“ PROF. REMZİ OĞUZ ARIK ” KİTABI, BİR “ DÜZELTME ” VE BİR “ AÇIKLAMA “

Temmuz 2007 - Yıl 96 - Sayı 239



 

Türk Yurdu dergisinin Ekim 2006 sayısında Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu’nun, bizim bir çalışmamız, “Prof. Remzi Oğuz Arık” kitabımızla ilgili düzeltme yazısı yayınlandı. Aradan uzun bir süre geçmiş olsa da yerinde yapılan bu düzeltme, hem bir yanlış anlamayı ortadan kaldırdığı ve hem de bize kitabın yayını ile ilgili açıklamada bulunma, düşüncelerimizi anlatma imkânını verdiği için kendisine teşekkür ediyoruz. Onunla, Türk milliyetçiliğine gönül vermiş gençler olarak Ankara Üniversitesi’nde öğrenci olduğumuz yıllara, daha açık söyleyelim, elli yıl öncesine uzanan beraberlik ve dostluğumuz var 1950’li yılların başında, ikimiz de Türk Milliyetçiler Derneğinin üyesiydik. Arkadaşlığımız sürüp gitti ve geçen yıllar içinde de dostluğa dönüştü. Yakından tanıdığımız vefa nedir bilen, dürüstlüğü kendine ilke edinmiş, değerli bir aydın ve çok titiz bir bilim adamı olma vasfı taşıdığını içtenlikle söyleyebileceğimiz Sefercioğlu dostumuz da Prof. Remzi Oğuz Arık hayranlarından, seven, sayanlarından biridir. Ona olan sevgi ve bağlılığı bizden az değildir.

                Sefercioğlu Ankara Üniversitesi DTCF ‘de kütüphanecilik tahsili yaptı. Sonra da akademik kariyeri seçti ve ilerleyen yıllarda profesörlüğe yükseldi. Biz aynı üniversitede İlâhiyat Fakültesi öğrencisi olup mezun olduktan sonra da öğrendiklerimizi kültür birikimimize katıp değerlendirerek yayıncılık mesleğini seçtik. Ankara Radyosunda spikerlik ve TRT kurulduktan sonra hem radyo, hem Televizyonda programlar hazırlamayı ve sunmayı, yazı ve şiirler kaleme almayı, kendi alanımızda yönetici olmayı tercih ettik. TRT Planlama Dairesi Başkanlığından emekli olduktan sonra da önce Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesinde görev aldık. Sonra Gazi Üniversitesi İletişim Fakültelerinde sürdürdüğümüz hocalık sırasında on yılı aşkın bir süre Gazi’de kendisiyle odalarımız yan yana oldu. Gençlik, olgunluk çağı, bütünüyle yaşlanma dönemini içine alan yıllar boyunca Sefercioğlu ile beraberliğimizin sebebi, bakış açılarımız bazen farklı da olsa - sadece dil konusunda - düşüncelerimizdeki uyum ve içtenlikle Türk milliyetçiliği fikrine gönül vermemizdendir.

                Yerinde Bir Düzeltme

                Bu yazının başlığını ve giriş bölümündeki açıklamalarımızı okuyanlar, buna neden gerek duyduğumuzu düşünebilir, sorabilirler. Yazıya başlarken de belirttiğimiz gibi Sefercioğlu, Türk Yurdu dergisinde, uzun yıllarımızı alan bir çalışmanın ürünü olan Prof. Remzi Oğuz Arık kitabımızla ilgili bir ”düzeltme” yazısı yazıp yayınladı. Yazısı, o düzeltme yapılmamış olsa, yanlış anlaşılmaya devam edecek bir gerçeğin aydınlığa çıkmasına vesile oldu. Makalesini okuyunca, telefonu açıp önce kendisine teşekkür ettik. Remzi Oğuz Arık rahmetli, Türk milliyetçiliğinin, siyaset ve düşünce hayatımızın doruğundaki kişilerden biri, değerli bir fikir ve bilim adamıdır.  Onun düşüncelerine ait yapılacak bir değerlendirmenin, hiç bir yanlış anlaşılmaya sebep olmaması gerekir. Onu seven, düşüncelerini paylaşanlar, elbette buna dikkat etmeli, özen göstermeli ve bir yanlış anlaşılırlığa izin vermemelidir.  Sefercioğlu, söz konusu cümlenin yaratacağı tepkiyi, üstelik Hocanın yanlış anlaşılmasına sebep olacak bir hale sebep olmayı dikkate alarak, bir düzeltme yapmanın şart olduğunu görmüş, bunun gereğini yerine getirmiştir, sağ olsun. Ona büyük bir sevgi duyduğumuzu ve gönül bağıyla bağlı olduğumuzu o da biliyordu. Bu arada şunu da belirtelim ki bizim için söyledikleri, yazdıkları kendisi için de geçerlidir.                                                                          1

