DEVLET

Haziran 2007 - Yıl 96 - Sayı 238



         

        Rahmetli Dündar Taşer Osmanlı tarihinden aldığı üç numune şahsiyetin devlet karşısındaki tavır ve edebinden hareketle, şu tespitte bulunur:

        “Adamların kafasında daima büyük, alabildiğine büyük bir devlet var. Ona en hafif bir gölge düşürmekten korkuyorlar. Bu adamlar başka tipler; devlete âdetâ tapıyorlar; ona taabbud derecesinde bağlılar. Hegel’in devlet tasavvuru ve telakkisi bile, bunların fiilen ulaştığı yüksekliğin yanında, fazla mânâ ifade etmez görünüyor.”

        Ziya Nur tarafından kaleme alınan Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi’nde anlatıldığı şekliyle, Rahmetliyi bu değerlendirmeye sevk eden şahsiyetlerden birisi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır. Merhum, Ziya Nur’un kaleminden Merzifonluyu şöyle mütalaa eder:

        “Merzifonlunun idam emrini getiren bostancıbaşı ile yanındaki cellâda tavrı nedir? Padişah’ın kendisini azlettiği hakkında hat geldiği zaman Paşa, Belgrat Paşa Sarayı’nda öğle namazını kılmaktadır. Mağlubiyete uğrayan her vezir gibi, akıbetinin ne olacağını bilmektedir. Bostancıyı almış, kabul etmiş, sunduğu fermanı öpüp başına koymuş ve okumuştur. Haberciye hakkında azilden başka bir Emr-i Padişâhi bulunup bulunmadığını sormuş ve ‘belî sultanım’ cevabını almıştır. Bunun üzerine abdest tazeleyerek iki rekât namaz kılmış; vücudunun toprağa düşmesini temin               için yerdeki haliceyi kaldırmış, kıbleye dönerek cellâtlara, ‘şöyle bir hoşça tutun’ demiş; kelime-i şahadet getirerek ruhunu teslim etmiştir.”

        Bir diğer numune şahsiyet Budin Beylerbeyi Uzun İbrahim Paşa’dır. Rahmetli Taşer bu vaka’yı da şöyle resmeder.

        “…Kurulan harp divanında, Viyana seferine itiraz etmiş; ‘evvela Yanık gibi etraf kaleleri düşürelim, bilahare ve gelecek sene muhasaraya girişelim, fakat yine siz âlemsüz, siz bilirsiniz’ diye fikrini söylemiştir. Bilahare mağlup olununca sadrazam, onun idamına karar vermiştir. Buna bazı hataları da sebep olmuştur. Sultana bir mektup yazmış, ‘bîgünah olarak gittiğini, sadrazamın kendisine gadrettiğini’ bildirmiştir. ‘Fakat zinhar padişahım ona kıymayınız. Devleti bu badireden kurtaracak yine odur; yeri doldurulamaz bir vezirdir’

        demiştir. Bu ne büyüklüktür!…Adam gadren öldürüldüğünü söylüyor; Merzifonluya düşman olması lazım. Belki de düşman. Fakat önce Devlet’i düşünüyor. Onu giriftar olduğu badireden kurtaracak adam ise ancak kendi düşmanı. Fakat onun için en büyük şey devlet. İşte ondan dolayı Padişah’a ‘zinhar ona kıyma’ diyor”

        Ve devam ediyor Rahmetli Taşer: Bu defa aldığı şahsiyet Tiryaki Hasan Paşa’dır

        “Ya Tiryaki Hasan paşa? Altı ila sekizbin kişilik bir kuvvetle Kanije’yi müdafaa ediyor. Seksenbin kişilik Nemçe Ordusu’nu türlü hilelerle, türlü desiselerle yeniyor: Büyük bir muvaffakiyet. Kendisini takdir eden Padişah, ona Hatt-ı Hümayunla vezaret tevcih ediyor. Adam bu teveccüh karşısında hüngür hüngür ağlıyor. Bunun da sebebi, ananede böyle bir iş için, Hatt-ı Hümayunla vezaret tevcihi olmaması. ‘Bizim yaptığımız nedir? Haçlı donanmasını yenen Piyale Paşa’ya Hatt-ı Hümayunla vezaret tevcih edilmedi. Biz ne oluyoruz ki

        böyle bir tevcihe layık olalım. Halife-i İslam’ın Hatt-ı Hümayunu cüzi hizmetlere mükâfat olmaya başladı. Buna teessür etmeyeyim de neye edeyim? Devlet bu kadar düştü mü?

