İNSAN, İDEOLOJİ VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Nisan 2007 - Yıl 96 - Sayı 236



 

        İdeolojisizlik, insanlığı tek bir düşünceye tek bir modele, yürünecek tek bir yola mahkûm etmektir. İdeolojisizlik insanı yüksek değerlere itibar etme yerine nefsine esir etmektir. Herhangi bir yaklaşımın kendisini sadece insanın nefsanî cihetiyle ve “homoeconomicus” yanıyla felsefîleştirmesi, o düşünce sistemini ideoloji yapmaz. Örneğin liberalizm, insanın seçme, karar verme ve uygulamada özgürlüğüne ve bunun tabii sonucu olan yaratıcı ve üretici yönüne yaslanmakla beraber, en az bunun kadar da insanın nefsanî cihetine yaslanır. Çünkü insanın özgürlüğü, soyut değerleri üretmenin yanında ortaya bunların görünür hali olan bir iş, bir eylem ve bir çıkar mücadelesi koymakla gerçekleşmektedir. İşte bu nedenle Liberalizm, firmalar, üretim, pazar, rekabet vb. gibi kavramlar olmadan açıklanamaz ve yine liberalizm, sistemin iktisadi görünüşü olan kapitalizm ihmal edilerek anlaşılamaz. Bir başka şekilde, soyut değerler yönüyle bir ideoloji olan liberalizm; iktisadi muhtevasıyla ideoloji değil, firmaların egemen olduğu acımasız bir savaş alanıdır.

        Sovyetler Birliği’nin dağılmasının arkasından ABD derin devletinin beyinleri, tarihin sonunu ilan ederken aslında liberalizm dışındaki tüm ideolojilerin öldüğünü de haykırıyorlardı. Bunlara göre, liberalizm dışında kalan tüm ideolojiler yenilmişti ve bu bizi, sadece insanı ve ona dair olanları merkeze alan; tüm insanlığı kavrayacak ve kapsayacak olan bir dünyevî geleceğe doğru götürecek olan sürece işaret ediyordu. Tüm insanların mutlu olacağını imâ eden bu gelecekte, toplumu oluşturan veya tanımlayan değerler, sadece özel alana aitti ve bu alanın dışında hayatı yürütecek ve sürdürecek olan tüm değer ve değer yargıları, insanın özgürlük fikrinden neşet edecek olan liberal toplumu; insanlığın tüm farklılıkları esas kabul eden barış içindeki halini anlatmaktaydı. Ancak, başta din olmak üzere insanın içinde; derinlerinde capcanlı olarak varlığını sürdüren ( ve sürdürecek olan) tarih, kültür, milliyet gibi özgün ve kutsal her ne var ise bunlar tehdit oluşturuyorlardı ve bu nedenle bunların da özel alana geriletilmesi gerekiyordu. Bunun için dinlerin, farklı inançların ve milliyetçiliklerin “Tarihin Sonu”nu tehdit ettiğini düşünen Liberal-Kapitalizm, kendi özgürlük ve farklılık ilkesiyle çelişir olmakla beraber antitezini hemen üretiyor; komünizmin yerine İslam’ı ve Müslümanları, milli devletleri ve mili değerleri yerleştiriyordu.

        1990’lı yılların başında ortaya çıkan bu süreç, bir yandan ABD’nin ekonomik ve askeri gücü, öbür yandan başta Müslüman ülkeler olmak üzere diğer ülkelerin kompleks içindeki aydın ve siyasetçileri tarafından başarıyla sürdürülmektedir.

        İdeolojiler, insanların kendisini ve etrafındaki dünyayı idrak etmeye başladığı andan itibaren kimlik ve kişiliklerinin teşekkül ve inşasında çok önemli roller üstlenirler. Bu tamamen insanî bir haldir ve biz beğensek de beğenmesek de durum budur. Çünkü insan kendisini hem kendi aynasında, hem de diğer insanlar nezdinde anlamlı kılmak ister. İdeolojiler bir nevi hayatı anlama; hayatın anlamı üzerinde akıl yürütme; bu akıl yürütme sonucunda kendisini bir yerlere yerleştirerek,  kendi aynasında kendini tanımlamanın yanında, başkalarına da bir kimlik ve kişilik yükleme çabasıdır. Bu ilk başta bir ötekileştirme değil, ötekine izafeten kendini tanımlama, kendini anlamlandırmadır.