Remzi Oğuz Arık’ın, milliyetçi görüşü hâkim kılmak üzere iktidar partisinden ayrılarak yeni bir parti kurması ve seçimlere kısa bir süre kala ölümü, hem de bir uçağın havada infilâkıyla şehit düşüşü dolayısıyla Gurbet dergisinin ilk sayısının, beklenmeyen bu ölüm üzerine “özel sayı” haline dönüştürülmesi gereği doğdu. Maddî imkânsızlıklar sebebiyle ilk sayının Eskişehir’de bir matbaada basılmasını biz üstlenmiş, yayına hazır hâle getirmiştik. Ama durum değişerek Ankara’da bastırılması kararı alınınca, derginin bu yeni şekliyle hazırlanmasında onun gösterdiği gayret ve dergi sayfalarında Hacı bayram Camii’nde yapılan dinî töreni, Şehitliğe kadar eller üstünde nasıl götürüldüğünü anlatan yazı, yine Sefercioğlu dostumuza aittir. Hiç şüphesiz millî konularda her zaman üstüne düşeni kendine görev bilmesi; Hoca’nın ölümünden önce yayınlanmasını tasarladığı halde, basımını gerçekleştiremediği Coğrafyadan Vatana adlı son eserinin basımını Abdullah Savaşçı ağabeyimizle gerçekleştirmesi, yine onun takdirle hatırlanacak uğraşlarıdır. Derginin sahipliğini, hepimizin adına rahmetli Mustafa Ernam üstlenmişti.

Bu açıklamaları neden mi yaptık? Türk Milliyetçiliğinin tarihini yazanlara “kaynak” olsun, bu düşünce hareketi içinde severek ömür tüketenleri iyi bilsinler, tanısınlar diye... Türk Yurdu, Türkçülüğün, Türk milliyetçiliğinin, yayın hayatımızda dalgalanan ilk bayrağıdır. Böyle bir görevi,  ilk sayısından son sayısına kadar azimle, karalılıkla üstlenen dergi, elbette tarihî gerçeklerin, doğruların da aynası olacaktır.

Sefercioğlu’nun Hazırladığı “Bibliyografya” 

                Sefercioğlu dostumuzun, bu anlattıklarımıza ekleyeceğimiz bir çalışmasından daha söz etmek isteriz. O,” Remzi Oğuz Arık Armağanı”  adlı kitapta yer almak üzere bizim kaleme aldığımız hayat hikâyesini tamamlayacak olan bir bölümü, Remzi Oğuz Arık Bibliyografyası’nı hazırlamak suretiyle bize destek ve yardımcı olup çalışmamıza değer kazandırdı.  Ne var ki bu armağan kitabın yayın safhasında başımızdan geçenler ise açıklanması gereken bir çilemiz; ona da bu yazının ikinci bölümünde ayrıca yer vereceğiz. Gönlümüzce yayınlamayı düşündüğümüz, Hocaya yaraşır ağırlık ve hacimde asıl kitap, yıllar sonra Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Sefercioğlu dostumuzun düzeltme yazısına sebep olan daha çok 2000 yılında yayınlanan işte bu kitabımızdır.