        “Yine Tiryaki Hasan Paşa, bir müddet sonra Kubbealtı vezirliğine tayin ediliyor. Kubbealtı’na girerken, selam taşları var. Yapılan merasimde Paşa’nın onları selamlaması lazım. Padişah, çok yaşlı olduğu için bu selamdan onu muaf tutuyor. Koltuğunda iki teşrifatçı ile gelirken, Paşa selama yelteniyor. Yanındakiler ‘Şevketli Hünkar sizi muaf tuttu’ deyip yaptırmıyorlar. Ömrü gazalarda geçmiş Pir ‘Bu ne iştir, anane bozulur mu?’ diyor.”

                        Yukarıda Rahmetli Taşer’in seçtiği bu şahsiyetlerin Rical-i Devlet oldukları dönem, Devlet-i Aliye’nin inhitat ve inkıraz dönemidir üstelik. Lâkin yine de Devlet de Devlet Adamları da ne vakarından, ne gururundan vazgeçmiş değillerdir. Hele söz konusu küffar olduğunda burunlarından kıl almanın imkânı yoktur. Ancak bu müstesna şahsiyetler burunlarından kıl aldırmadıkları boyunlarını, devletin kılıcının altına bir kuzu teslimiyeti ile insanı aşan bir sadakatle uzatmaktadırlar.

                        Peki, bu adamların uğrunda kendilerini “fenâ” ettikleri bu devlet nasıl bir şeydi de bu adamlar Ahmet Cevdet Paşa’nın o çok güzel tabiri ile “fenâ fid’devle” oluyorlardı. Ve bu gün niçin böyle bir devletimiz ve böyle devlet adamlarımız yoktur?

                        Devlet bizim kadim geleneğimizde Batı’da olduğundan farklı anlam ve değere sahip olmuştur. Devlet, bizim insanımızın zihninde o siyaset biliminin meşhur teorisindeki “içtimai mukavele”den başka bir şeydi. Devlet bizim geleneğimizde milletin; onun ruh ve değerler dünyasının teşkilatlanmış; tecessüm etmiş haliydi. Devlet bizim insanımız için her zaman istiklâl, namus, dirlik, düzenlik anlamına gelmekteydi. Bir başka ifade ile devlet, asla vatan (yani mülk) ile milletten ayrı düşünülemeyecek; onlar olmadan var olabilecek ya da anlaşılabilecek bir varlık değildi. Onun için “dîn ü devlet, mülk ü millet” terkibi ile ifade edilemeyen hiçbir siyasi teşkilat, bizim geleneğimizde devlet olma vasfına sahip olmuş olamazdı. İşte bunun için en çok ihmal edilmiş Anadolu coğrafyasının ücra köyündeki bir ak saçlı nine için en kutsal duaların başında “Allah devlete zeval vermesin” gelirdi. Hâlbuki devletle belki hiç karşılaşmamıştı; ancak şunu tecrübesiyle olmasa bile sezgileriyle biliyordu: Devlet onun Dîninin, nâmusunun, dirlik ve düzeninin garantisiydi; Devlete sadakat, Allah’a sadakatti; Devlet’e sadakatte Rızâ-i İlâhi vardı.

                        Devlet Allah’ın ve onun rızasının bir aracı olduğu için “Şeriat’ın (yani Devletin) kestiği parmak acımaz”dı.

