-287). O hâlde başkaları bizim kültürümüzün bir parçası olan Osmanlı Türkçesini öğrenmek ve öğretmek için gayret sarf ederken biz niye kendi kültürümüzü öğrenmek ve kabullenmek istemiyoruz? Anlamak mümkün değil.

 

KAYNAKLAR

Atsız, Yağmur, Meçhûl Genç Gazeteciye Mektublar, 2. Baskı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2005.

Dolunay, Salih Kürşad, “Türkiye ve Dünyadaki Türkçe Öğretim Merkezleri ve Türkoloji Bölümleri Üzerine Bir Değerlendirme”, XIV. Ulusal Eğitim Bilimleri Kongresi, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi, 28-30 Eylül 2005 Denizli, Kongre Kitabı, Cilt 2, s.286-292. 

Gümüşçü, Osman, Tarihî Coğrafya Açısından Bir Araştırma: XVI. Yüzyıl Lârende (Karaman) Kazasında Yerleşme ve Nüfus, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2001.

Kaplan, Mehmet, Nesillerin Ruhu, Hareket Yayınları, 2. Baskı, 1970.

Safa, Peyami, Osmanlıca Türkçe Uydurmaca, (Derleyen: Ergun Göze), Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1970.

Uysal, Nilgün, Zaman Kaybolmaz (İlber Ortaylı Kitabı), 2. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.

Yavuz, Hilmi, “Edebiyat Liseleri”, Zaman Gazetesi, 04.07.2003. (http://arsiv.zaman.com.tr/2003/07/04/yazarlar/hilmiyavuz.htm adresinden 10.05.2007 tarihinde ulaşılan yazı )

Yavuz, Hilmi, “Edebiyat Liseleri-2”, Zaman Gazetesi, 13.07.2003, (http://66.102.9.104/search?q=cache:BtFbAgtL4rkJ:arsiv.zaman.com.tr/2003/07/13/yazarlar/hilmiyavuz.htm+%22edebiyat+liseleri%22&hl=tr&ct=clnk&cd=5&gl=tr adresinden 10.05.2007 tarihinde ulaşılan yazı)