                Her iki kitabın yayını arasından uzunca bir zaman geçtiği için Sefercioğlu, Hocaya olan sevgisi ve yaptığımız çalışmaya değer verip ilgi duyması sebebiyle, “Armağan” kitabında yer alan bibliyografya yazısını gözden geçirmiş, yeni yayınları da katmak suretiyle yeniden kaleme almıştır. Bizim bu açıklamamızdan da anlaşılacağı gibi onun bu eseri takdirinde, övgüsünün bir bölümü kendi çalışmasına ait... Kitabın takdire değer görülen bir yanı varsa, unutmamız mümkün değil, Sefercioğlu’nun bu ciddî çalışması, onun bir bölümünü oluşturmasının sonucudur... Eser 400 sayfadır ama 58 sayfasını onun bibliyografyası kaplıyor; eserde onun da payı var.  Özenle hazırladığı o bölüm, Namık Kemal Zeybek Beyin Kültür Bakanlığı sırasında, bizim hazırladığımız muhtasar hayat hikâyesi ile birlikte Bakanlığın “Kaynak Eserler Dizisi”nde de ayrıca yayınlandı.

                Bu açıklamaları, konunun aydınlanması ve kendisine olan borcumuzu dile getirelim diye yaptık. Onun Türk Yurdu dergisindeki yazısının başlığına “bir düzeltme” eklemesini yaparken, olumsuz her hangi bir düşünceye sahip bulunmadığını da bu arada belirtmek isteriz. Sefercioğlu dürüstlüğün gereğini yerine getirmiştir, olumsuz hiçbir düşünceye sahip değildir. Gelelim şimdi yapmış olduğu düzeltmeye...

                “ Vebadan Kaçar Gibi Kaçmak ” !

                Söz konusu kitabımızın 113. sayfasında, Prof. Oluş Arık’tan, babasına ait gibi bir ifade anlamı taşıyan, tırnak içine alınmış bir cümle var : “Irkçılıktan ve Turancılıktan, vebadan kaçar gibi kaçarız” cümlesi. Cümle bu haliyle okuyanı, ister istemez yanılgı içinde bırakabilir veya Hoca hakkında yanlış düşüncelere yol açabilir. Yapılan düzeltme, Remzi Oğuz Bey hakkında uyanacak böylesi yanlış bir kanaatin ortadan kalkmasını sağlamış olmakta. Oluş Arık ‘la yaptığımız ve banda kaydettiğimiz konuşmalardan, babasına atfen söylediklerini biz olduğu gibi kitaba aldık ve yayınladık.  

Cümlenin doğruluk derecesinin sorumluluğu da söyleyene aittir diye düşündük, herhangi bir açıklama yapmadık. Yorumunu okuyucuya bıraktık. Çünkü Hocanın dış Türklerle ilgili duygu ve düşüncelerini Prof. Hikmet Tanyu’nun kitapta yer verdiğimiz “Remzi Oğuz Arık ve Türklük Âlemi” başlıklı yazısı açıkça ortaya koyuyordu. Oğlunun anlattıklarıyla Tanyu’nun yazdıklarını okuyanlar bir değerlendirme yapar ve Hocanın “Turancılıktan vebadan kaçar gibi” kaçan biri olmadığını, olamayacağını anlarlar şeklinde bir sonuca vardık. Ama Sefercioğlu’nun, o düzeltme yazısını yazmak suretiyle konuyu aydınlatması, açıklıkla ifade edelim,  daha doğru oldu. Sözü edilen cümlede, esas kaynaklara eğilerek yanlışı ortaya koyuyor, meseleye yeterince açıklık getiriyor.

                Tartışmaya sebep, düzeltilmeye muhtaç cümle, 1951 yılında başkanlık ettiği “Türk Milliyetçilerinin kongresine doğru istişarî toplantı” sonunda, herhangi bir karara varılmadığı için görüşmelerde ileri sürülen hususları göz önüne alarak Remzi Oğuz Hocadan hazırlanması istenilen bir sonuç bildirisinde geçmektedir. Bildiri metni, Derneğin yayın organı olan Mefkûre dergisinde de aynen yayınlanmıştır. ( 10.11.1951, 4.sayı ). Sefercioğlu, düzeltme yazısında, işte bu metindeki ifadelere dikkat çekiyor ve diyor ki:“Rasizm şeklinde imtihanını vermiş olan ırkçılıktan bugünkü milliyetçilerimizin vebadan kaçar gibi çekinmeleri lüzumu kesin olarak kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin gerçeklerine göz kapayarak bütün Ural-Altay kavimlerini siyasî bir çerçeve içinde birleştirmek manasında kullanılan Turancılıkla Türk milliyetçilerinin alâkası olmadığı tespit edilmişti.”