                        Artık tüm dünyada olduğu gibi bizde de Devlet ve Devlet fikri, istihale geçirmiş durumdadır. Günümüzde devlet, neredeyse bir firma gibi görülür ve tanımlanır olmuştur. Bu telakkinin en masum ve muhteremmiş gibi görünen “hadim devlet” tanımı bile, özde devleti neredeyse sadece dünyevi hizmeti ile tanımlamaktadır. Bu bakış açısından öte bakış açıları vardır ve bunlara göre devlet, neredeyse bir müşteri/pazar olarak görülen halka sadece hizmet üreten bir teşkilattır. Bundan biraz fazlası, piyasayı mal ya da hizmete boğacak ve insanları mutlu edecek olan yerli ve uluslarötesi ( veya uluslarüstü) firmaların pazarını düzenleyici tedbirleri alan; zabıta görevi yapan bir teşkilattır.

                        Devletin günümüzde bundan öte bir anlamının kalmadığı propagandası ile en azından sürecin böyle istihale etmesi istenmekte ve buna göre süreç ve değerler kurgulanmaktadır. Esasen bu durum, ilk bakışta “zamanın ruhu” olarak adlandırılan hale de uygun görünmektedir. Şöyle ki “zamanın ruhu” insanın ekonomik yanını önceleyerek tecelli eder görünmektedir. Tamamen mal veya hizmet tüketmeye odaklı yaşama biçimi, pek tabii ki insana özgüdür. Çünkü insan, tüketerek mutlu olacağına da inanabilen bir kapasiteye sahiptir. Dolayısıyla insanın sadece bu yönünü önceleyen ve buradan hareketle oluşturulan ve pratiğe aktarılan iktisadi doktrinlerin, yaşananları bizatihi hayatın kendisi olarak sunması; felsefî ve ahlâkî arka planının da devreye sokularak, insanın metafizik ihtiyaçlarının da karşılanması, insanı hem bireyleştirmekte hem merkeze yerleştirmekte hem de o farkında olmadan köleleştirmekte; aynı zamanda bu sürece paralel olarak ta devlet ve devlet fikrini değiştirmekte; devleti farklılaştırmakta; devleti tarihi müktesebatından koparmaktadır. 

                        Bu sürecin aktörleri firmalardır. Dünyanın her yerinde insan aynı insandır. İnsanın bu hali firmalar için dünyanın tüm insanlarını potansiyel müşteri, tüm dünya coğrafyasını pazaryeri haline getirmektedir. Firmalar tarafından insanın tüketim yönünün kışkırtılması tüm toplumsal, siyasal ve ahlâkî yapıları zorlamaktadır. Devlet yapıları da bu gelişmenin dışında değildir.

                        Eğer bu sürecin üreticisi olmayan (veya olamamış) devletler, kendilerini tanımladıkları veya tanımlamak istedikleri değerlerini toplumuna benimsetemez ise, yıkılmaktan (veya tamamen karakol devlet haline gelmekten) kurtulamayacaklardır. Çünkü günümüzde ekonomik ve finans alanları bizim gibi devletlerin kontrolünden çıkmış durumdadır. Tüm dünya sadece ve tamamen “kâr güdüsü” ile hareket eden, sadece “yerli” (millî değil) aktörler ile uluslarötesi (veya uluslarüstü) firmaların hükümran olduğu alanlar haline gelmişlerdir.

                        Türkiye’nin, karşı karşıya kaldığı bu süreçte her zamankinden daha çok stratejik akla ihtiyaç duyduğu tartışılmazdır. Siyaset içi ve dışı aktörlerin süreci çok doğru okumaları, doğru pozisyon almaları; özellikle, hakikaten Türk Devleti’nin ve Milleti’nin bekası gibi bir meseleleri varsa, toplumsal farklılıkları artırıcı değil azaltıcı bir ortak değerler paydasının oluşturulması yolunda mesai sarf etmeleri gerekmektedir.

                        Ne yazık ki artık “Şeriat’ın kestiği parmak acıyor”.