MİLLÎ VE DİNÎ BÜTÜNLÜK ZARURETİ

Ekim 2007 - Yıl 96 - Sayı 242



                                             

Bilindiği üzere devlet adamlarımız, ilim adamlarımız ve politikacılarımız milli kültürün ve İslam dininin,  Türk toplumunu bir arada tutan iki önemli çimento olduğunu sık sık tekrar ederler. El hak bu söylem doğrudur. Çünkü milleti meydana getiren tarih, sanat, dil, edebiyat gibi millî kültür unsurları ise ümmeti oluşturan temel unsur da İslam dinidir. Toplum olarak biz Türk milletinden, İslam ümmetindeniz. Bunda hiç bir şüphe yoktur. Ancak şunu belirtmekte fayda vardır: Osmanlı Devleti döneminde dinî şuur ve ümmet anlayışı ön planda tutulmuş,  millî şuur ve millet anlayışı ise tamamen olmasa bile önemli ölçüde köreltilmiştir.   İmparatorluk yapısı ve anlayışı çerçevesinde bu tavır da makul görülebilir. Avrupa’da 18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda tamamen gelişen millet ve milli devlet anlayışı ve uygulaması, Osmanlı devlet adamlarınca tam algılanamamış ve gerekli tedbirler alınamamıştır. Hatta Ortaçağ özellikleri taşıyan imparatorluk ve müesseseler üzerinde ısrar edilerek merkezi otoriteyi kuvvetlendirici, disiplini ve vergi gelirlerini artırıcı bazı ıslahat denemeleri ile yetinilmiştir. Avrupa’da ilim adamları-üniversite-teknoloji üretimi, iş adamları-fabrika-sanayi üretimi, tüccarlar-ticaret, filozoflar-entelektüeller-fikir üretimi merkezli modern bir yapılanma yaşanırken, Osmanlı’da Ortaçağ ve imparatorluk geleneklerine bağlı padişah-saray, sivil paşalar, asker paşalar, ulema ayan ve eşraftan oluşan üretimle ilgisi olmayan tamamen tüketici bir sınıf hâlâ hâkimiyetini sürdürüyordu. Dolayısıyla Osmanlı’da radikal bir dönüşüm yapılamamıştır. Sadece Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet dönemlerinde Avrupa’nın müdahalesiyle siyasi, hukuki, ticari, idari alanlarda bazı yeni kanunlaştırma faaliyetlerinde bulunulmuştur. Ancak bunlar da Osmanlıyı kurtarmaya yetmemiştir. Neticede Osmanlı yıkılmış ve galipler imparatorluk coğrafyasında pek çok yeni devletler kurmayı planlamışlar hatta kurmuşlar veya kurulmasına destek vermişlerdir.

             Türk ve Müslüman olmayan toplumları mükâfatlandıran İtilâf Devletleri, sıra Türklere gelince,  “Her milletin kendi mukadderatını kendisinin tayin etmesi” ilkesini göz ardı edip Türklere hayat hakkı, devlet hakkı, vatan hakkı tanımak istememiş; Türkleri Rumeli’den olduğu gibi Anadolu’dan da sürüp çıkarmaya kalkmışlardır. Avrupa’nın derdi ve meselesi Müslüman Türklerledir. Araplarla, Kürtlerle bir alıp veremeyeceği yoktur. Hatta onlara birer sözde devlet vaat ederek Ermeniler ve Rumlar gibi Türklere karşı kullanmak üzere yanlarına alabilmişlerdir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Osmanlı İmparatorluğu’nu, bütün Osmanlı Müslümanlarını ve bütün Türkleri savunmayı ve kurtarmayı öngören Panottamanizm, Panislamizm ve Panturanizm projelerinden ve siyasetlerinden vazgeçerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun esas unsuru olan Anadolu-Trakya Türklüğünü kurtarmayı düşünmüş ve uygulamaya koymuştur. Hedefi; istiklâl-i tam millî bir devlet, diğer milletlerle eşit bir Türk milleti, Misakımillî hudutlarıyla çevrili bir vatan, dâhilde ise milleti ve milli hâkimiyeti esas alan bir Türkiye idi. Mustafa Kemal her şeye rağmen bu hedefleri gerçekleştirdi. Neticede saltanatı, hilafeti, ümmetçiliği ve ırkçılığı (etnik ayırımcılığı) dışlayan milli hâkimiyete, kültüre dayalı ve devleti-vatanı-orduyu milletin ortak malı kabul eden tam bağımsız milli Türk Devletini kurdu.