Sefercioğlu’nun bu tespiti doğrudur: Remzi Oğuz Arık, vebadan kaçar gibi çekinmemiz gerektiğini sadece “ırkçılık” konusu için söylüyor ; “Turancılık” görüşünü bunun dışında tutuyor ve “ bütün Ural-Altay kavimlerinin siyasî bir çerçeve içinde birleştirilmesi mânası” üzerinde durmak ve bunu o günkü şartlar içinde değerlendirmekle yetiniyor. II. Dünya Savaşı son bulalı çok olmamış, Sovyetlerin Türkiye’nin bazı Doğu illeriyle ilgili talepleri hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır. İşte böyle bir ortamda o bir bilim, fikir ve siyaset adamı sıfat ve sorumluluğuyla, “Turancılıktan da vebadan kaçar gibi çekinelim” dememiş ama yaratacağı siyasî sonuçları bakımından dikkat çekmiş, o kadar. Bunun anlamı açıktır: siyasî bir yanı olan düşüncenin gündemi işgal etmesi, bize yarar getirmez, zarar getirir. Onun düşündüğü buydu... Kabul ediyoruz, yapılan düzeltme yerindeydi; Oluş Arık’ın bu sözüne açıklık getirilmeliydi. Bizim yaptığımız gibi Hikmet Tanyu’nun Türk dünyası konusundaki yazısıyla yetinmek doğru değildi.

 Düzeltme yazısında, Hocanın hazırladığı sonuç bildirisindeki bir ifadeye daha yer verilmesi, bir başka noktayı da gün ışığına çıkarmaktadır : “Türkiye’nin varlığı nasıl bir Türk milliyetçiliğini, tabiî ideoloji olarak dillere, gönüllere yerleştiriyor: bu Türk milliyetçiliğinin karşısında (Anadoluculuk) tâbiri dar ve lüzumsuz kalıyorsa, bütün Türkiye’nin cemiyet, siyaset hayatına girmiş bütün inkılâpların hâkim varlığı karşısında (Kemalizm) tâbiri de dar ve ayırıcı kalmıştır. Türk milliyetçileri bu dört tâbiri de derece derece lûgatlarından çıkarmakta bir ve beraber kalmışlardır.” Remzi Oğuz Arık ve bir grup arkadaşının “Anadoluculuk” yapmak, Türk dünyasını dışlamak şeklinde görülmek istenmesinin son bulması, ayrıca gerçekleştirilen bütün inkılâpların “Kemalizm” gibi dar ve ayırıcı tâbire sığdırılması hükümlerinin de ortadan kalkmasını sağlamış oluyordu.

Remzi Oğuz Arık Armağanı”

1984 Remzi Oğuz Arık Beyin ölümünün 30. yıldönümüydü. Biz onun ölümüne kadar geçen yılları, daha da fazlasını görerek yaşayanlardan biriydik. O, ne birkaç yazı ve ne de anma günleriyle sınırlı konuşmalara sığdırılması mümkün olabilecek bir insandı. Milliyetçi düşünce hareketinde hem fikirleriyle hem sanatkâr kişiliği hem de bilim ve siyaset adamı olarak örnek hayatıyla hacimli bir eserin konusu olmalı, öyle anılmalı ve yaşatılmalıydı.  Rahmetli   Âfet İnan Hocanın da bir görüşmemizde  belirttiği gibi, “diplomalı” ilk arkeologumuz, hem bu dalın, hem de Sanat Tarihi’nin DTCF’de kürsü kurucusu olan bu bilim adamımız için, o tarihe kadar yayınlanmış her hangi bir armağan kitap bulunmuyordu.

Buna üzülenler arasında bizde bulunuyorduk. O güne kadar bu meslekten olan insanlar, üniversite çevresinden kişiler neden bir “Remzi Oğuz Arık Armağanı” hazırlamayı düşünmemişlerdi?