        Bu bağlamda, rahmetli Cemil Meriç’in (eğer izmlerden ideolojileri kastediyorsa); “izm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir” önermesini kabul etmenin pek kolay mümkün olacağını söyleyemiyoruz. Çünkü böyle değil. İdeolojiler insana özgü hallerdendir ve tabii insanî bir tavırdır. Buradan ideolojilerin aynı zamanda insanı körleştirdiğini (veya körleştirebileceğini), onların idraklerin bağladığını (veya bağlayabileceğini) ihmal ediyor da değiliz. Nitekim Nazi Almanya’sından Stalin Rusyası’na; İhtilal Fransa’sından Mao’nun Çini’ne ve Kızıl Kmerler’e kadar ciddi miktarda negatif örnek verilebilirse de (belki bunları ideolojinin kendisinden daha çok insanın algılamasına bağlamak lazım), yine de toptancı bir önermeyle; ideolojilerin idrakimize giydirilen deli gömlekleri olduğunu kabul etmenin öyle çok kolay mümkün olmadığını belirtmek zorundayız.

        Nitekim esasen Cemil Meriç’ de ideolojisiz olunamayacağını söylüyor: Ancak bunu bir şartla yararlı olacağını ileri sürüyor; pusulası olmak şartıyla. Üstat şöyle diyor:

        “İdeolojiler uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. Kaosu kozmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş, ideolojiye düşmanlık izm’e teslimiyettir; obskürantizme.

        İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var.  Pusula; şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru…”

        Peki, insanların ideolojik tercihleri işin ta başından itibaren akılcı bir süreci mi ifade etmektedir? Başka bir şekilde, ideolojik tercihler, biz insanların bir dizi akıl yürütmelerin ve muhakemelerin sonucunda durduğumuz duraklar mı?

        İdeolojik tercihler, ilk etapta biz insanların rasyonel yanlarından daha çok duygusal, hamasi ve değer yanlarımıza göre yaptığımız seçimler olarak gözüküyorlar. Yani biz insanlar bir ideolojiyi benimsemeye, hemen işin başında kılı kırk yararak, her soruya ya da ihtiyaç duyduğumuza aldığımız cevapları, yine belirli bir muhakemeye tabi tutarak varmıyoruz. Herhangi bir ideolojiye önce duygusal, ruhî, ahlâki ve hamasî bir yakınlık duyuyor, sonra bunu rasyonel/aklî bir temele oturtuyoruz; kabullerimizi aklîleştiriyoruz; mantıklı bir örgü haline getirmeye koyuluyoruz.

        Mamafih, içinde doğup belirli bir yaşa kadar yine içinde büyüdüğümüz ortama (aile, mahalle, cemaat vs.) hâkim olan beşerî ve kültürel havanın, bu tercihlerimizde ilk ve en önemli etkiler olduğunu kabul etmeliyiz. Hakikaten belirli bir yaşa gelinceye kadar, içinde yaşadığımız ortamın, temel değerlerinin; dinî/felsefî kabullerinin; ahlâk anlayışının üzerimizde pek çok etkisi olduğunu görmek gerekir. Ve bu aşamada henüz, esasen hafızamızda bir “biz” kavramı vardır ama somut (ve hatta soyut anlamda) bir öteki imajı yoktur. Örneğin komünizmi seçen bir kişide bu aşamada belirleyici olan, “Proletaryayı ezen ve sömüren bir burjuva sınıfı”ndan daha çok, kişinin birebir hayatında yaşamakta olduğu yoksulluk, eşitsizlik ve benzeri olguların, heyecan ve değer dünyasında oluşturduğu öfke, adalet ve eşitlik gibi heyecan ve değer olarak adlandırılacak karşılıkları vardır. Örneğin Marksist Teori’nin “artı değer” kavramının bu aşamada kişide hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü bunu anlamak altyapı olarak asgari bir bilgiye ihtiyaç gösterir ki ilk başta böyle bir bilgiye kişi sahip değildir. Keza milliyetçi olan bir kişi için de bu aşamada bir “öteki” yoktur. Bundan daha önce “biz” vardır; millet vardır, tarih vardır, din vardır, ahlâk vardır, bağımsızlık vardır, özgün kalmak vardır. Bu nedenle ancak tehdit algılamalarında bulunduğunda, öteki kavramı oluşmaya ve belirginleşmeye başlar. Özellikle Türk Milliyetçiliği bahis mevzuu olduğunda, tarihi okumaya ve anlamaya bağlı olarak  “öteki” kavramını karşılayabilecek altyapılar, yakın dönem hafızanın tazeliğine bağlı olarak mevcuttur ama, bu altyapıyı güncelleyen, tarihten elde edilen heyecandan daha çok, tarihin sayfalarında yer alan dünkü öznelerin güncel olarak aynı şekilde ve hatta daha yıkıcı şekilde ortaya tekrar çıkması; tarihi tekerrür ettirmek istemesidir.

        Türk Milliyetçiliği de bir ideolojidir; yerli, millî ve aynı zamanda evrensel bir ideolojidir.

        Batı’daki ırkçı milliyetçilikleri anlatan nasyonalizmle hiçbir benzerliği yoktur; olmamıştır.