              1990 yılından itibaren Sovyetlerin yıkılmasıyla, ABD ve AB hâkimiyetine dayalı tek kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Komünist sistemin tehlike ve engel olmaktan çıktığını gören Batı, bu defa millî devlet yapılarını engel görmeye başladı. Bu yüzden dünya ülkelerini kendine entegre edebilmek ve kontrol altında tutabilmek için kürselleşme fikrini ortaya attı. Çağımızda küreselleşme olgusundan kaçınmak elbette mümkün değil, ancak devletlerarasında eşitlik ve her milletin kendi mukadderatını kendi tayin etme ilkesine ciddiyetle riayet edilmesi gerekmektedir. Bu ilkeye uyulmadığı müddetçe zaten maddi eşitsizliklerin hâkim olduğu dünyamızda küreselleşmenin büyük ve güçlü devletlerin lehine bir durum yaratacağı ve kaçınılması imkânsız bir süreci başlatacağı şüphesizdir. Nitekim güçlü AB’nin Türkiye’ye dayatmaları, güçlü ABD’nin Irak ve Afganistan’ı işgali ve müdahalesi küreselleşme ve demokratikleşme adına değil de ne adına yapılmaktadır? Yurtta barışı, cihanda barışı bu şekilde haksız ve adaletsiz müdahalelerle, yaptırımlarla tesis etmenin imkânsızlığı da ortadadır.

                  Türkiye örneğini gelince: Türkiye’nin toprak ve millî bütünlüğü etnik problemler yaratılarak,  dinî bütünlüğü ise birbirine muhalif mezhepler, tarikatlar ve cemaatler teşvik edilerek küreselleşme ve demokratikleşme adına parçalanmak istenmektedir.  

                  Ayrıca Türkiye’de milli şuur ve dini şuur ayrıştırılmakta ve toplum birbirine zıt iki ayrı kutup haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi millî şuura sahip insanlar da milliyetçiler ve ulusalcılar diye ayrışma yoluna girmişlerdir. Milliyetçiler laikliği inkâr etmeden millî ve dini şuuru bir bütünün ayrılmaz iki parçası gibi görmekteler ki doğrusu budur. Ulusalcılar ise,  laikliğe fazla vurgu yaptıklarından ötürü, halk tarafından din şuuru ve din kültürü üzerinde fazla hassasiyet göstermedikleri şeklinde algılanmaktadır. Bu durumun mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir.

                     Öte taraftan % 99 Müslüman olan Türk toplumu önce Sünnî-Alevî şeklinde parçalanmaya çalışılmıştır. Ancak bu konuda başarı elde edilememesine rağmen, yine de içten ve dıştan tahrikler ve gayretler sürdürülmektedir. Buna ilaveten çoğunluğu oluşturan Sünnî kesimi parçalama süreci başlatılmış ve devam ettirilmektedir.  Millî bütünlük, dini bütünlük ve millî şuur törpülenmektedir.

                       22 Temmuzda yeniden iktidara gelen AKP’nin eline dinî ve millî parçalanmayı önleyebilecek önemli bir fırsat geçmiştir. Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük bir kısmının oyunu almakla etnik bölücülüğe ve ayırımcılığa, mütedeyyin ve sade Müslümanların oyunu almakla da dini bölücülüğe dur deme ve son verme imkânı belirmiştir. Bu imkânın millî bütünlük, dini bütünlük ve millî menfaatler lehine kullanılması şartıyla yeni bir dönemin başlatılması hiç de zor olmasa gerektir. Aksi takdirde, Türk toplumunda etnik ve dini kutuplaşmalar ve bölünmeler millî ve dini bütünlük aleyhine devam edeceğe benzemektedir.