Bir insan düşünün; bilim ve sanat dünyamızda gözlerini, milletinin bin bir badire atlattığı en uzun yüzyılın sonunda açsın; bir cihan devletinin çöküşü yaşanırken okula başlasın, yokluklar, işgaller görerek üniversiteye devam etsin ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin doğuşuna şâhit olsun. Sonra, “Devlet bursu”, yani milletin parasıyla Avrupa’da tahsil görsün, ‘Sorbon’da hem arkeoloji hem sanat tarihi okusun, hem de Arapçasını daha yeterli hale getirme çabası göstersin;  yurda dönüşünde öğrendiklerini yeni yetişen nesle aktarsın ve bunları yaparken bütün ömrünü bir cephedeymiş gibi yaşasın; ne mala ne paraya tamah, ne de makam ve mevkie itibar etsin... Günü geldiğinde milletinin geleceğiyle ilgili düşüncelerini gerçekleştirmek için siyasete atılan ender kişilerden biri bu insan... Ama liderinin ardından koşan, önünde boyun büken, el ovuşturan, “köşeyi dönme” planları yapan kişilerden değil... “İstifa etme, parti kurma, gel seni Millî Eğitim Bakanı yapalım” denildiğinde bu teklifi elinin tersiyle itebilen bir şâhsiyet âbidesi!  Kurduğumuz bu son cümlenin, dayanağını sorabilirsiniz. Eşi Türkân Arık ile Gazi Osman Paşa’daki evlerinde yaptığımız konuşmalardan birinde, ölümünden sonraki günlerde anlattı, ondan işittik.

Prof. Tarık Somer’le Ortak Çalışmamız

Remzi Oğuz Arık’ın ölümünden sonra üç beş defa anma toplantıları düzenlenmesine ön ayak olduk, yapılanlarda görev aldık. Bunlardan ilki 1959 yılında, ölümünün 5. yıldönümünde yapılmasına vesile olduğumuz Türk Ocağı’ndaki toplantıdır. Yine o yıl Ankara Radyosu’nda göreve yeni başlamıştık.  Çalıştığımız O günlerde, yaptığımız programlarda da onu anmadan, ona yer vermeden geçmedik. Daha sonraki yıllarda da...

Emekli olduktan ve üniversitelerde görev aldığımız günlerde de onun için anma günleri tertip edilmesinde, dergilerde onun hakkında yazılar yazmada görev bildiğimiz bu uğraşa ar vermedik. AÜ Rektörü Prof. Dr. Tarık Somer ile yaptığımız bir görüşmede 30. ölüm yıldönümü dolayısıyla kendisi için önce bir anma toplantısı düzenlenmesi, sonra da bir armağan kitap hazırlaması konusunda fikir birliğine vardık.  Bu Toplantı, kararlaştırdığımız gibi, Üniversitenin Beşevler’de bulunan “ 100. Yıl Salonu ”nda, çoğu vaktiyle onun öğrencisi olan, asistanlığını yapan bilim adamlarının hatıralarına da yer verdikleri konuşmalarıyla gerçekleşti. Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Prof. Tahsin Özgüç, Prof Sedat Alp, Prof. Cemal Alagöz, Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü, Arkeoloji bölümündeki başarılı öğrencisi Raci Temizer, bu toplantıya katıldılar ve Hocayı anlattılar. Açılışı Rektör Prof. Tarık Somer yaptı. Toplantının tertibinde görevli kişi ve onun milliyetçi fikir ve dâva adamı yönünü anlatan konuşmacı da biz olduk.

Gerçekleştirilen bu toplantıdan sonra sıra “ Remzi Oğuz Arık Armağanı ”nın hazırlanmasına geldi. Kitapta, makalelerinin yayınlanması düşünülen yerli ve yabancı ellinin üzerinde bilim adamına gönderilecek mektuplar hazırlanarak üç dile çevirileri yapıldı ve postalandı. Makale yazmaları konusunda yabancı isimlerin tespitinde, Prof. Oluş Arık’tan yararlandık. Türkiye’de olanlarla ilgili görüşlerini aldık. Kitabın hazırlıkları sürdürülürken bir “Yayın Heyeti”nin varlığına ihtiyaç duyuldu. Somer’le bu konuyu görüşmemiz sırasında, Arkeoloji bölümündeki öğrencilerinden ve o tarihte YÖK Başkan Vekili olan Prof. Tahsin Özgüç’le konuşmamızın uygun olacağı konusunda fikir birliği ettik. Özgüç Hoca, kurulan bu heyete başkanlık etmekten şeref duyacağını söyledi, Yayın Heyeti Başkanlığını kabul etti. 