        Nasyonalizm bir dünya görüşü; bir ideoloji değildir. Darwinizm’in Avrupalı Beyaz Adam tarafından homojen, mekanik bir toplum inşasında kullanılması anlamında, bir mühendislik; bir pratiktir. Bu nedenle yukarıdan beri ideolojilerle ilgili yapmaya çalıştığımız teşhis ve tespitler; konu nasyonalizm olduğunda anlamını kaybetmektedir.

        Nasyonalizm, Avrupa’nın bütün ortaçağ boyunca birbirlerinin aleyhine, varlık ve çıkar mücadelesi vermiş olan kilise, kral, aristokrasi, burjuva ve kölelerin  (serflerin) sınıf çatışmalarından ortaya çıkmış; Reformasyon’un ortaya çıkardığı düşüncelerin ürettiği bireyciliği ve sekülerleşmeyi doğuracak olan din anlayışı sonucu boşalan kutsal alanı, din yerine doldurmak amacıyla kurgulanmış; Sanayi Devrimi’nin arkasından gelişen kapitalist süreçte piyasa ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde toplumsal ve siyasal bir modele dönüştürülmüş, bununla da yetinmeyerek, Pozitivizm’in biyolojideki ve antropolojideki yansıması anlamında ırkçılığa dönüşen; öteki olarak tanımladığı veya ötekileştirdiği, Avrupalı Beyaz Adam dışında kalan insanları köleleştirmede veya yok etmede ahlâkî ve insanî hiçbir sorun görmeyen marazî bir tavırdır.

        Esasen Avrupa’daki nasyonalist anlayış, genel olarak tüm Doğu için yabancı bir ideoloji olmuştur. Bununla birlikte, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha belirgin olarak fark edilen, Batı dışındaki dünyada görülen ulusal cereyanlar, sömürgeci güçlere karşı verilen tepkisel siyasi ve sosyal projeler olup, dünyaya vaat edecekleri hiçbir önerileri olmadığı gibi, bunların medeniyet anlayışlarının Türk milliyetçiliği ile aynı yerde mütalaa edilmesi de asla mümkün değildir.

                        Küresel liberal-kapitalist güçlerce itibardan düşürülmek için şiddetli saldırılara maruz kalan Türk Milliyetçiliği ideolojisinin, bir kere daha ortaya konulması zaruret haline gelmiştir.

        Türk Milliyetçiliği, Türklerin, tarihin akışı içerisinde her biri bir öncekinin tecrübesinden süzülerek oluşmuş insan, millet, devlet ve insanlık tasavvurlarının ve medeniyet anlayışlarının ifadesi olup, çağına şöyle seslenir:

        Bütün insanlık Cenabı Allah’ın müşerref kıldığı kutsal varlıklardır. Onların farklılığı Cenabı Allah’ın tercihi ve takdiridir.

        Bütün insanlık, tabiatın insanlara sunmuş olduğu tüm imkânlardan adalet üzere yararlanmak hakkına sahiptir. Keza, hangi coğrafyada veya hangi kültürün içinde üretilirse üretilsin, insan aklının ürettiği veya yarattığı tüm değerler insanlığın ortak malıdır.

        Allah, dünyanın ve insanlığın adalet üzere yönetilmesini emreder. Bunun için insanlık, tüm dünyayı adalet üzere yönetecek bir ya da birkaç güç merkezine ihtiyaç duyar. Felsefi, romantik ya da ütopik olarak istenir olmakla birlikte, insanlığın kendiliğinden paylaşımcı, dayanışmacı ve âdil bir nizam içerisinde yaşaması mümkün olamamaktadır. Onun için güç merkez ya da merkezlerinin varlığı, gerçekliklere uygun olandır. Tarihî tecrübelerimiz ve şu anda yaşanmakta olan fiilî duruma bakıldığında, bu görevi layıkıyla yerine getiren sadece Türk Milleti ve onun devletleri olmuştur. İşte bu nedenle dünya böyle bir güç merkezine, yani Türk Devleti’ne muhtaç haldedir. Türk Milliyetçiliği böyle bir devleti oluşturma iddiasıdır.

        Çevre, Allah’ın “O bir nizam va’z etti, tâ ki siz o nizamı bozmayasınız” çağlar üstü ikazıyla emanetimize tevdi edilen, ahenk içinde yararlanılması gereken kutsal bir mekandır. Hiçbir ihtiyaç, bilimsel hiçbir tecessüs, çevrenin (tabiatın ) hoyratça kullanılmasını mazur gösteremez. İşte bu nedenle, bilimsel bilgi üretiminin ahlâkî bir denetim altına girmesi gerekmektedir. Türk Milliyetçiliği, böyle bir denetimi sağlayacak ve insanlığı mutlu kılacak olan bir dünya görüşünün adıdır.

        Türk Milliyetçiliği, Türk milletinin geçmişte bihakkın tahakkuk ettirdiği cihanşümul insanca ve hakça bir düzen davasının bu günkü dünya görüşüdür ve evrenseldir.