                                                                                               

 

Üye olarak düşündüğümüz Prof. Dr. Haluk Karamağaralı, Prof. Hikmet Tanyu ve Raci Temizer’e durumu bildirdik. Bu heyete, kitabın hazırlanmasını üstlenen, ayrıca yazışmaları yapmakla görevli, aynı zamanda yayın sorumlusu olarak şahsım da dâhil olduk. Tevdi edilen bu görevi şeref duyarak kabul edip omuzladık ve çalışmalara hemen başladık.

Armağanın Hazırlanma Safhası

Çalışmalarımız sırasında Somer hoca, başından sonuna kadar yardımlarını esirgemedi,  daima destek oldu. İlerleyen aylar içersinde yabancı ülkelerden, geçmiş yıllarda beraber çalıştıkları, arkeoloji alanındaki kazı çalışmaları ve bilim dünyasına sunmuş olduğu eserleri bilenlerden, onu tanıyanlardan gelen ilgi çekici cevaplara, bu arada değinmek isteriz. Cevap gönderen bilim adamlarından bazıları, artık yazı yazamayacak kadar yaşlandıklarını belirterek özür diliyor, bu arada da Arık Hocaya duydukları takdiri belirtiyor, bu armağanı hazırladığımız için büyük bir memnunluk duyduklarını belirtiyorlardı. Bazılarından söz etmek isteriz. Prof. Seton Lloyd, Remzi Oğuz Beyi 1949 yılında tanıdığını, ama 85 Yaşına geldiği için artık “yazı yazacak gücü” kalmadığını söylüyordu.

Armağan’ın hazırlanması safhasında, aramızda bulunan iki hocamızla da görüştük. Prof. Mehmet Kaplan onu yakından ve çok iyi tanıyanlardan biriydi. Hoca hakkında kendisinin de bir yazı yazmasını rica ettik. Elimize geçen ilk yazılardan biri onun yazısı oldu.

1930’lu yıllarda çok faal olan tarihçi Prof. Âfet İnan bizi evinde kabul etti ve Remzi Oğuz’un, bu bilim dalında üniversite öğrenimini yapan ilk arkeolog olduğunu söyledi, hatırlattı. O yıllarda Halil Ethem Beyle yaptığı bir konuşma sırasında da bundan söz ettiğini ve konuyla ilgili not tuttuğu defterleri bize gösterdi.

Aydın Bolak Beyin Kâğıt Yardımı

Remzi Oğuz Arık Armağanı’ nın hazırlanması iki yılı buldu. O yıllarda maddî sıkıntı çekildiği için bu tür yayınlara ayrılmış bulunan ödenek yetersizliğinden kâğıt problemi ile karşılaştık. Kitapta yayınlanacak makalelerin gösterdiği özellikler, renkli fotoğrafların falan bulunması sebebiyle iyi kalitede kâğıda basılması gerektiğinden, Türk kültürüne sürekli destek veren bir kuruluşun sahibi Aydın Bolak Beye başvurduk. Rahmetli, Ankara Üniversitesi matbaasına bir kamyon kâğıt gönderip büyük bir kadirbilirlik örneği gösterdi. Çünkü Remzi Oğuz Bey, onun da saydığı ve değer verdiği, bu milletin büyük oğullarından biriydi

Armağan nihayet basıldı, yayınlandı. Basımı 1987 yılına tesadüf eder.

Neden İki Ayrı Baskı?

Şimdi işin zor anlaşılacak, neden böyle olduğunu anlamakta biraz güçlük çekeceğimiz bölümüne geldik. Bir benzerine rastlanılmış mıdır? Bilmiyoruz. 1987 Yılında aynı adı taşıyan, ISNB numarası aynı olan (975-482-019-8) iki değişik armağan kitap bulunmaktadır. İlki 418 sayfadır, ikincisi 300 sayfa.  İlkinden 15-20 adet muhafaza edilebilmiştir. Millî Kütüphane de aralarında olmak üzere, matbaacıların teslime mecbur oldukları Kanun gereği derleme nüshalarıdır bunlar. Bir de bizde kalan üç beş nüsha...

Bunun neden böyle olduğu açıklık kazanmalı, başkalarına da ibret dersi olmalı diye düşünmekteyiz. Kitabın baskısının yapıldığı, ciltlenme işinin de tamamlandığı günlerde Somer Hocanın Ankara Üniversitesi Rektörlüğü son bulmuştu. Kitabın basımı bitmiş, ciltlenmiş, dağıtmaya hazır hale getirilmişti ama DTCF’nin matbaasında tutuluyordu. Sebebini sormaya hazırlanırken, yaşayan Arık çifti bizimle bir görüşme yaptılar. “Yeni Rektör, kitabın bazı bölümlerinin değiştirilmesini istemişti” (?)  Söylenilen ve bize yapılan açıklama bu oldu...

Böyle bir değişikliğin neden istendiğini anlamaya çalıştık, Arık’larla birkaç gün tartıştık. Kitaptan bazı bölümlerin neden çıkarılmak istendiğini, daha doğrusu hayat hikâyesinin niçin kısaltılmak istendiğini anlayamadığımız için, karşı teklifler ileri sürdük. Daha çok, yazdığımız bu hayat hikâyesinin uzunluğundan söz ediliyordu. Peki, kısaltalım dedik. Kısaltma şekli düşüncelerimizle bağdaşmıyordu. Hadi diyelim Hocanın biyografisi üç beş sayfaya insin, ama kitaptan çıkarılan o bölüm diğer yazı ve fotoğraflarla ayrı bir kitap haline getirilebilir, dedik. Fakültenin ayrı veya Sanat Tarihi Derneği’nin özel yayını halinde değerlendirilebilir gibi fikirler ileri sürdük... Uygun görmediklerini ama bu işi bizim yapabileceğimizi söylediler. Mesele hayat hikâyesinin uzunluğuyla, anlatılanlarla birlikte, kitaptaki bazı kişilere ait yazı, fotoğraf, klişelermiş; bunu zaman geçtikten sonra anlayabildik! 

                Basımı, ciltlenmesi, her şeyi bitmiş bir eserin üstünde konuşuluyordu, hayal dahi edemeyeceğimiz bir konuşmaya muhatap oluyorduk. Baskı işlemi tamamlanıncaya kadar bize hiçbir şey söylenilmediği için duyduklarımızı ve yapılan teklifi yadırgamış olmamız tabiiydi. Rektör değişikliğinden sonra böyle bir durum yaşanıyordu.  Sebebinin ne olabileceğini düşündükçe de ister istemez kafamızda sorular canlanıyordu. Kendileriyle büyük bir sabır göstererek yaptığımız görüşmelerin, kitabın içeriği üstüne aramızda geçen bütün o tartışmaların hiçbir yararı olmadı. Sonuç olarak, basılan ve okunmaya hazır hale getirilen kitaptan,  II. bölüm başındaki Prof. Dr. Mehmet Kaplan’a ait yazıdan sonra gelen, bizim kaleme aldığımız “Remzi Oğuz Arık / 1899-1954” başlıklı hayat hikâyesi, (239-318. s.) ; Doç Dr. Önder Göçgün’ün “Namık Kemal’den Mustafa Kemal Paşa’ya Vatan Fikri” başlıklı çalışması ( 357-370.s.) ; Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın “Remzi Oğuz”  yazısı ( 373-376.S.) ; Şevket Raşit Hatiboğlu’nun “Coğrafyadan Vatana adlı eserinden alınan Remzi Oğuz Arık” yazısı ile birkaç fotoğraf  ( 377-386. s.) ; Prof. Dr. Hikmet Tanyu’nun dış Türkler hakkında düşüncelerine yer verdiği “Remzi Oğuz Arık ve Türklük Âlemi” başlıklı yazısı  (405-411.s) ; “Gurbet” dergisinin özel sayına ait, hocanın bir sözünün yer aldığı kapak,  (415. s.)  ; Remzi Oğuz Arık’ın Gurbet dergisine “önsöz” olarak yazdığı, bir sabah erken saatlerde karısına gözleri yaşararak okuduğu, ama şehit düştüğü için basılmış halini göremediği “Gurbet” başlıklı son yazdığı ve altında el yazısı ile imzasının bulunduğu yazısı,  (418-419. s.) çıkarıldı. Matbaaya bu yolda bir talimat verildi. Yayına hazırladığımız kitaptan bunların çıkarılması istenmiş, bizi şaşırtan ve son derece üzen şekilde, matbaaya bu yolda bir emir verilmiştir. Ciltler sökülüp yeni sayfa numaraları konularak ve sayfalar eklenerek, “İçindekiler” bölümü yeniden dizilerek ve bizim daha önce yazdığımız hayat hikâyesi, tarafımızdan dört sayfaya indirtilerek (!) yeni baştan ciltlendi, kitap böylece “yeni biçimini” aldı.                

                Anlaşılması Zor Bir Durum

                İki yıl boyunca, geceyi gündüze katarak göz nuru döküp emek verdiğimiz bir eserin başına gelenler, bizi nasıl üzdü, kahretti bilemezsiniz. Düşünce ve duygularımızın pek azını ifade etmemiz mümkün... O günlerden bu günlere, yirmi yıl geride kaldı. Acaba unutabildik mi bütün bu olup bitenleri? Hayır! Kitaptaki hayat hikâyesinin kısaltılması, yeniden yazılması isteğine sebep neydi, bunu hâlâ düşünüyoruz. Kitaba yazı gönderen Önder Göçkün kardeşimizin çalışmasını kitaptan çıkarmakla ona saygısızlık edilmemiş miydi?

On yıl önce Sovyetler Birliği dağıldı ve Orta Asya’daki Türkler hürriyetlerine kavuştular, kurdukları devletlerin adları yeni “Türk Cumhuriyetleri” oldu; her birinin şimdi Türkiye Cumhuriyeti ile sıcak ilişkileri var. Remzi Oğuz Arık, Türk dünyasına ilgisiz biri olabilir miydi, “Turancılıktan vebâdan kaçar gibi kaçabilir”miydi?

Kraldan çok kralcı olmak, buna denilmez de neye denir ki?

O güne kadar meslektaşlarının düşünemediği, gerçekleştiremediği bir armağan kitap hazırlama fikrini gerçekleştirirken de onun hayat hikâyesini sınırlı sayfalara sığdırmaya özen gösterirken de uzun ve ayrıntılı bir anlatımdan uzak kalmaya dikkat ederek, Remzi Oğuz Arık hocanın gençlere örnek olmasını sağlamak istemiştim. Birileri buna engel olma kararı aldılar, oldular da... Engel oldukları doğru ama biz tabiatımız icabı, hayal ettiğimiz, kafamızda şekillendirdiğimiz, bir düşünüp bin tartarak yapmaya karar verdiğimiz ne ise onu yapmaktan vazgeçenlerden değildik.  Kültür Bakanlığı tarafından 2000 yılında yayınlanan Prof. Remzi Oğuz Arık kitabı işte bunun ispatıdır. Şimdi aranan, okunan, geçen yıllar içinde “en çok satan” eserler listesinin başında yer alan bu kitabı hazırlamakla, düşünce ve hayallerimize kimsenin engel olmayacağını doğrulamış olmanın gururunu yaşıyoruz. Kültür Bakanlığı, hocayla ilgili çalışmamızı, istediğimiz şekliyle yayınladı. O devrin Bakanı’ nın, Yayın Dairesinden sorumlu değerli başkanı Ali Osman Güzel’ in himmetiyle oldu bu. Onları unutmadık.

Gençlik günlerinde, bazen Ankara Türk Ocağındaki etkinliklerine katıldığını bildiğimiz Prof. Oluş Arık ile emekli olduktan sonra bir araya gelemedik nedense. Acaba, Türk Yurdu dergisini okuyor mu? Sefercioğlu’nun düzeltme yazısı ve bizim ona cevabımızdan, bu yazılardan haberi olacak mı?

                Remzi Oğuz Arık, bu yazıda bahsi geçen fotoğrafının altına o yazıyı, “ Bütün bir ömrü, bir cephedeymiş gibi yaşayacağız, böyük eşim !”  sözlerini neden yazmış?  Arık Ana’yı gördükten, tanıdıktan sonra anladık. O sözlerin yazıldığı fotoğrafın kitaptan niye çıkarıldığını da... Bize bu açıklamaları yapmamıza vesile olduğu için Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu’na bir kere daha teşekkürü borç biliyorum. Allah ondan razı olsun.